DOLAR 5,8822
EURO 6,4944
ALTIN 280,4
BIST 95.258
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Parçalı Bulutlu

Nur ve Devlet İşleri!

16.12.2014
63
A+
A-

Cemaatler, Türkiye’nin önemli gerçeklerinden biri… Özellikle 14 Aralık operasyonundan sonra bu cemaat işine sakince eğilmek ve ne olup bittiğini doğru anlamak gerekiyor.
Kabileciliğin veya nefsin etkisiyle olsa gerek Müslümanlar her fırsatta yeni bir cemaat kurarak bugünlere kadar gelmişler. Bu “yapay kavmiyetçilik” nedense bize gelince mangalda kül bırakmayan “ümmetçi”leri de hiç rahatsız etmiyor.
Biz bu birbirini tekfir eden, alan, satan, tutuklayıp hapse atan insanların yaptığı “teokratik anarşi”ye karşı çıkınca bizi de tekfir edip, aradan sıyrılıyorlar.
Nur cemaati, bunlar arasında özel bir konuma sahip… Aşağı yukarı bizimle aynı dönemde yetişip geliştikleri için biz de öteden beri bunları takip eder, duyar işitiriz; ama çaylarını da içmiş değiliz.
Said Nursi, 1911’de Sultan Reşad’ın dindeki hurafeleri ayıklatmak için kurduğu “Darü’l- Hikmeti’l- İslamiye”nin üyelerinden biri… Yani bir medreseli… 1914’te Savaş çıkınca iş yarım kalıyor. Cumhuriyet döneminde de bu işlere Diyanet’e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu bakıyor.
İslam’da “Mürid-mürşid” ilişkisi, daha ziyade tekkeyi yani tasavvufu ifade eder. Şeriat düzeninde bir medreselinin ancak talebe yetiştirme görevi vardır. Bir müderrisin talim, terbiye, sevk ve idaresinden sorumlu olduğu “ehl-i sünnet ve’l- cemaat”i bölerek yeni bir cemaat oluşturması görevini kötüye kullanmak olarak algılanabilir. Hele “tarikat kurmak” asla medreselinin işi değildir.
1924’ten sonra Diyanetin verdiği din hizmetinden memnun olmayanların bulduğu önemli “kutuplardan” biri de Bediüzzaman Said-i Nursi… Hoca talebelerine her şeyi, “ebcedi – cifri” bile biliyor ve öğretiyor ama birlik olmayı, kardeşçe yaşamayı öğretemiyor.
“Tevhid” dinindeyiz ya!.. Talebeleri zamanla “mecburen” bölünüyor. “Okuyucular, Yazıcılar, Yeni Asyacılar” gibi gruplar ve nihayet “Gülenciler” ortaya çıkıyor. Son çıkan haberlere göre bunlara bir de “Tahşiyeciler” ekleniyor.
Şimdi bu 14 Aralık operasyonundaki “Tahşiye” hadisesi, yalnız memleketin hal-i pürmelalini yansıtan acı hikâyesinden dolayı değil, isminden dolayı da ilginçtir.
Bu kelime, daha tanıdık bir kelime olan “haşiye”den gelir ve “haşiyecililk” olarak tercüme edilebilir. Haşiye, “kenar” anlamındadır. Eskiden el yazması tefsirlerin yanına elle yapılan pekiştirici açıklamalara “haşiye” bunu yapanlara da “haşiyeci” denilirdi.
Kelimenin daha tanıdık sayılan Farsçası “derkenar” yeni Türkçedeki benzer karşılığı ise “çıkma”dır. Bir metnin kenarına elle yapılan açıklamayı ifade eder.
Şimdi kim kime çıkma yapmış nereyi tahşiye etmişler bu o kadar da önemli değil. Sadece gündemde iki adet bilinmesi gereken “Tahşiye” bir de yanlış anlaşılmış Erdoğan “tahşiyesi” var.
– Birinci Tahşiye, Risale-i Nur’a “haşiye” yazan Mehmet Doğan adlı ikinci kuşak bir Nur talebesinin kurduğu yayınevine verdiği isim. Fethullah Gülen’in “ılımlı İslam ve dinler arası diyalog” söylemine karşı kurulmuş. Müslümanı küffar karşısında yumuşatmayı reddeden söylemleriyle dikkat çekiyor. Bu yüzden de polis gücünü elde eden cemaatin hışmına uğramış.
– İkinci Tahşiye, polisiye açıdan masum çalışan bir cemaate silah, bomba filan “haşiye ederek” onu içeri tıkmayı ifade ediyor. 2010’da Tahşiye Yayınevine yönelik böyle bir operasyon yapılmış ve % 90 görme kaybı olan MS hastası Mehmet Doğan hoca, aynı Ergenekon olayındaki gibi 17 ay sorgusuz sualsiz hapiste tutulmuş.
– Erdoğan’ın “Tahşiye”sine gelince… Bu tahşiye, büyük bir ihtimalle o mantığa aykırı “Haşhaşi” ifadesinin kaynağıdır. Çünkü Erdoğan Arapça bilir, Tarih bilmez, Haşhaşileri de fazla tanımaz.
Haşiyenin çoğulu “Havaşi”dir. Bir zamanlar Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde “haşhaş çeken” adamlarını anlatan “Haşhaşi” kelimesine de çok benzer.
Cemaatin 2010’daki “Tahşiye” operasyonu, kendisine “ölüyü diriyi hapsettiler şimdi de gözlerini Müslümanlara diktiler” diye anlatılınca Erdoğan aceleyle “Havaşi”yle “Haşhaşi”yi birbirine karıştırmış olmalıdır.
2010’da yaşına başına, hastalığına bakılmaksızın bir din adamına ve cemaatine ne yapıldığını iyi bilen Erdoğan “17-25’in paniğiyle” bu “Haşhaşi” kelimesini ağzından kaçırmış olmalıdır.
Biz de bu vesileyle, durumu kendi penceremizden özetlerken Laikliğin bu millet için ne kadar önemli bir nimet olduğunu bir kez daha vurgulama fırsatı bulduk.
Özetle, 2007’den sonra “Din ve Devlet işleri” birbirine karıştırılırken “Nur ve Devlet İşleri” epeyce birbirine karışmış!
Yolsuzluk haftasına girerken Erdoğan, can havliyle bunu birbirinden ayırmaya çalışıyor!..
Şükrü Alnıaçık

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.