|
Pazartesi, 31 Ekim 2011 22:31 |
23 Ekim 2011 Pazar günü öğle saatlerinde meydana gelen Van (Erciş) depremi, yol açtığı birçok can ve mal kaybının yanında, deprem sonrasında yaşanan birçok gelişmeyle birlikte, sağlıklı ve doğru değerlendirilmesi gereken bir afettir. Bence, mal bulmuş mağribi gibi üzerine çullanarak, lanetleyip geçilmemesi ve en fazla üzerinde düşünülmesi gereken konulardan birisi, Tv. Program yapımcısı Müge Anlı' nın sözleri ve ona gösterilen ilginç tepkilerdir. Ne demişti Müge Anlı hatırlayalım; "Her fırsatta küçücük çocuklar tarafından taş attırılan polisler, ilk olay yerine gelip müdahale edenlerdi. Mehmetçik de enkaz kaldırma çalışmalarında. Allah askerlerimize, polislerimize zeval vermesin. Onlara taş atanların elleri kırılsın. Canımız istediği zaman taş atıyoruz, kuş avlar gibi dağlarda vuruyoruz. Sonra bir şey olduğu zaman polis gelsin, Mehmetçik gelsin diyoruz. Biraz da dengeleri kuralım. Zor günlerde canım cicim, sonra kuş avlar gibi avlamayalım. İnsanlar biraz da hadlerini bilsinler
". Bir deprem felaketinin ardından bu sözleri sarf etmek, herhalde başa gelebilecek en büyük talihsizliklerden biridir. Ancak, bu sözlere gösterilen tepkiler ise, anlaşılmaz bir şekilde tuhaf bir hezeyana dönüşmüştür. Hele bazı televizyon kanallarındaki programcıların ve bazı siyasetçilerin ağızlarından çıkan ifadeleri duyunca, çocukluk yıllarımda izlediğim, Halide Edip'in aynı adlı kitabından Ömer Lütfi Akad' ın sinemaya uyarladığı "VURUN KAHPEYE" isimli filmi canlandı gözümde. Belki size komik gelecek ama Müge Anlı' nın tek programını dahi seyretmiş değilim ve simasını bile hatırlamıyorum ve tuhaf bir şekilde bugünlerde Müge Anlı dendiği zaman, gözlerimin önüne çocukluğumda seyrettiğim o filmde Aliye Öğretmeni oynayan Sezer Sezin' in siması canlanıyor. Ondan daha fazla da Aliye Öğretmen'in etrafını saran ve onu taşlayan şizofren tipleri görür gibi oluyorum Tv. ekranlarında. Sağlıklı düşünen herkes biliyor ki; bu deprem Kandil' deki PKK kamplarında olmamıştır. Van da misak-ı milli sınırlarımız içerisinde yer alan ve içerisinde kardeşlerimizin, soydaşlarımızın, vatandaşlarımızın yaşadığı bir şehirdir ve aç, susuz mağdur durumda kalanlar da enkaz altından çıkarttıklarımız da onlardır. Onlara el uzatmak, her şeyden önce Türklük, İslamlık ve İnsanlık borcumuzdur ve aziz milletimiz, bu konudaki hassasiyetini de fazlasıyla göstermiştir. Ancak üzerine basarak bir kez daha tekrarlamak isterim ki; Müge Anlı ve onun ifadelerini hedef tahtasına koyup, günah keçisi haline getirmek yanlıştır, eksik bir değerlendirmedir. Depremin henüz üç gün öncesinde yaşanan ve 24 askerimizin şehit edildiği hain saldırının sebep olduğu bir ruh hali olduğunu, kabul etsek de etmesek de milyonlarca insanımızın, aynı ruh hali içerisinde aynı sözleri söyleyebileceğini kabul etmek ve bir an önce bu ruh halinin bertaraf edilebilmesi için bir şeyler yapmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır diye inanıyorum. Hepimiz biliyoruz ki; Van' da veya doğu bölgelerimizdeki bir ilde ilk defa deprem olmuyor ve bugüne kadar hiçbir deprem veya benzer bir felaketin ardından bu tip sözler sarf edilmemiştir. Asıl kınanması ve lanetlenmesi gereken şeyin, insanımızı bu psikolojiye sürükleyen yönetim hataları ve terörle mücadelede yürütülen yanlış mücadele yöntemleri olduğunu düşünüyorum. Deprem sonrasında bazı yetkili ağızların ve o ağızlardan çıkan sözlere özellikle bir kısım medyanın getirdiği yorum ve değerlendirmeler, tam da "Evlere şenlik" dedirtecek türdendi. Koro halinde "Hükümetin, deprem bölgesine müdahalede ne kadar başarılı olduğunu.." seslendiriyordu sevgili medyamız. Kullanılan en çarpıcı ifade de "17 Ağustos Marmara depreminde yaşanan sorunların yaşanmadığı" şeklindeki beyanlardı. Oluş zamanı, şiddeti ve etki alanı göz önüne alındığında, mukayesesi dahi mümkün olmayan bu iki felaketi birbiriyle çarpıştırarak nasıl bir menfaat sağlanabilir bilemiyorum. Ama eğer buradan kendilerine bir başarı payesi çıkartmak isteyenler varsa onlara da basit bir mukayese malzemesi vermek isterim. Ben, 17 Ağustos sonrası deprem manzaralarından "Yağmalanan bir yardım aracı" görüntüsü hatırlamıyorum, ya siz? Ve bana göre deprem sonrasının en ibret verici ve altının çizilmesi gereken sözleri. Başbakan Sayın Tayyib Erdoğan' ın "İktidarı kaybetmek pahasına da olsa kaçak yapıları yıkacağız" şeklindeki sözleri, bence bu depremin en fazla sorgulanması gereken sonucudur. İnsan sormadan edemiyor. Bu sözlerin ardından, yani "Kaçak Yapı" dendiğinde ilk akla gelebilecek şehir neresidir Türkiye'de? Tabii ki İstanbul. İstanbul'daki bu kaçak ve denetimsiz yapılaşmadan kimi sorumlu tutmalıyız acaba? Ardından sorular sıralanmaya başlıyor beynimde. Kaçak ve dayanıksız yapıların yıkılması için bu depremin olması ve bu kadar insanın ölmesi mi gerekiyordu? Eğer kaçak ve denetimsiz yapıların yıkılması iktidara mal oluyorsa, iktidarı elde tutmak için bugüne kadar bu tür yapılaşmalara göz mü yumulmuştur? Sayın Başbakan'ın Çukurca saldırısından sonra sarf ettiği "Yeni bir dönem başlıyor, artık terörle mücadele yöntemi değişiyor v.s" şeklindeki sözlerini ne kadar yadırgadıysam, deprem sonrası kaçak yapılarla ilgili sözlerini de o kadar yadırgıyorum. PKK kamplarının yok edilmesi, terörle etkin mücadelenin başlatılabilmesi için ille de Çukurca'daki hain saldırının yaşanması mı gerekiyordu? Eğer öyle ise diyecek söz bulamıyorum. Bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? Yıllar önce 12 Eylül darbecilerinden bir generalin çirkin itirafını. Şöyle demişti o General: İhtilal ortamının oluşması için bir yıl bekledik. Sanırım biz de 17 Ağustos 1999 depreminden sonra, depreme karşı tedbirler geliştirmek için, 12 yıl sonra Van depreminin olmasını bekledik.
|