DOLAR 5,7177
EURO 6,3299
ALTIN 276,5
BIST 103.072
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Parçalı Bulutlu

ABD VE GÜVEN

ABD VE GÜVEN
19.08.2019
3.094
A+
A-

Cumhuriyet tarihimizin en sıkıntılı günlerini yaşadığımız gerçeği neredeyse herkesin hemfikir olduğu bir durumdur.

Ekonomik, siyasi ve askeri güçlükleri bir arada yaşamak zorunda kalmamız elbette tercih edilecek bir durum değildir.

Ancak bunu da yaşadığımız coğrafyanın sonucu ve Türk Milletinin kaderi olarak görmek gerek.

 

2018 yılında önce Anayasa referandumu ve sonrasında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2019 yılındaki yerel seçimlerle devam eden siyasi ortamın gerginliği yetmezmiş gibi tekrarlanmak durumunda kalınan İstanbul seçimleri işin tuzu biberi olmuştur.

 

Ülkemizin içinde bulunduğu tehlikeler ve milli bekamıza yönelen tehditleri ön almak suretiyle bertaraf etmeyi, güçlü devlet yönetimini kalıcı olarak tesis etmeyi amaçlayan hükümet sistemi değişikliğinin, yaşanmakta olan zorluklara rağmen hayata geçirilmesi, halkımızın ferasetiyle başarılmıştır.

 

ABD’nin İslam coğrafyasında baş gösteren ve batı için tehdit oluşturan hareketleri önlemek, 1,7 Milyarlık İslam dünyasını ve petrol kaynaklarını kontrol etmek için Büyük Orta Doğu Projesini uygulamak üzere önce NATO maharetiyle Libya teslim alınmış, ardından masum talepler üzerinden Arap Baharı adı verilen halk hareketlerine dayalı değişim talepleri alkışlarla vizyona konmuştur.

 

Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Tunus, Cezayir, Mısır derken en sonunda Suriye’de paylayan silahlardan sonra bile büyük tehlikenin sınırlarımıza dayandığının farkına varamamıştır.

 

Babasının 30 yıl süreyle mutlak bir diktatörlük ile Rusya ve İran desteğinde yönettiği Suriye’de iktidar olan oğul Esad ile dostluk gösterileri ve hatta müşterek bakanlar kurulu toplantılarıyla devam eden Türkiye-Suriye arasındaki güzel günler Arap Baharının Suriye’de baş göstermesiyle çabuk bitmişti.

 

Maalesef Amerikan teşviki ve komşularla “sıfır sorun” dehası Bay Davutoğlu’nun vizyonsuzluğu sayesinde süreç Esad’dan Esed’e evirilmiş, bahar havası yerini önce soğuk karakışa sonrada kızgın cehennem havasına bırakmıştı.

 

Ülkemize yönelen 3,5 Milyonluk göç dalgası başlangıçta romantik Ensar-Muhacir muhabbetine konu olurken giderek kıt imkanlarla insanının refah seviyesini yükseltmeye çalışan ülkemize maliyeti 40 Milyar dolara patlayınca “Suriyeli istemeyiz” seslerinin yükselmesine neden olmuştur.

 

Mesele bundan ibaret olsa yine iyiydi.

 

Ne var ki tüm cambaza bak numaralarına rağmen, Türkiye ABD tarafından yaşatılan acı gerçekle karşı karşıya kaldığını farkına varmış, içinde bulunduğu duruma çareler aramaya başlamıştır.

 

Bu çerçevede yapılan en önemli hamle Fırat Kalkanı ve Afrin Harekatı olmuştur.

 

Askeri uzmanların ve özellikle MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Fırat’ın Doğusu’yla ilgili tavsiyeleri ne yazık ki bir türlü hayata geçirilememiştir.

ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Suriye, BAE ve İran ülkemizin en uzun sınırının bulunduğu Suriye’de yaşananlar konusunda Türkiye’den fazla söz sahibi olmuş durumdadır.

 

70 yıllık müttefikimiz, AKP iktidarından bu yana stratejik ortağımız ABD, 40 yıllık bebek katillerinin eline uçaklar dolusu ve binlerce TIR’lık modern silah ve mühimmatı vererek düzenli orduya dönüştürmek suretiyle sözde DEAŞ terörüne çare bulmaya çalışmaktadır.

Tabii buna inanan olursa…

 

ABD’nin, resmi beyanlarına inanılmamasının hiç de umurunda olmadığı bilinen bir durumdur.

Benzer sözleri Afganistan’da ve Münbiç’de de vermiş ama hep tersini yapmıştır.

 

ABD’nin sözlerine güven olmayacağı, emsal örneklerde görülebileceği gibi ayan-beyan ortadadır.

Yıllardan beri uluslararası kuruluşların ve sözde medeni dünyanın PKK’yı dünyanın en kanlı terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen PKK’ya toleransla hatta sempatiyle yaklaşmasının sebebi artık daha iyi anlaşılmış durumdadır.

Geçtiğimiz yılın sonunda Başkan Trump ABD askerlerini kısa sürede Suriye’den çekeceğini söylemesine rağmen bu yönde en küçük bir adım atılmamıştır.

 

Açıklamanın üzerinden 9 ay geçmiş olmasına rağmen inandırıcı olmaktan uzak ABD de kurumlar arası rekabet ve fikir ayrılıkları bahanesiyle bundan böyle de çekilmenin olmayacağı fiilen ilan edilmiş durumdadır.

 

Son çare olarak Türkiye, hiç olmazsa Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca 20 Mil genişliğinde bir güvenli bölge oluşturmak ve ülkemizde barındırılan sığınmacıların burada iskan edilmesi, ABD sayesinde daha büyük ateş gücüne ve katliam imkanlarına kavuşan PKK/PYD terörünü ülkemize zarar veremeyecek hale getirmek isteyince ABD bir kez daha sahte yüzünü göstermiştir.

 

ABD. Türkiye’nin fiili bir durum yaratmasının önüne geçmek üzere derinliği ve genişliği belli olmayan bir güvenli bölgeyi birlikte oluşturma fikrini Türkiye’ye kabul ettirmiştir.

Büyük ortağımızla Suriye ilişkimiz bu minval üzerine devam ederken son zamanlarda giderek daha çok yakınlaştığımız hatta yeni ittifaklar kurmayı bile hayal ettiğimiz Rusya da geleneksel Moskofluğunu Esad zulmüne fiili destek vererek ortaya koymuştur.

 

Aldığı göçlerle nüfusu 4 Milyonu olaşan İdlip, Rusların desteğinde Esad tarafından bombalanmakta, masum sivillerin ölümüne neden olunmaktadır.

 

Bombalamalar sonucunda Türkiye, sayıları 4 Milyonu bulan Suriyeli sığınmacıya Suriye topraklarında çare bulmaya çalışırken şimdilik sayıları 125 Bini bulan yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. Korkulan bu sayının önümüzdeki günlerde artabileceğidir.

Yaşanan olaylarla Türkiye, uluslararası ilişkilerde dostlukların olmadığı, sadece menfaatlerin söz konusu olduğu gerçeğini bir tokat gibi yüzünde hissetmiştir.

Gelinen noktada Türkiye yalnızdır, ne yapacaksa kendi yapmak durumundadır.

 

Suriye’deki rejim muhalifleri ve Katar hariç tüm Arap Devletleri, NATO müttefiklerimiz, Rusya ve İran Türk tezlerine büyük oranda karşıdır.

Türkiye bir an önce bölgedeki yalnızlığına çare üretmek, yeni müttefikler bulmak zorundadır.

Uçak düşürme olayında yaşadığımız gerilim sonrası Rusya ile ilişkileri onarmada gösterdiğimiz beceriyi, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunarak, Suriye’nin demografik yapısının değiştirilmesine izin vermeden makul ve muteber çözümü ortaya koymada göstermeliyiz.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan siyaset üslubu itibariyle gerektiğinde politika değişikliklerini kolaylıkla hayata geçirebilecek bir devlet adamıdır.

 

Artık son safhasına geldiği ortaya çıkan bir terör devletinin kurulmasının mutlaka önlenmesi için her yol zorlanmalıdır.

Erdoğan, Suriye’de de bunu başarabilir, istikrarın sağlanması için zorunluluk olarak ortaya çıkan yeni ittifakları tesis edebilir.

 

Yarınlarımızın kurtarılması için bugün inatlaşma yerine aklın öne çıkarılmasına ihtiyaç vardır.

Kaybedilecek zaman kalmamıştır.

 

Ahmet Orhan

 

 

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.