DOLAR 6,0488
EURO 6,5654
ALTIN 306,6
BIST 120.562
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 11°C
Parçalı Bulutlu

Avrupalılaşıp Modernleşmek mi, Özümüze Dönüp Türkleşmek mi?

28.12.2019
4.192
A+
A-

Şu ifadeleri sık sık duyuyoruz: “Avrupalılaşmak” ve “modernleşmek“. Bu ifadelerin kullanılması kime, neden, ve ne için gereklidir? Genel olarak bu anlayış nedir ve toplumda nasıl anlaşılır? Öte yandan, “Türkleşmek”, yani “özleşmek” – özümüze dönmek bize ne kazandırır ve hayatımızda neleri değiştirebilir?

Bu makalede bu tür soruların cevaplarını bulmaya çalışacağım. Bu cevapları araştırırken, Avrupalı yazarlarının ve düşünürlerinin yazılarını ve düşüncelerini irdeleyeceğim. Öncelikle, “modernleşme nasıl oluştu” sorusuna cevap arayalım ve bu tanımın anlamı ile ilgili düşüncelere odaklanalım.

Modernleşme nedir?

Sözlük anlamı çağdaşlaşmak, yenileşmek, ve çağa uyum sağlamak olan “modernleşme” kelimesi, geri kalmış bir medeniyetin ileri seviyedeki medeniyete (uygarlığa) ulaşma çabalarının ortak adıdır. Bu kendi içinde, dış etkilere ortaya çıkan bir toplumsal değişim sürecidir. Milattan sonra V. yüzyılda Hristiyanlığı resmen kabul eden Roma dönemini, eski Pagan döneminden ayırmak için kullandığı “modern” kelimesi, latince “modernus”-dan gelmektedir.

Öncelikle şunu not edelim ki Avrupa, hakkında konuştuğumuz zamana kadar hristiyanlığa karşı duruş sergileyerek savaşmış, Hz. İsa’yı katletmiştir.

Daha sonra orta çağdan yeni çağa geçen Avrupa’nın yeni anlayışı olan, yeniden doğuş sürecini ifade etmek için kullandığı “modern” anlayışı, Batı Avrupa’nın tarihsel bölümünde kendi gelişim tecrübesini ifade etmiştir.

İlk kez Hengel tarafından kullanılan “modern” kelimesinin Avrupa kıtasını kapsadığı gerçeği bunun bir kanıtıdır.

“Modern” kökünden türetilen modernite terimi, Avrupa’da belli bir dönemde yaşanan köklü değişikliklerin karşılığıdır ve bahsettiğimiz zaman farklılıklarını ifade etmek için kullanılır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Avrupa’nın Orta Çağ’dan yeni çağa geçerken “modernleşme” olarak adlandırdığı bu dönem neden önemlidir?

Orta Çağ kavimlerin büyük göçü ile başladı ve 1453’te İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedilmesi ile sona erdi. Yeni Çağ ise 1453’te İstanbul’un fethi ile başladı ve 1789’da Fransız Devrimi ile sona erdi.

Bu dönemler aslında Avrupa’nın, rezillik, gericilik ve pislikten meydana gelen bulaşıcı hastalıklarla dolu olan tarihidir. Öncelikle Avrupalıların orta çağ yaşamına ve kültürüne bakınca, “modernleşmeye” ne kadar ihtiyaçları olduğunu anlıyoruz.

Şu anda kendilerini kültürün beşiği olarak düşünen Avrupalıların geçmişi hiç de iç açıcı değil. Onlar medeniyeti, giyimi, temizliği ve eğitimi müslümanlardan ve Türklerden öğrenmişlerdir.

Avrupalılar daima sömürgecilik politikası izlemişlerdir. Aynı zamanda, ne hijyenik ne de ilmi bilgilere sahip olan Avrupalılar, kilisenin, kralın ve feodal beylerin kölesi olarak hayatlarını sürdürdüler.

Bu dönemde Avrupa’da banyo yapmamak modaydı ve kilise banyo yapmayı yasaklayan emirler veriyordu. Hatta o dönemlerde yıkanmayı ahlaksızlık olarak görüyorlardı. O zamanlarda, veba, tifüs ve frengi gibi hastalıklar yaygınlaştı. Frengi hastalığı Avrupaya Fransadan başlayarak yayılmıştı. Zaten frengi kelimesinin kökü, o dönemde frenk olarak adlandırılan fransızlardan geliyor.

Avrupa halkı 16. yüzyılın ortalarına kadar yıkanmayı tamamen unuttu. Ellerini ve ağızlarını yıkamakla yetiniyorlardı. Elit katmanda ise yılda bir ya da iki kez yıkanmak normal karşılanıyordu. Örneğin İspanya Kraliçesi 1. İsabel (1451-1504) birincisi doğumundan sonra, ikincisi evlenirken olmak üzere hayatında yalnızca iki kez yıkanmıştır.

İsabel o dönem verdiği kararla Hristiyan olmayanlara çok fazla baskı uygulamış ve 200.000 İspanyol vatandaşını sınır dışı etmiştir. Kraliçe İsabel gibi yılda iki kez yıkanma “medeniyetine” sahip diğer bir isim Fransa Kralı XIV. Louis’dir. Fransa’yı ziyaret eden bir Rus elçisi, tuttuğu notlarında XIV Louis’in vahşi bir hayvan gibi koktuğunu belirtmiştir. Bu nedenle elçi sert bir şekilde uyarılmış ve bir daha Avrupa’ya ziyareti kabul edilmemiştir.

Ruslar da Avrupalılardan geri kalmıyor, ayda bir defa yıkanıyorlardı. O dönemde Avrupa saraylarının nasıl koktuğunu siz tasavvur edin. Bu berbat kokunun önünü kesebilmek adına parfümü keşfettiler. Fransızlar, parfümün ortaya çıkış nedenini hatırlayabilseler kendileri için çok da kötü olmazdı!

 

Avrupa’nın karanlık yüzü: Gulyabanilik (Yamyamlık)

Gulyabanilerin yalnızca Afrika’ya ait olduğunu düşünen insanlar olabilir, lakin yanılıyorlar. Hakiki gulyabaniler Avrupalılardır.” Bu sözler geçtiğimiz günlerde “Mumyalar, Gulyabaniler-yamyamlar ve Vampirler” adlı kitabı ile Avrupa ve Amerika’da ciddi tartışmalara yol açan, Durham Üniversitesi öğretim görevlilerinden Dr. Richard Sugg’a ait.

Sugg’a göre, Avrupa’da, kökü geçmişe dayanan bir gulyabanilik, yani insan eti, kanı, kemiği vb. kullanma geleneği bulunuyor. Bu gelenek yalnızca orta çağa ait bir gelenek değil. Bizim sözde “aydınlanma devri” dediğimiz 18. yüzyılda bu adet hala sürdürülüyordu. Sadece fakir sofralarında değil, aynı zamanda görkemli sarayların yemek masalarında da kafatası kemiği tozu ya da mumya parçaları bulunurdu.

“Geo” dergisi geçmiş sayılarının birinde bu anormal durumun gizli detaylarını ortaya çıkararak, gulyabaniliğin “Avrupa’nın karanlık sırrı” olduğunu ifşa etti. Fakat nedense Türkiye ve Azerbaycan’da bulunan Avrupa severler bu gizli belgelerin açıklanmasına ilgi göstermeyip, bu gerçekleri görmezden geldiler.

Üstelik Avrupa’nın Türkleri “katliamcı” olmakla ve barbarlıkla suçladığı bir dönemde bu vahşiliğin görmemezlikten gelinmesi hakikaten akıl alır gibi değil.

Gulyabaniliği başka ırklara ait gören Avrupa’ya bu belgelerin ışığında bakıldığında, gulyabaniliğin en uzun süre devam ettiği kıta haline geldiği görülür. Bu bakımdan kendisini aydınlanma merkezi gibi gören Avrupa’ya karşı Sugg’un kitabını, ve “Geo”nun haberini gündeme getirmenin tam sırası diye düşünüyorum.

Kendilerinde gulyabanilik devam ettiği halde, çizdikleri karikatürlerde “beyazları bir kazanda pişiren Afrikalı gulyabaniler” imajını sık sık kullanıyorlar.

Şunu da belirtmek isterim ki, 19. yüzyıl Danimarka’sında başı kesilecek olan mahkumların altında, ellerinde kaplarla bekleyen insanları görebilirsiniz. Özellikle, idam edilen mahkum gençse, onun bedeninden akan kanın sarılık hastalığını iyi edeceği düşünülürdü. Garip olan, bu adetin 19. yüzyılın ortasına kadar devam etmesidir.

 

Hatta idam eden mahkumun kanını içen kişinin ağzını sildiği bez dahi elden ele dolaştırılarak şifa umulurdu (Sugg, sayfa 81). Mezar açmak, “tıbbi gulyabanilik” de Avrupalıların bir geleneğiydi. 15. yüzyılda Papa VIII İnnocent ölüm döşeğindeyken kandırılarak öldürülen 3 genç kurbanın kanı içirilmiş ve şifa bulacağı düşünülmüştü. Fakat bu tedavi yöntemleri işe yaramadı ve Papa 25 Temmuz’da öldü.

Bu durum sadece papa ve halk arasında değil, aynı zamanda şaşalı Avrupa saraylarında da geçerli idi. Öyle ki, Kanuni Sultan Süleyman‘ın “Sen ki, Fransa Kralı Françeskosun” diye hitap ettiği I. François, yanında sürekli küçük bir mumya parçası taşırdı.

Bu arada, Bilimsel Devrim’in filozofu sayılan Francis Bacon da, mumya parçasının kanı durdurmak için faydalı bir ilaç olduğuna inanıyordu. İngiltere Kralı II. Charles ölüm döşeğindeyken acılarını dindirmek için bol bol kafatası kemiği tozu içirilmişti. Zaten İngiltere’de “ceset tıbbı” Stuart hanedanının özel ilgi alanına giriyordu.

Kısacası Richard Sugg, “modern”, “modernleşen” Avrupa’da zengin-fakir olsun, eğitimli veya cahil olsun herkes, 200 yıl boyunca az veya çok gulyabanilik yapmıştır. Bu durumda Avrupalılara sormak gerekir, kim gerçekten gulyabani ve barbardı? Vahşi ve ilkel diye hakaret edilen bizler mi, yoksa bu işi kitaplara konu olacak kadar geliştiren Avrupalılar mı?

Şunu da kaydedelim ki, gençlerin idam edilmesi hastalar için tedavi umudu idi. Ünlü tıp adamı Paracelsus’un öğrencisi kimyacı Johann Schroeder, ölü bedenin yaşamın iksiri haline gelebileceği düşüncesini şu şekilde açıklıyor: “ Ölmüş 24 yaşındaki siyahi birinin cesedi bir gece ay ışığında tutulmalıdır. Böylece kokusu tütsülenmiş et gibi olur”.

Neden siyahi bir insanın tercih edildiğini merak ediyor olabilirsiniz. Bunun nedeni Avrupalıların siyahileri insan olarak görmemeleri, hayvan sınıfında değerlendirmeleri idi.

Bugün Avrupa’da yaşayan Afrikalıların, hayvan gibi avlanan ve köle olarak kullanılan insanların torunları olduğunu unutmayalım. Henüz çok uzak olmayan bir tarih olan 22 Ocak 2017’de dahi Avrupa’daki siyahilere baskı yapılıyor ve futbol sahasında “maymun” yakıştırmasında bulunularak hakarete uğruyorlar.

DEVAM EDECEK…

P.S: Türk komutan İshak ÇELİK beye, verdiği değerli bilgiler ve destek için özellikle teşekkür ederim. Saygılarımla.

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.