SON DAKİKA
istanbul bayan escort escort mersin

Türk İnkılâbı’na Ülkücü Bakış

Bu haber 25 Kasım 2012 - 11:14 'de eklendi ve 47 kez görüntülendi.

Şükrü Alnıaçık

Yakınçağa kadar dünyada sadece bize özgü olmayan yaygın bir hanedanlar tarihi yaşanmıştır. Türklerin, devlet kuran güçlü hanedanlar çıkaran bir millet olması, tabii ki iftihar edilecek bir durumdur. Ancak bu şeref ne yazık ki, “tiz kellesi vurula!” denince kellesi vurulanlara değil, güçlü sultanlar üreten ailelere ait olmuştur.

İnsanlar İslam fıtratı üzere eşit yaratıldığına göre saltanatın ve “sarayla gece kondu arasındaki büyük eşitsizliğin,” dini, milli ve İnsani yönlerden çoktan sorgulanmış olması gerekirdi.

Ne var ki; binlerce yıl boyunca siyasi liderler, toplumsal itibarlarını, ailelerine mahsus askeri güçlerle elde etmişlerdir. Toplumun tümünü etkileyen fikir ve eylemlerin sorgulanmasına imkân verecek demokratik bir uygarlık seviyesine gelene kadar insanlar, fikir estetiği ve insan muhakemesine dayalı bir siyaset anlayışından çok geleneğe göre, itaat bilinci içinde yaşamak zorunda kalmışlardır.

Egemenlik hakkını bir aşiret reisi iken eline alan ve oğullarınızı sürekli askere çağırıp, onların başına geçerek zaferler kazanan bir ailenin, “fındığınız yansa da” ürününüzün % 10’unu ve “siz ölseniz de” savaş ganimetinin % 20’sini alarak sarayda saltanat eylemesi, “Osmanlıca marşlar söylediğimiz” gençlik yıllarımıza nazaran bugün bize biraz daha ilginç gelmektedir. Ülkücülük, daima en iyiyi, en doğruyu, en güzeli aramaktır. Öyleyse özellikle Türk İnkılâbı ve Atatürkçülük konusunda dış etkilerle ortaya çıkan belirsizliklere son vermek ve ideal bir duruş geliştirmek için düşünmeye ve üretmeye mecburuz.

Saltanatı zamanında sorgulamak için hakaret dolu Mondros Mütareke masasına oturmak zorunda kalmak, Şeyhülislam Ataullah efendi itiraz etse de “Allah’ın emri” değildi. Ülkeyi yönetme hakkını ailesinin malı haline getirip, ölürken oğluna miras bırakan bir hanedana, “zafer kazanıyor” diye itibar edip, savaş kaybedince kellesini almak, kültürlü bir topluma yakışan ilkeli bir hareket olamazdı.

Bu yüzden de tarihimizde muzaffer sultanlara her zaman itibar edilmemesini ve Türk İnkılâbı’nın kansız yapılmasını, milletimizin siyaset kültürünün kalitesine bağlamamız mümkündür.

Fransızlar, cellâdının ayağına basınca pardon demeyi ihmal etmeyen Marie Antoinette’in gözünün yaşına bakmamış, “asil kanını” akıtmaktan geri durmamışlardı.

Rus Çarı’nın, ülkenin bir ucunda bir avuç toprak kaybetmesinden on yıl sonra Rusların Romanoflara karşı yaptığı kanlı devrim, Osmanlıların başına gelenlerle kıyaslanamayacak kadar vahşice olmuştu.

Milliyetçilik, tarih fetişizmi değildir. Milliyetçilik, “milletin bağımsızlığı” için can verme mecburiyetine bağlı olarak “milletin egemenliği” için de kan dökebilme hürriyetidir. Türk İnkılâbı bunun için yapılmıştır. Mademki istiklal, milli namus ve siyasi haysiyet için Sultan I. Murat’tan beri savaş meydanlarında ölen sadece millettir, öyleyse bu millet artık ülkesini kendisi yönetecektir.

Kanunlar, savaşlar ve barışlar, iki dudak arasından çıkan emirlere göre değil, milli ihtiyaçlara göre yapılacaktır. Vergi ve maişet, saraydaki şehzade ve hanzadelerin keyfine göre değil, milletin önceliklerine göre tahsil ve tevzi edilecektir.

İslam’sa eğer mesele, onu yaşamasını Millet bilirdi… Kendimizi kandırmayalım… 54 farzın arasında “sultani vesayet” yoktur. Haddizatında saltanat, 54 bin farzın arasında da yoktur. Ancak günümüzde hala “inkılâba itiraz” vardır. Şimdi Muaviye’yi Yezid’i konuşmayalım; bu itiraz, cehaletin okşanmasıyla ortaya çıkan bir akıl tutulmasından ibarettir.

Tarih sevgisini, Osmanlı sancağının taşıdığı şerefi reddetmek tabii ki mümkün değildir. Ancak bu şerefin en büyük kısmının “yat deyince yatan, kalk deyince kalkan, öl deyince ölen” büyük Türk Milletine ait olduğunu artık görmek ve kabul etmek zorundayız.

Türk milleti, 1683’ten itibaren Osmanlı hanedanının yönetimi altında sürekli toprak kaybetmiştir. Aynı millet, Milliyetçilerin yönetimindeyken ise yeni bir şahlanışın ilk işaretlerini vermeye başlamıştır:

– 1913’te Enver Paşa’nın ilk kez yeni kaybedilmiş bir toprağı, Edirne’yi geri alması,

– 1918’de 40 yıl önce kaybedilmiş, Kars’ı, Ardahan’ı ve Batum’u geri alması,

– 1923’te Mustafa Kemal’in Sevr’i Lozan’a, kapitülasyonu milli namusa çeviren şanlı bir bağımsızlıkla birlikte 400 bin km2 toprağı geri alması,

– Ve nihayet 1974’te yaklaşık 100 yıl aradan sonra Kıbrıs’ın üçte birini geri almamız, Türk Milleti’nin biraz düzene girdiğinde neler yapabileceğinin göstergeleridir. Demek ki marifet hanedanda değil, millettedir.

Osmanlı hanedanı, bizi 80 yıldır hiç görmediğimiz kadar güçlü kılmış, medeni eserler vermiş, zaferler kazanmış, ülkeler fethetmiştir. İlk 10 hükümdarın Allah vergisi yeteneklerle donatılmış olduğundan da hiç şüphemiz yoktur. Ancak, aynı hanedan, Orta Asya’yla, Azerbaycan Türkleri ile aramıza “sultani ihtiraslar”ın girmesi, Balkan ve Kafkas Türklerinin yaşadığı zulümlerin önlenememesi, “memalik-i şahanenin selameti için” dağlarda ve çöllerde nice Mehmetlerin tüketilmesi gibi ağır beşeri hatalar da yapmıştır.

Türk İnkılâbı, gerçekten de bir Türk İnkılâbıdır ve her Türk Milliyetçisi, tarihiyle olan güçlü bağlarını koruyarak inkılâba ve onun değerlerine sahip çıkmalıdır.

Sevr belirtileri taşıyan “yeni Osmanlıcılık” söylemlerinin, ülkeyi yüz yıllık kazanımlarından geriye doğru götürdüğü ve toprak kayıplarına çanak tuttuğu şu günlerde, Cumhuriyet hayatı ve demokrasi pratiği gibi, İnkılâp teorisinin de net bir Ülkücü bakışla sahiplenilmesi, Türk Milletinin yararına olacaktır.

Türk Milletiyiz biz. Bu tarihi biz yaptık. Dün Osmanlı’yı üç kıtada yaşatan bizdik… Cumhuriyeti kuran da biziz!.. Yarın “Turan’ı kuran” da yine biz olacağız…

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.