DOLAR 5,8934
EURO 6,5143
ALTIN 281,1
BIST 93.415
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Parçalı Bulutlu

Dedikodunun Dedikodusu!

13.12.2013
43
A+
A-

Şükrü Alnıaçık

Türklüğün, Milliyetçiliğin sorgulandığı, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan “çocukluk andımız”ın samimiyetinin tartışıldığı, başbakan seviyesinde “milli ahlak”ın sorgulandığı şu günlerde biz de ister istemez şapkamızı önümüze koyup, Türk seciye ve ahlakının somut göstergelerini değerlendirme fırsatı buluyoruz.

Bizi “Türk üstündür; sebepleri de şunlardır” demeye zorlayan sataşmalarla karşı karşıyayız; ama sabrediyoruz.

İki gündür İç Ege’nin göç almamış bir Türkmen kasabasındayım. Ülküdaşlarla sohbet ediyoruz. “Burada kapını açık bırakıp gezmeye gidebilirsin, arabanı kilitlemezsin, senede en fazla bir hırsızlık olayına rastlanır” diyorlar.

Demografi (nüfusbilim) tarihi üzerine çalışmış biri olarak şahitlik ederim ki; Osmanlı Devletinde Türk nüfusunun en yoğun olduğu il, % 93’le “Kastamonu”dur. Kastamonu yerelinde 14 yıldır MHP iktidarı var ve bu Oğuz ili, 4. yerel yönetim dönemine MHP’li Belediyeyle girmeye hazırlanıyor.

Türk tarihinin en kozmopolit şehri ise tabii ki İstanbul… İstanbul nüfusunun henüz bir milyonun altında olduğu 1893’te Türk nüfus oranı % 45 civarındaydı. Geriye kalan nüfusun % 20’si Rum, % 15’i Ermeni, % 10’u Musevi, 10’u Yabancı ve Levanten’di. Bu yıllar hemen hemen kentin siyaset ve hukuk kültürünün oluşum yıllarıdır.

Yabancı seyyahların, “İstanbul’un Türk mahallelerinde adliye vak’asına rastlanmaz, Ermeni ve Rum mahallelerinde ise hemen her gece bir vukuat yaşanır” dedikleri o yılların üzerinden yaklaşık 150 yıl geçti. Türkiye’de hırsızlık ve dolandırıcılığın şampiyonu her zamanki gibi yine İstanbul…

İstanbul’da MHP’nin oyları 44 yıldır, Türkiye ortalamasının altında… Türk ahlakından ve töresinden huruc edip, kimkime dumduma yaşamanın keyfini alanlar, bir daha “Nizam-ı Alem” gibi büyük sorumluluklar almaya pek de yanaşmıyorlar. Herkes kendi kızıl elmasının, ekmeğinin derdinde ve İstanbul’da seçimler 70 yıldır daha ucuz maddi motivasyonlarla kazanılıyor.

“Peki bu dedikodu ve fitne nereden çıkıyor hocam?” Diyeceksiniz. Bir başka yazımızda bu hiç girilmemiş konuya girmiştik.

Bize pek çok hastalık Bizans’tan bulaşmış olabilir, ama “dedikodu” performansımızı Bizans’la mukayese ettiğimiz zaman biz zararlı çıkarız. Dedikodunun en erken bittiği yer, “töre komünalizmi”nin varoşlarından içeri giremediği İstanbul’dur.

Dedikodu, bizim “yerleşik hayata geç intikal etmemiz”le ilgilidir. Benim tespitime göre dedikodu, “gönüllü töre jandarmalığı”ndan kaynaklanan bir tür “infaz” biçimidir.

Zindanınız yok, adamı hapishaneye koymayacaksınız. Suçu da hafif; yani öldürmeyeceksiniz! Öyleyse onu “yaşarken öldüren” (idam) veya “yürürken insan içine çıkamaz hale getiren” (hapis) gibi bir şeyler yapmanız gerekir.

Bunun için toplum, törenin uygulanışı konusunda duyarlıdır. Gelenek ve göreneklere, aykırı hareket eden, yanlışa meyilli adam, en hafifinden “dedikodusunun yapılacağını bildiği için töreli bir yaşam sürer, hatadan kaçınırdı.”

Bu durumda dedikoduyu yapan, adeta gönüllü bir “örfi savcılık” veya “töre jandarmalığı” yapmış ve böylece “toplumu suçtan haberdar etmiş” oluyordu. Bu ihbar, aynı zamanda caydırıcı bir müeyyide olduğuna göre “infaz” niteliği taşıyordu.

Bu durumda “töre zamanlarının dedikoducusu” aynı zamanda bir de gönüllü “hâkim ve gardiyan”dı. Yani geçmişte dedikodu, karakola, savcılığa gitmek veya mahkûm olmak gibi güçlü bir “müeyyide”ydi.

İslam hukukuna, akaidine rağmen ve nihayet modern beşeri hukuka geçildikten sonra bile dedikodunun devam etmesi ise genetik bir hastalığın, kültür yoluyla yeni nesillere sirayet etmesidir.

Dedikodunun öyle Bizans’tan filan gelmediği, bizim bozulmuş bir örfümüz olduğu bilinirse, intenette, sokakta, facebook ta orda burda durup dururken adama çamur atarak siyaset yapanların da bize çok da yabancı olmadıkları daha iyi anlaşılır.

Türk atasözleri arasındaki, “Yiğidi bıçak kesmez; bir kötü söz öldürür!” hükmü, dedikodunun bir cezalandırma cihazı olarak kullanıldığını gösterir. Medeniyet, Müslümanlık ve Türklük iddiasında olanların dedikodu hastalığından korunması için; ya gördüğü kötülüğü yetkili makama şikayet etmesi; (dilekçe yazması) ya da Allah’a havale etmesi (Lahavle çekmesi) gerekiyor.

Gerisi “dedikodu”dur!..

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.