SON DAKİKA

TÜRK MÜSÜNÜZ?

Bu haber 15 Ekim 2012 - 10:56 'de eklendi ve 12 kez görüntülendi.

Zaman zaman bir sebepten dolayı yaz tatillerimizin bir bölümünü Almanya’da geçiriyoruz.

Bu tatiller bizim için bol bol gezmek, yeni yerler öğrenmek, değişik insanlarla tanışmak, dünya mutfaklarını tanımak, başka gelenekleri, alışkanlıkları gözlemlemek anlamına geliyor. Bazen “bunlar ne kadar düzgün yaşıyor,” dediğimiz, bazen de “aman ne kadar yozlaşmışlar iyi ki sürekli burada değilim,” dedirten olaylarla karşılaşıyoruz.

 

Almanya Türklerin özellikle yoğunlukta olduğu bir yer olduğu için her köşede bir vatandaşımıza rastlamak mümkün. Son gidişimizde, havaalanından eve gitmek için bindiğimiz taksi şoförü mesela. Kayserili idi, mesleki kurallar gereği biz ilk adımı atmadıkça bizimle Türkçe konuşmadı, ancak biz konuşurken tebessüm edişinden onun bizden olduğunu anlayıp “Türk müsünüz?” sorusunu duyunca başladı konuşmaya. Nasıl sıcak, nasıl bizdendi anlatamam.

 

Başka bir gün bir müzedeyiz. Uzunca bir yol gittiğimiz için müzenin büfesinden içmek için bir şey alacağız. Biz aramızda konuşuyoruz. Büfeci hanım birden devreye giriyor “merhaba” diye. Malatyalıymış. Almanya doğumlu, Türkiye’ye en son 5 sene önce gitmiş. Ancak düzgün Türkçesi ve sıcaklığı ile o da bizden. Kısa bir sohbetten sonra ayrılıyoruz yanından.

 

Eşim numaralı gözlüğünü yenileyecek. Gözlük dükkanındayız. Eleman eşime camların özelliğini, nasıl bir cam seçmesi gerektiğini anlatıyor. Biz ara sıra aramızda yine Türkçe konuşuyoruz. Birden eleman “Türkçe anlatayım daha kolay” diyor. Gülüşüyoruz. Temiz bir Türkçe, hafif kırık ama iki dili karıştırmadan akıcı. Tekirdağlılarmış. Sormadım ama büyük ihtimal o da Almanya doğumlu. Birkaç kere gitmemiz gerekti o dükkana gözlük yapılana kadar, her seferinde sıcacık bir ilgi. Ve üstüne, normalde %3 olan nakit indirimi bize %5 oldu. Eşime “eee işte gör farkımızı” dedim biraz da gururla.

 

Bir gün bir kafedeyiz. “O mu? Bu mu?” diye yine seçim yapmaya çalışıyoruz. Garson hanım bir şey soruyor ilerden bize. Şartlanmışız ya illa Almanca olacak diye “pardon” diyoruz “anlamadık”. “Türk müsünüz?” diyor o da bize kocaman bir gülümsemeyle. Sakaryalıymış. Bizi görmekten ne kadar mutlu olduğu olduğu yüzünden okunuyor, sanki akrabasıyız. Ayaküstü kim neden Almanya’da sohbeti yapılıyor. Sonra o işine dönüyor.

 

Bazı dükkanlarda ya da gittiğimiz yerlerde bizi bir yere koyamıyorlar, hangi milletten olduğumuzu anlayamıyorlar. Elimize Fransızca ya da İtalyanca tercümeler tutuşturmaya kalkıyorlar. Her seferinde “hayır biz Türk’üz” demek zorunda kalıyoruz. Sebebi şuymuş, hep aynı şeyi duyduk. “Siz hangi dili konuşuyorsunuz?” diye soruyorlardı. “Türkçe” dediğimiz zaman “ama bizim bildiğimiz, duyduğumuz Türkçe bu değil, herhalde siz şive konuşuyorsunuz” diyorlardı. Ve eşim başlıyordu açıklamaya: “Sizin duyduğunuz Türkçe Türkiye’nin en doğusuna ait Türkçedir, yani şiveli olan odur. Ama biz İstanbul Türkçesi konuşuyoruz. Yani standart Türkçe.” Bunu söyleyince “Çok ilginç, değişik, hiç kaba değil” vs. gibi cevaplar aldık.

 

Ve sonuç, orada sokaklarda gördüğümüz, şiveli konuşan, bağıra çağıra çocuğunu azarlayan, hiçbir kurala uymayan, kendini ne Alman, ne Türk, ne de başka bir yere koyamayanlar Türkiye’nin güneydoğusundan gelmiş vatandaşlarımız. Tuhaf kıyafetler (yerel değil, tuhaf) onlarda, bağırıp çağırmak onlarda, pislik, evet pislik onlarda. Bir ailenin arkasından yürüdük bir gün, tek tük Türkçe kelime kulağımıza geldiği için dikkatimizi çektiler.

 

Bir gün taş çatlasın 9-10 yaşlarında iki çocuğun yanından geçiyoruz. Nasıl küfür ediyorlar, burada söylenecek gibi değil. Nasıl olsa kimse anlamıyor mantığı var. İki kez yanlarına yaklaşıp “ayıp ya” dedim, “küfür etmeden konuşsanıza”. Anlamadılar beni, çünkü şartlanmışlar nasıl olsa kimse Türkçe bilmez, onları anlamaz. Ben önce bir anne olarak sonra da başka bir ülkede bulunan bir Türk olarak çok utandım. Ailelerine baktığımda durum ortadaydı ama onlar tarafından temsil edilmek çok gücüme gitti açıkcası.

 

Kebapçı ve manavlar genellikle onlar tarafından işletiliyor. İsimleri “Maho”, “My Keyma”, “Sultan”, “Nazar”, ”Gap”. İçeri girip “Türk müsünüz?” diye sorarsanız (çünkü vitrindeki menüler, isimler Türkçe yazılmış) biraz düşündükten sonra titrek bir “evet” ve sonrasında aslında “Kürt’üm” cevabı. Diğer anlattığım dört vatandaşımız gibi değiller.

 

Zaten böyle bir soru sorma gafletine düştüğümüz için bize bakışlar düşmanlaşıyor. Sokaklarda Türk kimliği altında gezip bizi temsil edenler de onlar. İşlerine geldiğinde Türk, gelmediğinde Kürt. Bizler gibi yaşayıp, yaşadığı yere uyum sağlayan, dilini düzgün kullanan, toplum kurallarına uyan vatandaşlarımız sokaklarda değil, çünkü çalışıyorlar. Ama diğerleri, bir şekilde oraya kapağı atıp, işsizlik yardımı ile geçinenler ise her yerdeler. Dolayısıyla eğer bizim bir imajımız varsa o da kötüyse, sebebini ben gözümle gördüm.

 

Yurdumun üstünde yaşayan herkesi dil, din, ırk, mezhep ayırmaksızın seviyorum. Ta ki ekmeğini yediği toprağa dil uzatıp, nankörlük yapana kadar. Belki bazıları yukarıda yazdıklarımdan rahatsız olacaklar, lafım vatanını seven, bayrağının kıymetini bilene değil. Lafım bu topraklarda yaşayıp, her türlü hakka sahip olan nankörlere. Lafım benim vergimle maaş alıp bölücülük yapana, kardeşi kardeşe kırdırana. Lafım gencecik çocuklar şehit olurken uzaktan bakana. Yoksa kimin ne olduğu hiç önemli değil, insan olduktan sonra.

 

Ve Almanya, ellerindeki Türk pasaportlarıyla, Türklüğü kabul etmeyen kişilerin görüntüsü ve tavrıyla tanıyor biz asıl Türkleri de. Bilginize…

Zeynep DAĞDEVİRENOĞLU

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.