Asikurtlar©

TÜRKİYE’NİN SORUNLARI VE KURUCU DEĞERLERİMİZİN ÖNEMİ

TÜRKİYE’NİN SORUNLARI VE KURUCU DEĞERLERİMİZİN ÖNEMİ
22 Ağustos 2016 - 19:15 'de eklendi ve 4091 kez görüntülendi.

 

 

Son bir aydır ülke olarak gerçekten büyük badireler atlattık.
Askeri darbe girişimi kılıfı altında Türk Milleti’nin istiklal ve istikbalini ortadan kaldırma arzusu güdenler en sinsi ve haysiyetsiz saldırısını 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirdi.
Milletin yaşanan bunca hadise karşısında birbirine kenetlenme iradesini ortaya koymuş olması ise yine ülke olarak en büyük kazancımız oldu.
Gel gelelim Türkiye’ye yönelen tehditlerin ortadan kalkmış olduğunu söylemek mümkün gözükmüyor.
Dahası bu tehditlerin artan bir ivmeyle etkisini sürdürmeye başladığını görmek gerekiyor.
Yaşanan bunca hadisenin açık tanımını yapmak gerekirse Türkiye, başka ülkeler tarafından terör saldırılarıyla hedef alınıyor!
Ülkemiz çok yönlü terör saldırılarıyla birlikte kavramsal olarak “hibrit savaş” olarak tariflenebilecek girişimlerin hedefi haline getirilmek isteniyor.
Geride bıraktığımız aylarda PKK çatısı altında birleşen 9 terör örgütüne ilave olarak IŞİD’in de Türkiye’de eylemlerini artırdığına tanıklık etmiştik.
Bu terör gruplarına FETÖ’nün de dâhil olduğunun her yönüyle anlaşılmış olması, durumu gerçekten karmaşık ve zor bir hale getirdi.
Dahası Suriye’de yaşanan son kırılmalar, Halep’in kaderinin ne olacağı, Suriye’nin kuzeyi boyunca uzanan alanla ilgili yürütülen küresel projeler, Suriye’de bulunup ve fakat bu zamana kadar Türkiye’ye karşı eylem düzenlememiş bazı terör gruplarının şimdi Türkiye’ye de saldırma ihtimalinin doğabilecek olması ayrıca düşündürücüdür.
Hedefteki gerçeklikte ise Türkiye’nin istikrarının bozulması, toplumsal kutuplaşmanın mümkün olduğunca kışkırtılarak iç savaş ortamının yaratılması ve akabinde muhtemeldir ki beraberinde gelebilecek bir işgal girişiminin olması söz konusudur.
Böylesine zor koşullar altında bir durum değerlendirmesi yapmak, daha açık bir tabirle olan bitenin fotoğrafını çekmek, hem tarihe not düşülmesi açısından, hem de sorumlu mercilerin gerekli tedbirleri geliştirebilmesi için kendilerine ışık tutması bakımından önemlidir.

TSK’NIN KURUMSAL SAYGINLIĞI KORUNMALI
Öncelikle Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında yaşadığı ve içerisinde bulunduğumuz hali ortaya koymakta fayda vardır.
Türkiye’nin güvenliğinden sorumlu tüm kurumlarının yani Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatı arasında “kurumlar seviyesinde” güvensizlik yaratılmaya çalışılmıştır.
Asker üniformasında kendilerini gizlemiş FETÖ’cü teröristlerin 15 Temmuz günü Emniyet’e ait binalarla birlikte MİT’i hedef almış olması bunun ilk göstergesidir.
Yakın zamana kadar Doğu ve Güneydoğu illerimizdeki pek çok farklı noktada omuz omuza mücadele eden asker ve polislerimizin, 15 Temmuz sonrasında birbirlerine ne derecede güven duyduğu ne yazık ki şimdiki dönemde, eskisine nazaran tartışmalı bir haldedir.
Ayrıca Türk Milleti’nin, milli ordusu olan TSK personeli içerisinde de benzer bir fitnenin başını kaldırdığı ve personel arasında da “güven bunalımının” yaşandığı bilgileri her gün gazete köşelerinde, haberlerde ve televizyon ekranlarında konuşulur oldu.
Bir orduyu ayakta tutup, güçlü ve nizamlı kalmasını sağlayan “disiplin ile moral ve motivasyon” değerlerinin TSK içerisinde ciddi manada yara almış olduğu bir sır değildir.
İlave olarak darbe oluşumuna engel teşkil edileceği gerekçesiyle öne sürülen ve demokratik hamlelere daha uygun olacağı ifadesiyle kamuoyuna sunulan TSK’nın yeniden yapılandırılacağı, kuvvet komutanlıklarının Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacağı bilgisi ortaya karmaşık bir durumu çıkarmış gibi gözüküyor.
TSK içerisinde vazifesini ve imkânlarını kötüye kullananların ayıklanarak, darbe girişimlerine kapıyı kapatacak tedbirlerin alınması elbette önemlidir, fakat bu çabaların TSK’nın gücüne, kurumsal disiplinine, personeldeki moral ve motivasyona zarar verebilecek nedenlere de kapı aralamadan yapılması çok daha önemli ve hayatidir.
Asla unutulmamalıdır ki bizim gibi son derece kritik bir coğrafyada bulunan bir ülkenin güçlü, aktif, vurucu kabiliyeti yüksek ve ülkesine yönelen tehditleri bertaraf edebilmek için her an vazifesini icra etmeye hazır bir orduya her zaman ihtiyacı vardır.
Ordumuzun yapılanması yenilenecek derken, diğer ülkelerdeki uygulamaları örnek almak yerine Türkiye’nin değerleri, konumu ve vizyonu esas alınarak gerekli görülen düzenlemeye gitmek daha doğru bir yaklaşımdır.
Bu anlamda TSK’nın ve askeri personelimizin kurumsal bütünlüğü ve saygınlığı konusunda gereken hassasiyet mutlaka gözetilmelidir.

KAMUDA GÖREVDEN ALMALARIN ÖLÇÜSÜ DOĞRU KONULMALI
Ülke içerisinde yaşadığımız bir başka önemli ve üzerinde hassasiyet gösterilmesi gereken mesele ise FETÖ mensubu ve bu terör örgütü ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle gerçekleştirilen kamu personelinin görevinden alınması hususudur.
Özel teşebbüs için gerçekleştirilen kapatma işleminde kamuoyuna yansıyan önemli bir itiraz bulunmazken, kamuda gerçekleştirilen görevden alınmalar konusunda ortada oldukça garip bir durum var gibi görünüyor.
Hali hazırda 85 bin civarında kamu personelinin görevlerinden uzaklaştırılmış durumda.
Bunlardan kaçının gerçekten FETÖ bağlantılı olduğu konusu üzerineyse hassasiyetle gidilmeli, adaletin terazisi doğru işletilmelidir.
Kimi iddialara göre kendisini hala kamuda kripto olarak gizleyen FETÖ mensupları bulunmasına karşın, bu terör örgütüyle hiçbir bağı bulunmayan bazı kişilerin “kurum içi rekabet” meselesi sebebiyle işlerinden edilmesi, ilerleyen dönemlerde sosyal yapıda ciddi tahribatlar yaratabilecektir.
İşini kaybeden bu kimselerin ailevi durumları da beraberinde düşünüldüğünde, doğru tahkikat yapılmadan işten çıkarma hükmünün verilmesi ülkemizin huzur ikliminin bozulması için fırsat kollayanlar açısından arzu ettikleri toplumsal huzursuzluk koşullarını doğurabilir.
Bu nedenle haklarında FETÖ bağlantısı olduğu iddia edilen kamu personeliyle ilgili son hüküm verilmeden önce mümkün olduğunca çok kaynak üzerinden (sadece bağlı oldukları kurum içerisinde değil) bilgi alış verişi sağlanmalı, adaletin emin ve doğru bir şekilde yerine getirilmesi tesis edilmelidir.
Tıpkı 2010 yılında yapılan KPSS sınavında şaibe bulunduğu gibi somut iddialar üzerine gidilirken, elbette gerçekte FETÖ mensubu olanların zaten “haksız yere elde ettikleri devlet imkânları” adaletin gereğince ellerinden alınmalı.
Ancak masumların tespiti üzerinde çok daha fazla durulmalı, hakkaniyet ve liyakat ölçüsünden ayrılmamaya azami derecede özen gösterilmelidir.

PYD SURİYE’DE İLERLEDİKÇE PKK TÜRKİYE’DE EYLEMLERİNİ ARTIRIYOR
Dış politikamızda yaşanan gelişmelerin, ülkemize yönelen tehditleri beslediği unutulmamalıdır, hele ki etrafımızı çevreleyen neredeyse tüm bölgelerde ciddi ve son derece tesirli kırılmalar yaşanmaya başlamışken…
Özellikle Suriye bahsi Türkiye için, üzerine gönderilen sivrisineklerin yuvası haline gelen bir bataklığa dönüşmüş durumda.
Bu yüzden Suriye politikamızda makul bir alana kendimizi çekmeyi başarmamız gerekiyor. Elbette bunu yaparken, milli güvenliğimize gerek yakın, gerekse uzun vadede sorun çıkarabilecek çabalara karşıysa şimdiden tedbir alınması zorunluluğu karşımızda duruyor.
Suriye’yi kimin yönettiğinden ziyade bu ülkenin toprak bütünlüğünün bizim için daha çok öncelikli olduğu görülmeli, PKK-PYD’nin Suriye’nin kuzeyi boyunca uzanan alanda kontrolü tek başına ele geçirerek sözde özerklik ve federasyon hesaplarını gerçekleştirme girişimlerine mutlaka engel olunmalıdır.
Nitekim Menbiç’i ABD desteği ile ele geçiren PKK-PYD’nin, bundan sonraki ilerleyişini, Menbiç’in batı yönünde sürdürerek, nihayetinde örgütün daha önce ilan ettiği sözde Afrin kantonunu kontrolü altında bulunan diğer bölgelerle birleştirerek sınırımız boyunca uzanacak bir koridor kurma çabasında olduğu artık her hali ile ortaya çıkmıştır.
Mevcut durumda PKKPYD’nin, Menbiç’in kontrolünü kime bırakacağı tam olarak netlik kazanmamışken, bu örgütün Fırat nehrinin batı yakasına doğru ilerleyişini nihai hedefine kadar sürdürmesi asla kabul edilemez bir durumdur.
Türkiye, Ayn El Arap ve Menbiç konusunda ne yazık ki gösteremediği sağlam ve kararlı duruşunu bundan sonra kesin bir şekilde ortaya koyarken, etmediği adımların atılmasını da izlemekle yetinmeyeceğini göstermelidir.
PKK-PYD konusunda tecrübe edilen bir başka alan ise, örgütün Suriye’de önemli hamleler yapmadan evvel Türkiye’deki eylemlerini artırma, daha çok şehirlere taşıma gayretinde olduğudur.
Geride bıraktığımız günlerde Van, Elazığ ve Bitlis’te peş peşe gerçekleştirilen bombalı saldırılar bunun bir habercisidir.
Eylemlerin taktik ve stratejisini bakıldığında ise özellikle Elazığ örneği baz alındığında, PKK’nın Doğu ve Güneydoğu illerimizde milli hassasiyetleri daha yüksek olan illeri hedef alarak iç karışıklığı körüklemeye yönelik projelerde üzerine düşeni yaptığı ve yapacağı anlaşılmaktadır.

ÇOK YÖNLÜ VE ANKARA MERKEZLİ DIŞ POLİTİKA İHTİYACI
Dış ilişkilerin genel alanında, Türkiye’nin iktidarı ve muhalefeti dahil olmak üzere, geniş toplum kesimleriyle beraber, birlik görüntüsünün verilmesi hususu yaşanan son olaylarla beraber önemini daha çok artırmıştır.
Rusya ve İran ile yaşadığımız yakınlaşma son dönemde “eksen kayması” tartışmalarını beraberinde getirmişken, mevcut durumda sorumluluklarımızın bulunduğu ülkeler arası ortaklık yaptığımız alanlardaki konumumuza yaklaşımda da dikkatli olunmada fayda vardır.
AB ve ABD’nin ortak kaygısı Türkiye’nin batı bloğundan ayrıldığı, demokratik değerlerden uzaklaşıldığı yönündedir. Ancak Türkiye’ye yönelen tehditlerin artmış olduğu ise bu malum çevrelerce geri planda kalmaktadır.
Böylesi bir dönemde çok yönlü dış politikanın uygulamaya konulma arayışı olumludur. Bu seçenek bizlere bölgesel ve küresel siyasette hamle zenginliği sağlarken, ülkemize yönelen tehditlerin bertaraf edilmesi konusunda da bazı makul imkânları kazandırabilecektir.
Yine de ayağı yere sağlam basan bir küresel bakış açısına ihtiyacımız olduğu dikkatlerden kaçırılmamalı, “değer ve zorunluluk” koşulları tümüyle Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda ele alınmalıdır.
Türkiye’ye saygı duymayan, Türkiye’nin milli güvenliğine arzu edilen hassasiyeti göstermeyen çevrelere, Türkiye’nin işbirliğine mutlak suretle “muhtaç oldukları” inatlaşmaya girilmeden gösterilmelidir.
Dahası mevcut küresel koşullar doğru okunmalıdır. Gerginliklerin tarafı olan bir ülke yerine sorunların aşılmasında önemli rol alan bir ülke imajının tesis edilmesi Türkiye’nin saygınlığını daha da artıracaktır.
Terörizmin yalnızca Türkiye’yi tehdit etmekle kalmadığı, aynı zamanda dünyanın geri kalan neredeyse tüm bölge ve ülkeler için tehdit oluşturduğu gerçeği doğru anlatılmalı, terörizmle mücadele alanında işbirliği yürütülen çevrelerin artırılmasına özen gösterilmelidir.
Türkiye’nin güvenlik ve istikrarının bozulma girişimlerinin, AB başta olmak üzere diğer coğrafyalara da yıkıcı etkilerinin olacağı diplomasinin makul kaynakları ve yolları vasıtasıyla anlatılmalıdır.
En önemlisi dünyaya Ankara merkezli bakabilen ve gelişmeleri Türkçe okuyabilen bir anlayışı hakim kılabilmek esas ölçü haline getirilmelidir.

DEVLETİ YENİDEN KURMAK MI? KURUCU DEĞERLERİMİZE SARILMAK MI?
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bu sorunsal döngü içerisinde siyasi mekanizmaların ve devleti yönetme sorumluluğu taşıyanların kullandığı dile de dikkat etmeleri elzemdir.
Sürekli dem vurulan “Yeni Kapı’da sergilenen birlik ruhunun korunacağı” bahsi sadece sözlerde kalmamalı, aynı zamanda ifade edilen kimi meselelerde de buna uygun davranılacağı mesajı verilmelidir.
Yaşanılan unca badirenin atlatılması samimiyet ve saygı ölçüsünde kendisini açıkça göstermeli, karşı taraflarda şüphe yaratıcı girişimlerden ısrarla uzak durulmalıdır.
Bu anlamda “devleti sıfırlıyoruz, yeniden kuracağız” tarzı ve ucu son derece açık olan ifadeleri kullanmak yerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve milli değerlerine sadakatten ayrılınmayacağına yönelik hassasiyet daha çok ifade edilmelidir.
Yolumuza ışık tutacak, dahası ayakta tutmaya, yaşatmaya ve daha çok güçlendirmeye kararlı olduğumuz devletimiz için edineceğimiz rehber milli ahlak, vicdan ve kültürümüzde saklıdır.
Siyasi açıdan, hali hazırda devleti yönetme sorumluluğu taşıyan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), “benim görüşüm” felsefesiyle yaşanılan bunca soruna yaklaşma eğilimi gösterirse, hiç şüphesiz durum içerisinden çıkılmaz bir hal alır.
Bugün kimse AKP’ye yanlışlarını hatırlatma anlamında siyasi bir kazanım uğruna hareket eder görüntüsü vermiyor, aksine bu zamana kadar yapılan yanlışların neler olduğunu nazik bir şekilde ifade etmekle beraber, doğru olanlarıysa usulünce sıralıyor.
İktidarın üzerine düşen erdemli davranmak, yanlışını kendisi görmek ve kabul etmek, yine kendisine sunulan fikir ve politikalara ön yargıyı bir kenara bırakarak Türkiye kaygısıyla bakabilmek olmalıdır.
Son Türk devletinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün, Gençliğe Hitabe’sinde söylediği gibi “Ey Türk İstikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” sözü bugünün çetin koşullarında hepimizin yoluna ışık tutmalıdır.

İsmail Özdemir

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER