Asikurtlar©

Ülküde Birlik – Ülkede Birlik…

Ülküde Birlik – Ülkede Birlik…
20 Haziran 2016 - 16:25 'de eklendi ve 4192 kez görüntülendi.

 

 

 

“Tarih anlatmak”la “Tarihi bir olayı anlamak ve anlatmak” farklı şeylerdir.
Birincisi, genellikle merakımızı gideren bir edebiyattır. Çocukluğumuzun anlatılması gibi, anlatanın kabiliyetine göre temaşadır, sanattır.
Bu hikâyeci tarihçiliğin bir faydası, eğitici vasfı yoktur denilemez fakat siyasetçi olacaksanız bununla yetinemezsiniz.

Çünkü hem Tarih genç bir bilim dalıdır; hem de henüz “Tarih’ten nasıl yararlanmalıyız” sorusunun cevabı tam olarak verilebilmiş değildir.
Meseleyi, somut örneklerle açacak olursak: Karşımıza çıkan bir problemi çözerken “Fatih de gemileri karadan yürütmüştü” şeklinde bir örnekleme yapmak, bir “tarihten yararlanma” biçimidir.
“Bugünkünden çok daha kötü şartlarda bir bağımsızlık savaşı yapmış olma”nın verdiği moral, özgüvenimiz artırabilir.
Bu bilgiden mahrum olmakla, bu bilgiye sahip olmak arasında, kararlarımızı etkileyen bir farkın varlığı tartışılamaz.

Ancak bu bilgiden yararlanırken yeni maddi ve manevi şartları, zaman ve mekân değişikliğini, şimdiki nedenleri ve ortaya çıkabilecek sonuçları doğru analiz etmemiz gerekir.
Yani geçmişteki örneklerin zenginliğine bakarak daima olumlu bir gelecek hayali içinde olmak, “tarihten yararlanmak” anlamına gelmemektedir.

Bazen yeni taktikler, yeni teknikler, yeni fiziksel ve psikolojik araç- gereçler gerekmektedir.
MHP Tarihinde olağanüstü kurultay yoktur. MHP tarihinde lider değişikliği de yoktur.
Öyleyse dün yaşanan olaylar için, MHP tarihinden yararlanma imkânımız kısıtlıdır. Zaten olayın faillerinin heyecanını artıran biraz da budur.
Yapılmayanı yapmak!.. Bir ilki başarmak… Tarihe geçmek ve bu özelliğiyle anılmak…

MHP’de bu şekilde gerçekleşebilecek bir yönetim değişikliği ne kadar etkin ve iddialı olursa olsun partiyi iktidara taşımasının garantisi yoktur; ancak başarılı olması halinde “geleneği yıkmanın” garantisi vardır.
Ortaya çıkacak yıkım, sadece “genel başkan seçme geleneği”yle sınırlı da olmayacaktır. Şimdiden 1997’de bir “kara büyü mantrası” gibi kulaklara kazınan “illegalite” kelimesini hatırlatacak şekilde “Ülkücülerin birbiriyle karşı karşıya gelmesi cinneti” konuşulur olmuştur.

Böyle bir Ülkücülük yoktur. Bu zaten bir kardeşlik geleneğinin yıkımıdır.

Mesela Siyasette kalabalıkların, sayıların, salt çoğunlukların önemi vardır. Ama Ülkücülükte bunlar hiçbir anlam ifade etmez.

Bir Ülkücü tek başına koskoca bir okulu, bir toplantıyı, bir maçı, bir Pazar yerini veya bir kongreyi karıştırabilir; iptal hatta imha ettirebilir.
Bu milletin delisi de velisi de eksik olmaz, işte bu da en az İstanbul’un fethi kadar geçerli bir tarihi hakikattir.
O yüzden her partide yaşanabilecek sıkıntıları, başkanlık, vekillik, iktidar özlemi gibi dertleri konjonktürel problemlerle harman edip, memnuniyetsiz kalabalıklar eliyle sevk ve idare ederek genel merkez disiplinine başkaldırmanın Ülkücülükle bir alakası yoktur.

Bu yapılan MHP parti içi siyasetinin bir parçasıdır. Daha çok da Devlet Bahçeli’nin özel bir sohbette ifade ettiği: “Başkanlar duvarının yıkılması”yla ilgili bir süreçtir.

Devlet Bey’in yönetimi altındakileri kendisine bağlı tutmaya çalışan bir siyasi parti lideri gibi değil, ahlakçı ve terbiyeci bir Ülkücü lider olarak davranmasından kaynaklanan bir süreçtir.
Bu nazik süreçte kimseyi germemek için daha derin tahliller yapmak istemiyorum; ama hiç kimsenin “parti baraj altında kalacaktı kurtardık; hiç olmazsa ortama heyecan getirdik” kehanetine soyunarak kimseyi bu sürecin dışında kaldığı için suçlamak gibi bir hakkı yoktur.
Ben biraz da eğitimci hoşgörüsüyle bakmamdan olsa gerek, çoğu psikolojik nitelikte olan tepkileri de haksız sayamıyorum.

40 yıllık “iktidar özlemi”nin, 14 yıllık “devlet dönüştüren” AKP iktidarının ve hayatın umumi çilesinin baskısı altındaki Ülkücülerin böyle bir rüzgâra kapılmalarını da asla ihanet olarak görmüyorum.
Liderin ve teşkilatın emirlerini bu kadar açık, ulusal haber ve hukuksa sonuç doğuracak ölçüde çiğnemenin ise önemli bir “Disiplinsizlik” olduğunun altını çiziyorum.

Muhabirlerin ekrana çıkardıkları her konuşmacıya “disipline verilecekmişsiniz ne diyorsunuz” sorusunu sorması da medyanın işin neresiyle ilgilendiğini göstermesi bakımından önemliydi.
Şimdi herkesin çıktığı yolun, aldığı pozisyonun doğruluğunu ispat etmek için kelimeleri zorlayarak konuşacağında şüphem yoktur.

Yazımı postaya verdiği 19 Haziran Pazar saat 13.30 itibariyle Kurultay Divanı henüz oluşmamış ve oturum başlamamıştı.

Neticede akşam vakitlerinde 19 Haziran geride kalmış olacak ve buradan ne çıkarsa çıksın gözlerimiz şaibesiz bir kurultaya olan 10 Temmuz toplantısına çevrilmiştir.
O zamana kadar çok şey yazılıp çizileceğinden hiç şüphem yok. Ancak benim ilk ve tek arzum, Ülkücülerin sözlerine dikkat etmeleri ve bu gergin süreçten bir ve bütün olarak çıkmalarıdır.
Çünkü ülkenin birliğine giden yol, Ülkücülerin birliğinden geçmektedir.

Şükrü Alnıaçık

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER