|
Cuma, 30 Aralık 2011 21:03 |
Sanırım son dönemlerin Türkiye' sini bundan daha iyi anlatacak bir kelime yoktur. Kelime anlamı olarak "Askıda olan, asılı kalan, henüz karara bağlanmamış v.s" gibi anlamlara gelmektedir. Bir yerde de "Kocası kaybolmuş kadın" anlamına geldiğini okudum. Şimdi hep birlikte iki adım geri durarak bir bakalım halimize isterseniz. Söze Güneydoğu ile girelim isterseniz. Bugün ağırlıklı olarak doğu ve güneydoğu bölgelerimizde, dönem dönem de batı bölgelerimizde yoğunlaşarak yaşanan olaylara isim koyabilmiş değiliz henüz. Sorun dış destekli bir etnik terör sorunumudur yoksa kolaycı ve bir o kadar da popülist bir ifadeyle "Kürt sorunu" diye mi adlandırılmalıdır. Ne yazık ki bugün ülkemizde bu konuda herkesin birleştiği tek bir tanım yoktur. Ucundan mandalla tutturup, asmışız bir köşeye, isteyen işine geldiği gibi çekiştirip duruyor. Peki, ekonomimiz ne durumda? 2008 sonunda Başbakan Erdoğan'ın "Hamdolsun ki kriz bizi teğet geçti" ifadeleriyle başlayan Teğet- kiriş tartışmaları sürüp gidiyor. Bir yanda iktidar yanlısı medyanın sayfalarını ve ekranlarını süsleyen "Büyüyen ekonomi" masalları, diğer yanda seksen milyar dolara yaklaşan bir cari açık çukurundan yükselen felaket senaryoları. Bir mandal da ona takmış, asmışız bir kenara teğet- kiriş kavgasındayız hala. İktidar bir yandan deydi geçti derken, vatandaş öte yanda deldi geçti diye feryat ediyor. Ya dış ilişkilerimiz? Bir başka soruya cevap arayarak gözlemlemeye çalışalım dış ilişkilerimizi. Şu anda dünyanın lânetli ülkesi hangisi diye sorsak, sanırım büyük çoğunluk "Beşar Esad yönetimindeki Suriye" cevabını verir. Biliyor musunuz, bugün içerisinde bulunduğu duruma rağmen onun bile İran gibi, Rusya gibi, Çin gibi dostları var. Peki, Türkiye'nin dostları kim sizce uluslar arası arenada? Bu coğrafyada sorunsuz yaşanamayacağı gerçeğini idrak edemeyen gaflet politikalarının icadı olan "Komşularıyla sıfır sorun" hayalleriyle geçen on yılın ardından, bugün gelinen noktada sorunsuz tek komşumuzun olmadığını görüyoruz. Dış politikamızı askıya bile alamamışız. Okyanus ortasındaki başıboş bir yelkenli gibi çalkalanıp duruyor. Yönünü okyanus ötesi rüzgârlar tayin ediyor. Gelelim bu yazı başlığını seçmemde asıl etkili unsur olan iç politika ve özellikle de siyasi hayatımıza. Başbakan Erdoğan'ın sağlık nedenleriyle ortalıkta görünmediği 10 günlük süre içerisinde yaşanan curcunanın, hepimiz yakın şahidiyiz. Meğer ne kadar da çok ağzı bağlanan adam varmış iktidar partisinde. Şike yasası denen düzenleme, adeta keli örten takke vazifesi gördü, takke düşünce keller ortaya çıktı. Geçirdiği ameliyat sonrasında süren tedavisi nedeniyle bir müddet gözlerden uzak kalan Sayın Başbakan, yazı başlığımız olan "MUALLÂKTA" halimizi bir kez daha ortaya koyan ilginç bir çıkışla döndü siyaset arenasına. Cumhurbaşkanının görev süresi ile ilgili tartışmalara "Bizim düşüncemize göre 7 yıldır" diyerek, adeta nokta koymuş oldu. En azından iktidar partisi mensupları açısından konu böylece noktalandı. İyi ama sizin veya bizim düşüncemize göre değişen bir zaman dilimimidir ki bu görev süresi? Yoksa şu "Değiştireceğiz" taahhütleriyle seçim meydanlarında nutuk attığımız Anayasa'da bu görev süresini belirleyen, bu seçimin nasıl yapılacağını tarif eden bir madde de mi yok? Bildiğimiz kadarıyla 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan referandumla ilgili anayasa maddesi değişmiş ve Cumhurbaşkanı'nın 5 yıllığına halkoyuyla seçmesi yasalaşmıştır. Eğer doğru olan 7 yıl görev yapması ise, o zaman neden bu değişiklik yapılmıştır? Elbette bu sorunun, değişik hesap ve projelere göre çok kolay bulunabilecek cevapları vardır. Biz onlara takılıp, kalmıyoruz. Bizim takılıp kaldığımız yer, bu devletin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan kişinin görev süresinin bile muallâkta oluşu. Cumhurun başı muallâkta ise, gerisinin nerede olduğunu varın siz hesap edin.
|