SON DAKİKA

ATATÜRK OLMASAYDI…

KÖŞE YAZILARI

Tam kurtuluş için statik hesap hatası yapmamak

Bu haber 01 Aralık 2013 - 23:18 'de eklendi ve 15 kez görüntülendi.

UNPO (Unrepresented Nations and Peoples Organisation) Birleşmiş Milletlerde Temsil Edilmeyen Devletsiz Halklar [1] diye bir kuruluş var. Bu kuruluş, dünyada 5000 (beş bin) devletsiz halkın olduğunu kabul ediyor; kürtleri de devletsiz halklar konumunda sayıyorlar. Tabii şimdilik devletsiz; zamanla hepsini devletleştirecekler. Bilmem yapılmak isteneni anlatabiliyor muyuz? Ortada, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerine dayalı gerçekler değil; tamamen sömürgeci keyfilik var. Buna karşı, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerinin verileriyle bilimsel mücadele edilmesi gerekir…

İsrail‘in güvenliğine ve bölgenin her türlü sömürülmesine, hiçbir şey bölücülük kadar hizmet edemez. O nedenle, hiçbir tehlike, bölücülükten daha tehlikeli olamaz. İçinde bulunduğumuz dönemde, ülkemizin ve komşularımızın en önemli jeostratejik gerçeği budur…

Şu varlık kanunu bilinmelidir ki, stratejik hata, taktikle düzeltilemez. O nedenle, kesin kurtuluş hazırlıklarında, statik hesaplamalar çok iyi yapılmalı ve en küçük mantıksızlık içermemelidir…

Genel olarak baktığımızda ülkemiz, hukuki, siyasi, iktisadi ve eğitim alanlarının göstergeleriyle tam bağımlı, işgal edilmiş bir AB-D sömürgesidir; her geçen gün, uygulamaya konulan patlayıcı kanun paketleriyle de bölme çalışmaları hızlanarak devam etmektedir. Yazdığımız gerçeklerden hareketle, milletimizin bağımsızlığı ve vatanımızın bölünmez bütünlüğü tehlikede olduğu ortaya çıkmaktadır…

Bu olumsuz şartlar altında, milletimizin, özellikle bilinçli kesimi kurtuluş çareleri arıyor ve değişik yapılanmalar etrafında bir araya geliyoruz. Ancak, aklımızı işleten, bilgi birikimi olan, eleştirel ve kuşkucu bireyler olarak; her oluşumu sorgulamalı ve ondan sonra gerekeni yapmalıyız. Bakınız ben, bir oluşumun veya önderin, Türkiye düşmanı mı; yoksa sağlam mı olduğunu anlamak için, orada veya ona ilk ve tek şunu sorarım: Kürt nedir? Etnisite (küçük kök) dediği anda, benim için işi biter ve ebedi haindir. Pek çok sözde ATATÜRK’çü, bilimsel sosyalist, ulusalcı, yurtsever; efendim, halk, millet değildirler ancak etnisitedirler (küçük kök) diyorlar. Etnisiteyi de Türk’ün altına koyuyorlar…

1949 Fulbrıght anlaşması (Amerika’yla yapılan eğitim ve kültür anlaşması) sonrası, ülkemizde özenle yetiştirilen bu çarpık insanlara göre ülkemiz mozaikmiş. Oysa mozaik ve Osmanlı bakiyesi gibi, ülkemizi bölmeye yönelik sömürgeci strateji merkezlerinde üretilen kavramlar tamamen bilimdışıdır…

ATATÜRK, Osmanlının neden yıkıldığını ve Türkiye’nin neye dayanarak kurulduğunu şöyle açıklıyor: “Bizim devlet hayatımızda bilindiği gibi; Osmanlı siyaseti, birbirinden farklı unsurlardan ve maddelerden oluşmuştu. Bunlardan bir harita yapmak olanaksız olduğu için, Osmanlı siyaseti yerine yeni bir siyaset çıktı. O siyaset; ulusal siyaset, Türkçülük siyasetidir.” [2] Oldukça vurucu; ATATÜRK demek istiyor ki, Osmanlı farklı halklardan oluştuğu için mozaikti ve farklı halklar ayrılarak dağıldı. Geriye sadece Türkler kaldığından, Türk unsuruna dayanarak Misak-ı millî sınırlarıyla çizilen Türkiye mozaik değil tektir; yani Türk varlığına dayanarak misak-ı milli sınırları içerisinde kurulan Türkiye’de, birbirinden farklı Osmanlı bakiyesi halklar veya etnisite kalıntıları, söz konusu bile değildir. Osmanlı, Türk tarihine devamlılık sunan bir tarih kesitine aittir o kadar…

Yine ATATÜRK şöyle diyor: “Bugünkü Türk ulusunun siyasal ve toplumsal birliği içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü ulusun bu bireyleri de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlak anlayışına ve hukuka sahip bulunuyorlar.” [3] İşte sazın bam teli; anlayamayanlar için, tekrar yazalım: Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Oldukça açık; ATATÜRK, demek istiyor ki, ülkemizde alt kimlik, etnisite yoktur. Olmayan şeyi kabul etmek ve başkalarına kabul ettirmeye çalışmak; bölücülük eşiğini geçip bölücülüğe başlamaktır. Görüldüğü gibi bölücülük sadece silahla olmaz; işin, kavramsal, teorik kısmı da var. Bunu, hep “bizdenmiş” gibi gözükenler yapıyor. Bunlar; ATATÜRK’ün dediği gibi: “geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır.”

Sömürgecilerin en önemli özelliği, yalanlarını çok kişiye, her yerde ve sık tekrar ettirerek bilinçaltı kirliliği yaratmasıdır. Lütfen, onların bu yoz kavramlarından, bilinçaltımızı temizleyelim ve doğru kavramlarla düşünüp, doğru ifade edelim. Halk, etnisite; iddia ve hisler üzerine kurulamaz. Bilimsel ispat gerekir. İddia edilen halkın, arkeoloji, antropoloji, dil, tarih yönünden aynı anda kanıtı sunulamıyorsa; o etnisite yok hükmündedir. İnsanların yalanlara inandırılması gerçeği değiştirmez; biz bilimsel kanıtlı düşünmek zorundayız. Yok öyle sömürgecilerin döktüğü paralarla yayılan yalanlara inanmak ve zanlara sarılmak. Gerçekleri, yalanlara inanan kişi çokluğu belirlemez; kanıt belirler. Kürt, bir halk, etnisite değil; psikolojik yabancılaşma hastalığının adıdır. Kürtçe denilen şey de, merkezi eğitimden yoksun insanların; var olan gerçek dilleri bozarak konuşmasından ibarettir. Örneğin, kendini kürt sanan birisine; kürtçe “ben” nasıl denir diye sorulsa ”ez” diyecektir; oysa “ez” Türkçedeki “öz”ün bozulmuş hâlidir. Yine kendini kürt sanan birine, kürtçe say deseniz; “yek, dü, se… (1, 2, 3)” diye Farsça sayacaktır…

Bölücülerin anadil dedikleri “şey” her hangi bir yöne 100 KM gidildiğinde değişen ve okuma bilmeyen ailelerin, yüzyıllar içinde Arapça, Farsça ve Türkçe duydukları kelimeleri, anladıkları gibi ifade etmelerinden başka bir şey değildir. Cahil olduklarından, yazıyla değil, duyduklarını anladıkları gibi nesilden nesle her defasında kelimeleri biraz daha bozarak aktardılar. Bu nedenle, kelimelerde, harflerin yeri değişti veya ekleme çıkarma yapıldı.

Elbette var olan gerçek dillerin, birbirlerini karşılıklı etkilemeleri, insan hareketlerinin ve iletişim kurma çabalarının doğal sonucudur. Bu nedenle, var olan gerçek diller, birbirlerine karşılıklı kelime alıp verirler. Ama bölücüleri dil dedikleri “şey” öyle değil; onun bizzat kendine ait ve başka dile verdiği bir kelime bile yok. İçinde, Ermenice, Süryanice kelimeler bile var. Kendine ait ve diğer dillere verdiği tek bir kelime olmadığına göre; bu demektir ki, böyle bir dil yoktur. Bölücülerin dil dedikleri “şey”e, ağız, şive, lehçe demek de mümkün değil; böyle olabilmesi için, bağlı olduğu bir dil olması gerekiyor. Var olan gerçek dillerin pek çoğundan, neredeyse eşit kelime aldığından, herhangi bir dile de bağlanamıyor. Sonuç olarak bu “şey” ağız, lehçe, şive de değildir; matematiksel gerçek budur…

Aynı ırktan geldikleri toplumlarına yabancılaşan kopuk ve savrukların; Arapça, Farsça ve Türkçeyi bozarak konuşmasından oluşan bir “şey”i ayrı ve anadil gibi öğrenmesi düşünülemez. Günümüzde, devletin görevi, dillerin bozuk toplamından oluşan ve eğitimsizlerin konuştuğu “şey”i öğretmek değildir. Devletin görevi, dilini doğru öğretmektir. Ölçüsüz şekillerde, dilin bozuk konuşulması toplumu böler. Çünkü insanlar, duygu ve düşüncelerini aynı dilde, ölçülü şekilde ifade edemediklerinden birbirlerini anlayamazlar; dolayısıyla, çok farklı seslerden ortamda oluşan gürültü kafaları karıştırır. Sonunda, iletişim kopukluğu nedeniyle, akraba olmalarına rağmen birbirlerinden ayrılırlar…

Arkeoloji, antropoloji, dil, tarih bilimlerinin herhangi birine göre kürt diye bir etnisitenin varlığı ispatlanamadı. Üstelik sömürgeciler, son 200 yılda en çok buna uğraşmasına ve pek çok “özel etki görevlisini” finanse etmesine rağmen “dişe dokunur tek bir şey bile” ortaya koyamadı. Peki; günümüzde ATATÜRK’çü, bilimsel sosyalist, ulusalcı, yurtsever geçinenler neden hâlâ “kürt halkı”, “kürt kökenli vatandaşlarımız” gibi; sömürgeci strateji merkezlerinde üretilen, arkeoloji, antropoloji, dil, tarih bilimlerine aykırı kavramları kullanıyorlar? Evet; yapılmak istenen, en derininden bölücülüktür…

Şunu iyi biliyoruz ki, uluslararası hukuku belirleyen etkenlerden biri de tarihtir. Tarih bilimine göre, bir etnisitenin, halkın var olması için, antropolojik ortak tipi, arkeolojik kalıntıları ve gerçek bir dili bulunması gerekiyor. Bu özellikleri aynı anda sağlayan topluluk bir etnisite, halk olarak; uluslararası hukuka göre tarih sahnesinde devlet şeklinde yer almaları en doğal hakları olarak görülür. Dolayısıyla; sözde ATATÜRK’çülerin veya yurtseverlerin “kürt halkı”, “kürt etnisite”si ayırıcı yapay adlandırmaları kullandıktan sonra, birlik-beraberlikten söz etmeleri anlamsızdır. Çünkü böyle bir halk, etnisite varsa, devlet kurmaları kaçınılmazdır. Hem ayrı bir adla var olsunlar, hem de tek bir devlette, tek bir bütün olarak yaşayalım, buna kimse müsaade etmez. Öyleyse düğüm “kürt var mı-yok mu”da düğümleniyor. Varsa devlet kuracaklar, yoksa konu kapanacak…

Şu kesinlikle bilinmelidir ki, ülkemizde, alt kimlik, etnisite vurgusu yapanlar veya mozaiği kabul eden her oluşum ve teşkilatlanma, ülkemizin düşmanı; sömürgecilere karşı görünerek (tabanı etkileme amaçlı), sömürgecilere hizmet eden hamallardır. Bunların tepe noktaları kasıtlı ve ne yaptıklarının farkındadır; tabanları ise bilinçsiz ve moda ifadelerle konuşurlar…

Bu bilgiler ışığında, tam bağımsızlık istiyorsak ve vatanın bölünmez bütünlüğünü korumayı amaçlıyorsak; sömürgecilerin ürettiği yapay kavramlarla ve kirlettiği bilinçaltıyla değil; bilimsel gerçeklerle özgün düşünüp, özgün hareket etmek zorundayız. Üniter (birlikçi) yapımızı koruyacak ve bize tam bağımsızlığımızı kazandıracak her türlü oluşumda ve teşkilatlanmada, “kürt kökenli” vatandaşlarımız diyen, gazeteci, yazar-çizer, akademisyen kesinlikle bulunmamalıdır. Şayet, bir oluşumda; ayrı adlandırmalar yapan kişiler varsa; o oluşumun milliliğinden asla söz edilemez…

Kaynak:

[1] Mustafa YILDIRIM – Sivil örümceğin ağında; Toplumsal Dönüşüm yayınları; 5. Baskı; sayfa: 74

[2] Nuran TEZCAN – ATATÜRK’ün yazdığı yurttaşlık bilgileri, Çağdaş Yayınları, 3. Baskı

[3] a. g. e.

Deniz KAÇAĞANkacagandeniz@asikurtlar.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.