SON DAKİKA

CHP NE YAPMAK İSTİYOR?

Gündem Yazıları

Ülkücü Entrika Kurmaz

Bu haber 03 Şubat 2017 - 8:40 'de eklendi ve 10 kez görüntülendi.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Öztürk, “Başka varlıklar, başka emeller peşinde koşanlara uğurlar olsun” demekten başka sözümüz yoktur ” dedi

ÖZTÜRK, Anayasa üzerindeki düzenlemelerin türlü sosyal sebeplerin bir sonucu olarak dikkate alınıp değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, ” Yoksa, -sanıldığı veya gösterilmek istendiği gibi- birden bire, hiç gereği yokken ortaya atılmış bir durum değil, bilakis Türkiye’nin içinde bulunduğu şartların bir zarureti olarak görülmelidir. Devletin bir ‘Beka sorunu’ile karşı karşıya geldiği böyle bir zamanda, olayı, özellikle siyasi bir ‘Evet-Hayır’tercihinde görmek fevkalade yanlış ve tehlikeli olur ” açıklaması yaptı.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Öztürk, “Herkesçe bilindiği gibi, uzun tartışmalardan sonra anayasamızda yapılması gerekli görülen değişiklikler halkın reyine takdim edilecektir. Ancak, meselenin daraltıla daraltıla bir ” EVET ” mi, ” HAYIR ” mı ?” ikilemine dönüştürüldüğü görülmektedir. Bir kere herşeyden evvel, bu değişikliğin bir hukuk meselesi olduğu açıktır. Devlet diye tanımlanan kurum ve kuruluşların yeniden tanzimiyle ilgilidir. “Yeniden Düzenleme” açısından bakıldığı takdirde, bu tür teşebbüslerin Türk devlet hayatında, imparatorluklardan Cumhuriyete ve cumhuriyetten sonra gerçekleştirilen “inkılap” ve “ihtilal” hareketlerine bağlı olarak meydana çıktığı da bir hakikattir.

Bütün bu düzenlemeler, başka bir ifadeyle “Tanzimler” de gösterir ki, sosyal oluşumlar da, bir “sebep-sonuç” ilişkileri içerisinde meydana gelmektedir. Öyleyse, bugün, sözkonusu edilen Anayasa üzerindeki düzenlemeler de türlü sosyal sebeplerin bir sonucu olarak dikkate alınıp değerlendirilmelidir. Yoksa, -sanıldığı veya gösterilmek istendiği gibi- birden bire, hiç gereği yokken ortaya atılmış bir durum değil, bilakis Türkiye’nin içinde bulunduğu şartların bir zarureti olarak görülmelidir ” açıklaması yaptı.

Öztürk, ” Muhakkak ki, demokratik bir hukuk devletinde, her vatandaşın tercihi bir haktır ve aynı derecede önemlidir. Ancak bu tercih, şahıslara indirgenerek, hatta özellikle kişiselleştirilerek yapılmamalıdır. Çünkü devlet kişilerle değil, kanun ve kurumlarıyla bakidir. Üstelik devletin bir “Beka sorunu” ile karşı karşıya geldiği böyle bir zamanda, olayı, özellikle siyasi bir “Evet-Hayır” tercihinde görmek fevkalade yanlış ve tehlikeli olur.

Ülke insanlarını, yöntem değiştirerek, bir “Evetciler “, bir “Hayırcılar” gibi yeni adlandırmalarla kutuplarda toplamak, bu işten medet uman kötü niyetli projelerin dışında, herkes için zararlıdır.

“Söz konusu vatansa diğerleri teferruattır” ifadesini siyasi bir slogan olarak görmek yerine, günümüz için, uyulması gereken bir hüküm olarak kabul etmek gerekir ” dedi.

Öztürk, şunları söyledi: ” Unutmayalım ki, Mustafa Kemal ve arkadaşları, memleketin kurtuluşuna bir “Çare” için Samsuna çıkmış; ülkenin içinde bulunduğu halin sorgu sualinde vakit kaybetmeden, işgal kuvvetleri karşısında, -bırakın savaşmayı- “Ölmeyi emrediyorum” demişti.

“TÜRKLÜK ALEYHTARI MİHRAKLAR TARAFINDAN PROJELENDİRİLMİŞ OLAN BU OPERASYONLAR, HER TÜRLÜ VAKAYI BİR FIRSAT, BİR VESİLE SAYARAK DEVAM ETMEKTEDİR”

Meselenin daha vahim, hatta en vahim tarafı ise Milliyetçi Hareket Partisi üzerinde gerçekleştirilmek istenen operasyonlardır. Türklük aleyhtarı mihraklar tarafından projelendirilmiş olan bu operasyonlar, her türlü vakayı bir fırsat, bir vesile sayarak devam etmektedir.

Bir tarafta MHP ve daha ziyade, bu hareketin lideri sayın Dr. Devlet Bahçeli, diğer tarafta “Muhalifler” olarak adlandırılan ve yönlendirilen bir topluluk var. “Muhalifler” olarak adlandırılan, zaman zaman da “Eski ülkücüler” sözü ile etiketlendirilen bu “fikr-i sabit oluşum” nerdeyse, tabii afetler cinsinden her hangi bir olayı bile partimizin bir kusurundan meydana geldiğini iddia edecek kadar bir akıl durgunluğu , bir zihin yoğunluğu yaşamaktadır.

Türk Milliyetçiliği’ne ömründe bir saat bile hizmet etmiş, yükselmesinde pay sahibi olmuş her Türk vatandışının emeği inkar edilemeyecek kadar büyük ve kutsaldır. Türk Milliyetçiliğine inanmış insanlar, güçleri, imkanları ve konumları itibariyle bu ulvi davanın inşasında rol sahibi olmuşlardır.

Bu uzun yürüyüşte, tabii ki herkes ömrü, gücü ve nefesi yettiği ölçüde koşacaktır. Bu da bir kusur değildir. Kusur, direnci olup koşanların ayağına çelme takmak, oyalamak, hatta engellemeye “kalkışmak” tır. Halbuki, her ülkücü bu davanın bir bayrak yarışı olduğunu bilir. Enerjisi nisbetinde hedefe koşar, enerjisi yüksek olana bayrağı gönül rahatlığı ile devreder. Bu yürüyüşün önde gideni arkada kalanı, yaşlısı genci olmadığı gibi, “Eski” ve “Yeni” olanı da yoktur.

Beşeri bilimlerin hemen hepsi insanı “zaaf” ve “korku” ları ile birlikte değerlendirmek gerektiğini ileri sürer. Bu, bir bakımdan doğrudur. Eğer, bu korku ve zaaflar, üstesinden gelinemeyecek bir “ihtiras” a, bir “öfke” ye dönüşür ve ideal olan “Ülkü” nün üstüne çıkarsa, o zaman bu, “kıskançlık” ve ardından bir “intikam” duygusuna kavuşur. Bu safhadan sonra “Ülkü” elini eteğini toplar aradan çekilir, tabir yerinde ise bir “kör döğüşü” başlar. Halbuki, devlet yönetiminde birincil güç “akıl” dır, “bilgi” dir. O nedenle, muhalefetimiz hissi değil, akli olmalıdır. Nefis değil, maşeri vicdanla, “adalet” le olmalıdır .

“Türk Milliyetçiliğini Yaşatmak” ve “Türk Milliyetçiliğinden Yaşamak” bilindiği gibi, iki ayrı anlayış, iki ayrı değerdir. Türk Milliyetçiliğinden yaşamaya kalkışmak bir başka ifadeyle ondan geçinmektir ki bu, hiç de yüksek bir değer sayılmaz. Diğeri, Türk Milliyetçiliğini yaşatmak ise fedakarlıktır. Hayattan fedakarlık, evlad ü ıyalden fedak‰rlık, makamdan, mevkiden, kısaca dünyevi olan konfordan fedak‰rlıktır.

“Muhalifler” in iddia ve itirazlarının ne kadarı kendileriyle; kendi ihtiras ve ikballeriyle ilgili, ne kadarı da Türk Milliyetçiliğinin yükselişi ile ilgilidir.? Bu sorunun doğru cevabını öncelikle, kendilerine, kendi vicdanlarında vermelidirler.

Bilindiği gibi, Ülkücü Hareket’te, her ülkücüye, şartların gereğine uygun görevler verilmiştir. Bu vesile ile edinilmiş mansıplar elbetteki kıymetlidir. Çünkü hayatın her basamağında Bu mansıplar bir duruşun, bir düşünüşün ve bir davranışın da rehberi, hatta “ayar” ı olmuştur. Ancak, zaman sonra rehberini kaybeder veya değişir ve bu ayardan uzaklaşılırsa, ortaya konulan “söylem” ve “eylem” ler de tabii olarak ayarsız kalır. Başka bir ifadeyle, kafanın ve kalbin ayarı bozulmuş olur. Anadolu’da okur yazar olmayan bir vatandaş bile bu tip adamı hemen görür ve “Ayarsız adam” sözüyle tanımlar.

“TARİH, ÜLKÜCÜLERİ ZAMANIN ÖRSÜNDE DÖVEREK BİÇİMLENDİRMİŞ; DİN KARDEŞİ, CAN KARDEŞİ KAN KARDEŞİ, ŞAN KARDEŞİ YAPMIŞTIR”

İşte bu ayar değişikliğindendir ki, evvelce edinmiş oldukları mansıpların önüne hep “ESKİ” sözü konularak takdim edilmektedirler. Hiç kimsenin sormasına gerek kalmadan bu malum arkadaşlarımızın “Biz ESKİ ülkücüysek, şimdi neyiz? ” Yeni ” olan tarafımız nedir? Bu fotoğrafı hangi sözle etiketlemek gerekir?” Gibi benzer sorularla kendilerini muhakeme etmeleri gerektiği kanaatindeyiz.

Şunu herkes kafasına koymalıdır ki bir ÜLKÜCÜ ölünceye kadar eskimez, erimez ve çürümez bir değerdir, bir pırlantadır. Eğer, bu gün, bir eski sıfatıyla tanımlanıyorlar ve bunu da övünülecek bir nitelikten sayıyorlarsa, bunun bir adım sonrası “ÇÜRÜMÜŞLÜK” olur.

Her ülkücü, Türk Milliyetçiliğindeki sadakati ve hizmetince büyüktür, Fakat “Ben Ülkücü” yüm diyen, beslendiği ve yükseldiği davanın üstünde, kendisini bir kıymet, bir değer görme gafletine düşmemelidir. Bundan daha büyük bir gaflet var ki, o da, ülkücülüklerini eskitenlerin ahlaklarını da eskitmiş görünmeleridir.

Şöyle ki, bir ülkücünün her şeyden önce, ve en evvel sahip olması gereken temel değerlerin başında İslam ahlakı ile ahlaklanmaktır. Aksi halde, “İ’la-yı kelimet-Ullah ve nizam-ı alem” diye bir iddiası olamaz.

Tarih, Ülkücüleri zamanın örsünde döverek biçimlendirmiş; din kardeşi, can kardeşi kan kardeşi, şan kardeşi yapmıştır. Bütün mahremiyetlerini, kendilerinden sonraya kalan ülkücüye, gözlerini kırpmadan, emanet edebilecek bir ahlaka sahip kılmıştır. Bir ülkücünün, değil bir ülkücüye, herhangi bir insana dahi kötü bir söz söylemek gibi bir hakkı, bir selahiyyeti de yoktur. Çünkü ülkücü yedisinden yetmişine, geleniyle gideniyle, ölüsüyle dirisiyle Türk milletinin hadimi olmak iddiasındadır.

Hakikat bu iken, bir ülkücünün bir ülkücüye hakaret amiz sözler sarfetmesi veya sarfedenlere ses çıkarılmaması hatta teşfik edilmesi hangi tür bir ülkücülükle, ülkücü anlayışla izah edilebilir. Böyle bir tutumla nasıl bir “Güçlü iktidar” dan umut edilebilir.

Öyle görülüyor ki bu yapı, tek bir gün ve tek bir gece olsun memleketin içine düştüğü çıkmazlardan kurtuluşunu kendisine dert edinmek yerine, şahsi emellerinin tahakkuku için gece gündüz entrikalar kurmakla meşgul olmaktadır.

Bütün bunlardan başka gözardı edilen bir başka gerçekliğe de deyinmek isterim ki, “O gerçekliğin bu gün yaşanan karmaşayla ilgisiz veya ilişkisiz ollduğunu düşünmek iyi niyetin ötesinde fevkalade bir safdillik olur ,hatta büyük bir gaflet sayılır.

rdrbrdrdotrdrw60rsp300 Şöyle ki, devletin bütün imkanlarına sahip bir iktidarı zaafa düşürebilecek ve ” Darbe ” yapmaya bile kalkışacak bir irade, bi güç, Türkiye’de zinde bir Ülkücü hareket’i gözardı etmiyeceği, hedef dışında tutmayacağı gün gibi açık ve aşikardır. Başaramayışındaki en büyük engel de Ülkücü Hareket’in başındaki Liderdir. Dr. Devlet Bahçeli’dir. Her ülkücü bunun farkındadır ve liderinin de yanındadır.

Ancak şahidi olduğumuz ve yaşadığımız olayların en hazin, en ürkütücü bir başka yüzü daha var:
Bir zaman ” Ocak Başkanlığı ” görevini üslenmiş olup ve bu gün ” Ülkü Ocakları Eski Başkanları ” ibaresiyle takdim edilen arkadaşların davranışlarıdır. ” Türkiyenin meseleleri ” ve hususiyle Ülkücü Hareket’in başında oynanan oyunlar karşısındaki duruşlarıdır.

Nasıl ki Her Türk anasından asker doğar ve asker olarak ölürse; her ülkücü de, aldıkları Ocak terbiyesinin gereği, yedisinde de ülkücüdür, yetmişinde de, Ve ölünceye kadar da davasının sahibi, ülküsünün eridir.

Ocağımızın terbiyesi olarak biliriz ki, ” Ocak başkanlığı ne ihtiyaç duyuldukça kullanılan bir eşya, ne de küçük işler için taşınan bir kartvizittir.

Söz konusu bu “Eski Başkan” larımız, aldıkları Ocak terbiyesi’nin bir gerekliliği olarak Milliyetçi Hareket Partisi’nin yanında olmak ve yükselişine omuz vermek yerine, oyunun bir parçası olmalarını acaba taşımakla övündükleri ünvanla nasıl barışık kılabilirler Şayet, bu mansıbı Ülkücü hareketin karşısında ayrı bir güç, bir cephe oluşumunda kullanmak gaflet ve gayretinde iseler, kendilerinden evvel, bu tür gaflete düşmüş olanlara, bir kere daha salim bir akılla bakmalarını öneririz.

Çünkü bir şairin ifadesiyle biz:

“Bağ-ı dehrin hem haza,nın hem baharın görmüşüz.

Biz neşatın da gamın da ržzgarın görmüşüz.”

“YEGANE VARLIĞIMIZ ” TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ” DAVASIDIR”

Biliyoruz ki, Ülkücü Hareketi yolundan alıkoymak, engellemek isteyen kafalar hiçbir zaman eksik olmayacaktır. Bu kafalar oyun kurmaktan, entrika üretmekten yorulmayacaktır. Fakat Ülkücü hareket her türlü oyuna, her türlü entrikaya rağmen, bir gün evvelinden daha güçlü, daha temkinli, daha emin adımlarla Dr. Devlet Bahçeli’nin ardından yürüyüşüne ve yükselişine devam edecektir.

Şurası unutulmamalıdır ki Ülkücü Hareket anonim şirketlerin kuruluş ilkeleri üzerine kurulmamıştır. Tarih bunun en büyük şahitidir.

Yegane varlığımız “Türk milliyetçiliği” davasıdır. Ülkücü Hareket’in iktidarıdır. “Başka varlıklar, başka emeller peşinde koşanlara uğurlar olsun” demekten başka sözümüz yoktur.

Yine, şurası unutulmamalıdır ki, bu davanın inşasında ve imarında, dar ağacına çıkmaya yaşı tutmayanların canı, kabirlerinde gözyaşı döken anaların yası, babaların sabrı ve metaneti vardır.

Bir kere daha hatırlatırım ki, Ülkücü Hareket bu iman, bu idrakle her zamanki gibi, liderinin emrinde her türlü göreve hazırdır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.