Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 33°C
Az Bulutlu

Mutlu bir hikâye

18.04.2020
A+
A-

            (Bu gerçek hikâyeyi, ailesinden uzak fedakâr Türk hemşirelerine ithaf ediyorum)

 

Daha dört yaşındaydı… Babası her akşamüzeri onu anneannesinden alıp eve götürürdü… Anne babası çalıştığı için gündüzleri anneannesindeydi… Dedesiyle futbol oynamaya, akşama kadar tablet ve cep telefonunda film seyretmeye bayılıyordu. Bir de dedesiyle caddedeki çay ocağına gitmeyi, kendisi ve dedesine birer bardak çay ısmarlamayı, çaycıyla Beşiktaş sohbetini seviyordu. Çay keyfinden sonra dedesiyle doğru markete gidip bişeyler alırlardı…

Markette bazı çocuklar gibi mızmızlık etmez, dedesiyle karar verdikleri yiyeceği alıp çıkardı. Büyümüş de küçülmüş bir adamdı yani…

Annesi hemşireydi… Onbeş günde bir yirmidört saatlik nöbete kaldığı için alışıktı bir-iki gün annesini görmemeye… Üstelik geceleri babası yanındaydı…

Abisi liseye başlamıştı ve yatılı okuduğu için hafta sonları onu görebiliyor, çok özlediği halde belli etmiyordu ama o gelince bol bol ona dalaşıyor, kızdırıyor, abisinin burnundan getiriyordu.

İki haftadır salgın nedeniyle okullar tatildi… Herkes evdeydi ama annesi hemşire olduğu için sabahın erken saatlerinde hastaneye gidiyor, akşam dönüyordu…

Yaşlılar ve çocuklara sokak yasaktı…

Ama o gün… Annesi akşamüzeri eve geldiğinde yüzü maskeliydi, ateşi vardı, sesi bozuktu ve tedirgindi…

Televizyonda hep bulaşıcı bir hastalıktan bahsediyorlardı…

Aslında herşeyi biliyordu, virüs diye bir şey herkese bulaşıyor ve bazıları ölüyordu…

Dedesine “Lütfen sigara içme, ölmeni istemiyorum” deyip duruyordu…

*

O gün annesi evde ağlamaya ve telaşla kendine lâzım olacak eşyalarını toplamaya başladı. Hastalık testi pozitif çıkmıştı ve hastanede kontrol altında olması lâzımdı…

Hemen babası, dedesini ve anneannesini çağırdı eve…

Onlar telaşla ve üzüntü içinde geldiklerinde o kendini odasına kapatıp tablette oyun oynamaya başlamıştı… Lâkin kulağı hep konuşulanlardaydı…

Babası ona “Anneni nöbete çağırıyorlar, abinle dedenlerde kalın bu gece” dediğinde yüreciğine kocaman bir hasret çöküvermişti…

Ama ağlamadı, annesinin maskeli yüzüne, onun gözlerine mahzun baktı…

Annesi eşyalarını aldı, kendi anne ve babasıyla vedalaştı ve babasıyla hastaneye doğru yola çıktı… Onlar da dedesinin evine gittiler.

Gidiş o gidiş, küçük yürekli çocuk, tam onbeş gün anneciğini göremedi…

*

O gece anneannesiyle yattı ama uyanıp uyanıp “ışığı söndürme anneanne” diyordu. Küçücük yüreğine acı düşmüştü… Abisi bilgisayarında saatlerce virüsü hakkında bilgi aradı, üzüldü, endişelendi, kimseye belli etmedi…

Sabah çok zor oldu… Uyandıktan sonra abisiyle biraz oyun oynadı, arada annesini sordu, cep telefonunda annesiyle konuştu.

Annesinin hemşire ve doktor arkadaşları onu odanın kapısından ziyaret edip yiyecek içecek getiriyor, ona arada ilaç veriyorlardı…

Gün geçtikçe annesinin sesi düzeldi, morali yerine geldi, ona sık sık gülümsedi, “Oğluşum iyi misin? Ben iyiyim bak, bir iki güne geleceğim” dedikçe, “Tamam anneciğim, üzülme, seni çok seviyorum” dedi.

Her gün dedesiyle koridorda top oynadı, o yaşta öğrendiği futbol numaralarını dedesine gösterirken ter içinde kaldı… Sonra ders çalışan abisine sataştı, biraz iki erkek çocuk olarak boğuştular, abisi de onu sahiplenmek ve uslu durmasına ikna etmek için azarlayınca ağlamayı sürdürdü. Dedesine devamlı abisini şikâyet etti.

Sağlığı için sokağa çıkma yasağını koca koca adamlardan iyi bellemiş, her gün ihtiyaçlar için markete giden dedesine “Maskeni takar mısın, ellerini yıkadın mı, sigara içmiyorsun değil mi?” diye ikaz etmekten bıkmadı…

O küçük yürek, içinde anne hasretini, onun kavradığı hastalığını ağlayarak dışarıya vuruyordu… Anneannesi veya dedesine sürekli sarılıp öperek yüreğine çöreklenen hasreti gidermenin yollarını arıyordu…

Sık sık annesiyle telefondan görüntülü görüştü. Yalnız başına karantinada kaldığı belliydi annesinin… Biliyordu herşeyi ama bir kere olsun “Anne hasta mısın?” demedi; hep “Nöbetin ne zaman bitecek anneciğim?” diye sordu. Ve kapatırken de “Seni çok seviyorum anneciğim!” cümlesiyle anneciğine moral aşılamayı sürdürdü…

Günlerce sürdü bu… Tam onbeş gün… Üstelik babası da evlerinde tek başınaydı, tecritteydi sağlığı için… Oğulları için… Üç ayrı mekânda üç insan… Anne hastanede tek başına karantina kontrolünde tedavide, baba evde tek başına tecritte, o ve abisi de dedesinde…

*

Oyun oynuyor gibiydi ama dedesinin izlediği televizyondaki haberlerde hemşire ve doktoralara saldıran insanlara, sokaklarda gezip duran adamlara dayanamayarak “Annemi, kaç gündür sizin yüzünüzden göremiyorum, terbiyesizler!” diye bağırıp çağırıyordu…

Bir hafta sonra annesinin akciğer tomoğrafisi ve testleri temiz çıktı ve tedavisi iyi sonuçlandı ve anneciği taburcu edilerek eve gönderilince o küçük yüreğe bir huzur yerleşti… Hemen eve gidip annesine sarılmak istiyordu ama bir hafta daha dayanacaktı. Babası ayrı odada, annesi ayrı odada kalıyor, ayrı ayrı yemek yiyorlardı ve oğullarının sağlığı için bir hafta daha ayrı kalmaları gerekiyordu…

Günler geçti ama o koca yürekli çocuk, ümitle telefonda annesinin görüntüsüyle konuştu, kendini anaokulu öğretmeninin verdiği ödevlere verdi, top oynadı, abisiyle şakalaştı…

Bir Cuma akşamı, “sabahleyin sizi gelip alacağım” dediğinde odanın içi bayram yerine döndü… Abisi içindeki kasveti atıp sevinç çığlığı attı, eşyalarını, çantasını toplama telaşına düştü. O küçük yürek, yatağında dua ede ede, Allah’a teşekkür ede ede bir hâl oldu!

Erkenden uyandı… Oyuncaklarını topladı, eşyalarını valize doldurdu.

Dedesi “Gitme sana çok alıştım” dese de “Gelirim dedeciğim, annemi çok özledim” diyebildi… Eve vardığında annesi kapıdaydı, yüzünde maske vardı, bilerek sarılmadı, yüzüne yüzüne öylece ama sevgiyle baktı… Evin odalarını tek tek dolaştı, özlemini giderdi. Aynı evde, aynı odadaydı, mutluydu… Bayram ediyordu!

Bir hafta sonra da annesi hastanedeki görevine başladı, küçük yürek ise her sabah eliyle öpücük vererek uğurluyor onu…

 

 

 

Mustafa ÖNDER

 

 

 

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.