Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 27°C
Mevzi Sağanak

Vücuttaki virüsten kurtulmak için, zihinlerdeki virüsü temizlemek gerekiyor

Vücuttaki virüsten kurtulmak için, zihinlerdeki virüsü temizlemek gerekiyor
10.04.2020
A+
A-

Yedi yıl önceydi.

Kumpas sürecinin en vahşi günleriydi.

Kendi ülkesinde, kendi devleti, kendi hükümeti tarafından esir alınan yurtsever subaylarımızın sesi olmaya gayret ediyordum.

Sayın iktidarımız ve sayın medyamız tarafından “vatan haini” ilan edilmişlerdi, sayın ahalimiz sanki hapse tıkılan düşman ordusuymuş gibi pek keyifliydi, gümbür gümbür ihaneti idrak edemiyorlardı.

Maltepe’deki arkadaşlarım başta olmak üzere, Silivri, Hasdal, Hadımköy, Mamak, Sincan, Şirinyer, memleketin Atatürkçü kahramanları, askeri cezaevlerinde ölüme terkedilmişti.

Yanlarında çekirdek ailelerinden başka kimse kalmamıştı, çoğunun akrabaları bile defterden silmişti, dost bildikleri ortadan kaybolmuştu.

Türkiye insani sınav veriyor, ve maalesef, sınıfta kalıyordu.

Yine böyle berbat bir gündü.

İzmir’e gittim.

Şirinyer askeri cezaevine.

Casuslarımızı ziyaret ettim!

300’den fazla onur duymamız gereken vatan evladını, gizli askeri bilgileri sızdıran “casus” diye hapse tıkmışlardı.

Cezaevine geldim, henüz girmeden, bismillah daha kapıda, bir albay ve bir binbaşı tarafından önüm kesildi, suratlarındaki nefretten aslında kim oldukları belliydi, “neden bu işlerle bu kadar yakından ilgilendiğimi, neden bu işleri kurcaladığımı” sordular.

“Casusları koruma derneği başkanıyım” dedim.

Albay beni açıkça tehdit etti.

Ama, askeri savcılıktan iznim olduğu için girişimi engelleyemedi.

Yürüdüm…

Demir parmaklıklar arkasından kapalı görüş başladı.

Hepsine birden vakit yetmeyeceği için, temsilciler seçmişlerdi.

Madalyalı astsubay vardı.

F16 pilotu vardı.

Denizaltı komutanı vardı.

Milli gemi projesinin komuta kademesi komple oradaydı.

Ve…

Profesör albay vardı.

Profesör Tayfun Uzbay.

İstanbul Üniversitesi eczacılık fakültesinden eczacı teğmen olarak mezun olmuş, doktora eğitimini Hacettepe Üniversitesi’nde tamamlamış, GATA’da profesör olmuştu.

GATA Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı’ydı.

Tübitak Tıp Kurulu, Sağlık Bakanlığı Bilim Komisyonu, Eczacılık Akademisi Bilim Kurulu üyesiydi.

Roche Araştırma Ödülü vardı, Eczacılık Akademisi Ödülü vardı, Popüler Bilim Ödülü vardı.

Yedi kitabı vardı.

ABD’de Teksas Üniversitesi’nde, İtalya’da Cagliari Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmıştı.

Şizofreni tedavisinde dünyada çığır açmış, geliştirdiği ilaca patent almıştı.

İlacının servetle ölçülen formülü “milli” kalsın diye, “milli ilaç” olsun diye, yabancı şirketlerin astronomik tekliflerini reddetmişti.

Parayı Türkiye Cumhuriyeti kazansın diye, Tübitak’la sözleşme imzalamıştı.

O ağustos ayında general olmasına kesin gözüyle bakılıyordu.

Casus oluvermişti!

“Milli ilacı” bulduğu andan itibaren, başı dertten kurtulmuyordu.

Ergenekon’a Balyoz’a sokuşturmaya çalışmışlardı.

En son casusluk paketine dahil etmişler, içeri tıkmışlardı.

Patent kendisine aitti, silahlı kuvvetlerden istifa ederek ABD’ye yerleşseydi, hem dolar multimilyoneri olurdu, hem de böylesine bir iftirayla hapse mapse girmezdi… Ama “milli ilaç olsun, Türkiye’nin malı olsun” diye ısrar ettiği için, casus ilan edilmişti.

Üstelik…

İçeri tıkılır tıkılmaz, Tübitak’ın milli ilaç projesi durdurulmuştu.

Kelimeler benim mesleğim ama… Profesör Tayfun Uzbay’la demir parmaklıkların arkasından konuşurken, bu ülkenin yurttaşı olarak ne kadar üzüldüğümü, ne kadar utandığımı kelimelerle tarif edemem.

Neticede, dakikalar akıp gitti, süre bitti.

Özgür günlerde görüşmek dileğiyle, hepsiyle vedalaştık.

En kıdemlileri olarak, uğurlama görevini Profesör Tayfun Uzbay üstlenmişti.

Hapisteki tüm silah arkadaşları adına, bana bir hediye verdi.

Bir kitap.

İsmi, İnsanın Anlam Arayışı’ydı.

Yazarı, Viktor Frankl.

Profesör Tayfun Uzbay, şu anda kütüphanemin en değerli parçalarından biri olan bu kitabın kapağının içine, şunları yazmıştı…

“Bu kitap, Nazi toplama kamplarının en acımasızı Auschwitz’ten hayatta kalmayı başararak kurtulan ve daha sonra yaşadığı tutukluluk sürecini bilimsel yaklaşımlarla ve herkesin anlayacağı dille kaleme alan, Avusturyalı Profesör Viktor Frankl’ın eseridir.

Yaşadığı haksız zulme, insani direniş sergilemekle kalmamış, kaleme aldığı bilimsel makale ve kitaplarla Nazilerin toplum vicdanında insanlık suçlusu olarak yargılanmalarına katkı sağlamıştır.

Tarih, bu tür suçları işleyenlerin, er geç adalete muhtaç olduklarının sayısız örnekleriyle doludur.

Ülkesine, milletine, devletine sadakatle hizmet etmiş olan bizlerin, alnı ak, vicdanı rahattır.

Viktor Frankl’ın tanımladığı hayatın anlamı, bizler için vatan, millet, bayrak ve insan sevgisiyle ülkemize sadakatle hizmettir.

Sizden ricamız… Bu kitabı, dikkatle okumanız ve yaşanan sürece bir de Profesör Frankl’ın penceresinden bakmanızdır.

Saygılarımızla, 22.01.2013, İzmir.”

Evet…

Kelimesi kelimesine bunları yazmıştı.

Kelimesi kelimesine hepsi gerçekleşti.

Kumpas davaları çöktü, yurtsever subaylarımız, Nazi kamplarına tıkılır gibi tıkıldıkları askeri cezaevlerinden çıktı.

Kahramanlarımıza bu zulmü yapanlar, tıpkı Naziler gibi, toplum vicdanında insanlık suçlusu olarak yargılandılar.

Kendi hükümeti ve kendi medyası tarafından “vatan haini, darbeci, casus” diye suçlanan, asrın iftirasına uğrayan kahramanlarımız, alınları ak, vicdanları rahat şekilde özgürlüklerine kavuştu.

Her şey.. Tıpkı Profesör Tayfun Uzbay’ın demir parmaklıklar arkasında, o kitabın kapağının içine yazdığı gibi oldu.

Yıllar akıp gitti.

Aradan yedi yıl geçti.

Ve şimdi, hemen her akşam bir televizyon kanalında, Profesör Tayfun Uzbay’ı seyrediyorum…

Türkiye’nin en önemli farmakoloji otoritelerinden biri olduğu için, her akşam bir başka kanal, konuk olarak davet ediyor, koronavirüs ilaçları, koronavirüs tedavisiyle alakalı görüşlerini soruyor.

Kendi canının derdine düşen sayın ahalimiz… Canını kurtarsın diye, Profesör Tayfun Uzbay’ın ağzının içine bakıyor.

İnsan, vatan, millet, bayrak sevgisiyle görev yapmalarına rağmen “vatan haini” iftirasına uğrayan tüm kahramanlarımız adına, itibarlarının bir kez daha iade edilmesi adına… Yürekten mutluyum.

Ama doğrusu, şunu da düşünmeden edemiyorum.

Devlete kendi eliyle virüs bulaştıran şuursuz zihniyet…

Millete bulaşmış virüsle, şuurlu mücadele yürütebilir mi?

YILMAZ ÖZDİL

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.