22 Mayıs 2012 Salı
Live tracking and statistics
Paylas
Yusuf Akçura

Resmi tarih tezleri, muasırı olan büyük ideologlar, bazı konularda farklılık gösterdiği genel Türk-İslam sentezi görüşleri arasında hafızalarda kaybolmaya yüz tutan, gerçek değeri bir türlü anlaşılamayan büyük bir mütefekkir, önemli bir siyaset bilimci…

Yusuf Akçura’nın hayatını, eserlerini, hizmet ve fikirlerini anlatmadan önce, kendisi hakkında kafalarda belirgin bir izlenim uyandırmak için en isabetli noktalar zannediyorum ki bunlardır.

Bu değerli ilim adamının düşünce dünyasını ve şahsı üzerine yapılan değerlendirmelerin niteliğini kavramayabilmek için bunlarla paralellik ve ilişkinlik gösteren hayatını incelemek gerekmektedir.

Kazanlı Tatar Türklerine mensup olan Yusuf Akçura, 2 Aralık 1879 tarihinde Volga sahilindeki Simbir şehrinde doğmuştur. Kendisinin Şimal Türklüğünün kadim ailelerinden biri olarak tanımladığı ailesi oldukça zengin ve aristokrattır. Tatarlar, Rusya içindeki Müslüman Türkler arasında ekonomik, içtimai ve kültürel açıdan en ileri düzeydeki topluluk olduklarından, Akçura’nın yetiştiği ortam da burjuva bir niteliğe sahiptir. Bu özellik, onun hem iyi bir eğitim almasını kolaylaştırmış hem de Türklük bilincinin çok daha erken ve sağlam biçimde açılmasına vesile olmuştur.

Babasının ölümünden sonra mali durumlarının da bozulması üzerine annesi ile İstanbul’a taşınmışlar, Yusuf Bey burada Harbiye Mektebi’ne başlamıştır. Burada Necip Asım, Veled Çelebi, Bursalı Tahir Bey, Gaspıralı İsmail Bey gibi milliyetçi aydınların eserlerini takip etmek suretiyle Türkçü eksendeki fikir yapısının temel taşlarını örmüştür.

İstanbul’daki yaşantısının dağarcığına bir başka katkısı, olaylara daha gerçekçi bakabilme yetisi ve Türkleri bir bütün olarak değerlendirme bakış açısını kazanmasıdır. Hem Kuzey hem de Güney Türklerini yakından tanıma şansına sahip olmuş, Osmanlı dışındaki Türk topluluklarında daha erken başlayan milli uyanış hareketlerinin içinde bulunduğundan evvelinden itibaren Türklüğe bütüncü bir görüşle yaklaşmış ve Pantürkizm idealini ciddi biçimde ilk defa işleyenlerden biri olmuştur. Rus hâkimiyetinde azınlık olarak yaşamalarına rağmen gelişmiş bir milletten gelip İstanbul’da millettaşlarının hâkim ancak pek çok açıdan geri bir halde bulmasıyla, milliyetçilik olgusuna daha gerçekçi bakmış, ideolojiyi işlerken toplumsal, siyasi ve ekonomik yapıları da nazar-ı dikkate almıştır.

Erkan-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan bir müddet sonra Jön Türk hareketlerine katıldığı gerekçesiyle Divan-ı Harp’te yargılanmış, askerlikten atılıp Fizan’a sürgüne gönderilmiştir. Sonrasında Trablusgarp’ta hapsedilmesine karar verilmiş, zamanla şehir içinde serbest dolaşım hakkı elde etmiştir. 1899’da deniz yoluyla Fransa’ya kaçmış, faaliyetlerini burada sürdürmeye başlamıştır. “Ecole Libre des Sciences Politiques” adlı Siyasal Bilgiler okulunu bitirmiş; burada tanıştığı Albert Sorel, Emile Boutmy ve Frunck Brentano gibi tarih ve millet öğeleri üzerinde ihtimamla duran profesörler ile eski Jön Türklerden Dr. Şerafettin Mağmumi sayesinde kendini daha iyi yetiştirmiştir. Ayrıca Paris'te Ahmet Rıza önderliğindeki Osmanlıcılığı, Prens Sabahattin önderliğindeki Âdem-i Merkeziyetçiliği ve Mizancı Murat önderliğindeki İslâmcılığı etraflıca inceleme fırsatını yakalamıştır.

Şurayı Ümmet ve Meşveret adlı gazetelerde makalelerini yayımlamaya başlayan Akçura, 1903’te Kazan’a geri dönmüştür. Bu yıllarda Üç Tarz-ı Siyaset adlı uzun ve pek çok açıdan büyük önem arz eden makalesini yazmış ve Mısır'da yayınlanan Türk Gazetesi'nde Nisan-Mayıs 1904'te yayınlamıştır. Ayrıca siyasi ve kültürel çalışmalarına da aktif olarak devam etmiş, “Kazan Muhbiri” adındaki gazeteyi çıkarmış, 1905’te Gaspıralı İsmail Bey, Ali Merdan Bey, Abdürreşit Kadı İbrahimof gibi Türkçülerle birlikte "Rusya Müslümanları İttifakı" adıyla bir parti kurmuştur. Rusya’da baskıcı yönetim baş gösterip meclis dağıtılıncaya kadar, bu parti vesilesiyle Rusya’daki Türklerin hakları ve ayrıca bu Türk toplulukları arasındaki ayrılıkların giderilmesi için uğraş vermiştir.

II. Meşrutiyet’in ilanının ardından Türkiye’ye dönmüş, Türk milliyetçiliğinin teşkilatlanması yolunda çalışmalarını sürdürmüştür. Necip Asım, Bursalı Fuat Raif, Ahmet Mithat, Emrullah Efendi gibi şahıslarla birlikte Türk Derneği’ni; Ahmet Hikmet, Hüseyinzade Ali, Doktor Akil Muhtar, Mehmet Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmet ile beraber Türk Yurdu derneğini kurmuş, Türk Yurdu Dergisi’ndeki yazılarıyla gönüldeşleriyle buluşmaya devam etmiştir. 1912’de Türk Ocağı’nın, 1916’da Rusya Mahkûmu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Cemiyeti’nin kuruluşuna iştirak etmiş, Hilal-i Ahmer yani Kızılay temsilcisi olarak Türk esirleri kurtarmak üzere Rusya ve bazı Batı ülkelerine gitmiştir.

İstanbul’a dönüp bir süre İngilizler tarafından hapsedildikten sonra Milli Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçmiştir. Dışişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kazım Karabekir Paşa’nın karargâhında görev yapmıştır. 1923’te İstanbul Milletvekilliğine seçilmiş, Ankara Hukuk Fakültesi’nde de akademisyenliğe başlamıştır. Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunda Atatürk tarafından görevlendirilen bilim adamların arasında yer almış, 1932’den ölümüne kadar da bu kurumun başkanlığını sürdürmüştür. İstanbul Üniversitesi’nde Siyasi Tarih Profesörlüğü de yapan Akçura 11 Mart 1935 tarihinde kalp krizi sonucunda vefat etmiştir.

“Üç Tarz-ı Siyaset” haricinde, "Şark Meselesine Dair Tarih-i Siyasi Notları"(1920), "Muasır Avrupa'da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar"(1923), "Siyaset ve İktisat Hakkında Birkaç Hitabe ve Makale" (1924), "Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri" ve “Türk Yılı” (1928) adlarında eserler de vermiştir.

Yusuf Akçura’nın, " Birincisi, Osmanlı Hükümetine tâbi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmek. İkincisi, hilafet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasından faydalanarak, bütün İslamları söz konusu hükümetin idaresinde siyaseten birleştirmek (Frenklerin "Pan-islâmisme" dedikleri ). Üçüncüsü, ırka dayanan siyasî bir Türk milleti teşkil etmek" şeklinde tanımladığı üç siyaset şeklinden hangisinin Osmanlı Devleti için faydalı ve “kabil-i tatbik” yani uygulanabilir olduğunu açık ve ilmi veriler ışığında tartıştığı “Üç Tarz-ı Siyaset” eseri dahi başlı başına, onun takdiri hak etmesine ve Türk ilmi hayatı ile Türkçülük tarihinde sarsılmaz bir tahta sahip olmasına yeter niteliktedir.

Çünkü bu eser, Türkçülüğü ilk kez sistemli bir şekilde inceleyen çalışmadır. Akçura ise, Türkçülük fikriyatını siyasi açıdan ve bir devlet politikası olarak gören ve irdeleyen ilk Türk aydınıdır. Yusuf Bey ayrıca, Türkçülüğün tarihini araştırıp yazan ilk kişidir.

Kendisi Türk milliyetçiliğini başından beri bir bütün olarak görmüş, daima Turan’ın savunucusu olmuştur. Bu yolda gerek Milli Mücadele öncesi teşkilatlanma faaliyetleriyle gerekse Cumhuriyet sonrası akademik, siyasi ve kültürel etkinlikleriyle kesintisiz hizmetler vermiştir.

Ancak, birkaç sebepten ötürü milliyetçi camiada bile hak ettiği konuma ulaşamamıştır. Bu sebeplerin başında Türk-İslam sentezi anlayışının romantizmine karşın, Akçura’nın siyasi ve sosyal manzarayı olduğu gibi betimlemesi, ilmi derecede gerçekçi olması gelmektedir. Yusuf Akçura, Türk tarihinin seyrinde İslamiyet’e nispeten az yer vermiş ve dini bir vicdan meselesi addetmiş, yetiştiği bölge dolayısıyla sosyalizmin ekonomik bazı özelliklerini Türkçülükle birleştirmeye çalışmıştır. Ziya Gökalp ile aynı dönemde yaşamış olmaları da onu gölgede bırakan bir başka ayrıntıdır. Zira Gökalp bir toplumbilimci olması, Türkçülüğü daha sade ve sistematik biçimde analiz etmesi, Türklüğün yanı sıra İslamiyet ve Muasırlığa da hususiyet vermesi hasebiyle Türk ülkücüleri tarafından daha çok sevilmiş, daha çok rağbet görmüştür.

Fakat bilinmelidir ki bu yanılsamalar Akçura’nın cevherini pahada da çapta da küçültmez. O, bu büyük davanın en müstesna harç ustalarından biridir. Bu çok yönlü bilge, Türk Milliyetçiliği güneşinin en parlak ışıklarındandır. Düşüncelerinin ulviliği hala ülkü yolumuza rehber olmaktadır. Tüm bunlardan ötürü, Yusuf Akçura atamıza şükranlarımızı sunuyor, şahsını rahmet, minnet ve özlemle anıyoruz.

Ruhu şad, mekânı uçmağ olsun!

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BAŞBUĞ DİYORKİ

Ülkücüler, insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.
Alpaslan Türkeş -

En Cok OKUNANLAR

Şu anda 143 konuk çevrimiçi