Asikurtlar©

Sonbahar Sendromu!

Sonbahar Sendromu!
10 Mayıs 2016 - 9:22 'de eklendi ve 4099 kez görüntülendi.

 

 

Afrika’daki “açlık”la ilgili mantıklı bir teori vardır. Bence bizi de ilgilendiriyor. Bu yüzden, bu mantıklı iddiayı biraz açmamız gerekiyor:
Avrupalı sömürgecilerin yüzyıllar boyunca Afrika’nın genç nüfusunu esir alıp; “Yeni Dünya”ya taşımaları, bir tür “sosyal ekoloji” sorununa yol açmıştır.
Geride kalanlar genellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar olduğu için “üretim” açısından görece zayıf olan bu nüfus, tarımda ve sanayide beklenen üretim ve kalkınma hamlelerini yapamamıştır.

Yani Afrika’nın üretken genç nüfusunun yüzyıllarca budanması, afet seviyesinde bir geri kalmışlığa ve açlığa sebep olmuştur.
Genel ekolojik dengeyle ilgili bilimsel bulgular bu iddiayı doğrulamaktadır.
“Beyaz adam”ın kendine göre mantıklı bulduğu sebeplerle Afrika’nın genç nüfusunu bloke etmesi, yüzyıllar sonra Afrika’daki üretim sorunlarını bir doğal afet seviyesine çıkarmıştır.
“Bunun bizimle, içinde bulunduğumuz durumla ve son baharla ne ilgisi var” diyeceksiniz!

Bence ufuk açıcı benzerlikler var!
Fert fert düşünüldüğünde tabii ki Afrikalılara benzemiyoruz. Çok şükür ortada fiziki bir açlık da yok, hatta manevi olarak da tıka basa doymuşuz; herkesten daha tok durumdayız.
Ancak Ülkücü hareketi bir bütün olarak ele alıp da Afrika kıtasının tamamıyla karşılaştırdığımız zaman umumi sorunların birbirine benzediğini görüyoruz.
Emperyalizmle karşı karşıya gelmiş genç yapılar arasındaki bir benzerlik bu…
Bizim de genç nüfusumuz emperyalizmin saldırısına uğradı; katledilenler oldu; binlerce yiğit kardeşimizi şehit verdik.

Bizim de genç nüfusumuz esir alındı; işkenceden geçirildi!..
Fiziksel esirlerimiz genellikle geri geldiyse de nefesi yetmeyenlerden ruhen esir düşenlerimiz oldu.
Peki ocağından, partisinden ayrılmayanlara, hep yerinde kalanlara ne oldu?
Hayatlarını vakfederek; gençliklerinden vazgeçerek, gençlik gerektiren işlerden, üretmekten, yatırım yapmaktan, risk almaktan, köşe dönmekten, harcamaktan ve eğlenmekten uzak durarak şimdi orta yaşlı bir nüfusa dönüşmüş olan Ülkücülerin bugünkü hali nicedir?

İsveç midir? Norveç midir? Danimarka, Hollanda veya İsviçre midir?
Yoksa Orta Afrika Cumhuriyeti midir?
Bu benzetme, kendimizi doğru anlamaya ve mevcut durumu doğru anlatmaya yönelik bir durum tespitidir.
Bu bir hak arama tenezzülü, sorgulama veya yargılama değildir. Manevi tatminleri ve onur kazandıran işleri, maddi zenginliğe ve paralı işlere tercih edenler için Ülkücülük ebedi bir şereftir.
1- Bizim binlerce gencimiz 70’lerde şehit düşmüştür. Bu, fiziki; maddi ve ekonomik açıdan bir “nitelikli iş gücü kaybı”dır.
2- Bizim binlerce gencimiz 12 Eylül’de esir alınmış; güvenlik soruşturması bozularak kamu yönetim sisteminin dışına itilmiştir. Bu da ciddi bir kayıptır.
3- Bizim gençlerimiz zaten “zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir” türküsündeki Yemen redifleri gibi “mütevazı ailelerden”dir. Dolayısıyla şerefli ideolojik amaçlar peşinde koşarken yanında bir de sermaye biriktirmeleri mümkün olamamıştır.
4- Özetle, kendilerini “yıkılmasına” duacı oldukları “kahpe düzenin” sisteme itiraz eden “yiğit evlatları” olarak gören Ülkücülerin, sistemin kurallarına göre oynayarak hayatını kurtarma “mamur” olma gibi bayındırlık faaliyetleri de olmamıştır.
Bazı aileden şanslılar ve 36 yıldır aramızdan “erken emekli” olur gibi ayrılanlar istisnadır.

Şu sıralarda bazı orta yaş Ülkücülerinde görülen “kitlesel siyasetle uzlaşarak” kayıp zamanı telafi etmeye yönelik “sentetik iktidar umudu” bana göre bir tür “sonbahar sendromu”dur.
Art arda gelen ve bir sıçrama eğilimi göstermeyen seçim sonuçlarıyla geleneksel idealist (Ülkücü) üretim mekanizmalarıyla iktidar olma umudunu kaybedenler, şimdi kitlesel alternatifleri zorlamakta; sistemle kısmi bir uzlaşma yolu aramaktadır.

Sınırları önceden belirlenemeyen bu değişime taraftar olanların, liderin ve genel merkezin uyarılarına hiç kulak asmaması, ortada “şuur ve plan”dan ziyade “kaygı ve sendrom” olduğu kanaatimizi doğrulamaktadır.
Bu bir itham veya suçlama değildir. Ancak bir paradigma değişikliği olacaksa, elli yılın bütün maddi ve manevi birikimi riske edecek bir değişim, asla kimsenin şahsi kanaatlerine, keyfine veya kaygılarına göre yapılmamalıdır.

“İşte geldik gidiyoruz, çok sıkıntı çektik, artık ne pahasına olursa olsun iktidar olalım” kaygısı, makbul bir yeni paradigma arayışı değildir.
Yöneticilerinin yaş ortalaması 65 bile olsa herhangi bir sınır ihlalinde nasıl ki “devlet her zaman 25 yaşında” yani “uçak pilotu titizliği”nde ise, kaç yaşına gelmiş olursa olsun; “Ülkücü daima 21 yaşında” olmalıdır.
Ülkücü, her insanı etkilemesi gayet makul olan “orta yaş psikolojisini” titizlikle sorgulamalı, bunun bir “sonbahar sendromu”na dönüşerek kendisine hata yaptırmasına mani olmalıdır.

Şükrü Alnıaçık

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER