Asikurtlar©

SİYASAL ÜMMETÇİ HAREKETİN YARATTIĞI TRAVMA…

SİYASAL ÜMMETÇİ HAREKETİN YARATTIĞI TRAVMA…
29 Temmuz 2016 - 20:11 'de eklendi ve 4654 kez görüntülendi.

 

 

15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar Türkiye’nin yaşadığı önemli bir sosyal travma olarak hafızalarda yer alacaktır. Toplumun önemli bir kesimi tarafından beslenen, korunan ve desteklenen bir yapının vatana ihanetle sonuçlanan kalkışması, İslam ahlak ve faziletinin topluma yerleşmesi için çalıştıklarını iddia eden Gülen hareketinin yetiştirdiği “altın nesil” olarak kendini tanımlayan ihanet şebekesinin intiharı olarak görülmektedir.

Esasen ortak vatana yapılan bu ihaneti anlamakta zorlanan insanlarımız açısından bazı noktalara işaret etmekte yarar bulunmaktadır.

İslamın siyasallaşması süreci ile ortaya çıkan bu tip yapılar açısından ortak vatan kavramı zaman içinde silikleşmektedir. Ümmetçilik anlayışı bir taraftan müminler açısından yurtiçindeki kardeşlik duygusunu pekiştirip geliştirirken diğer taraftan ümmetçilik anlayışı ile Dünya’daki tüm Müslümanlara ulaşma hedefi olan çok uluslu ve çok devletli bir cemaat yapılanmasının ortak vatan kavramına ihtiyacını da azaltmaktadır. Söz konusu bu yapının lideri olan kişinin ABD’de yaşamakla Türkiye’de yaşamak arasında esasen bir fark görmemesi, yargılanma ihtimali ortadan kalktığı tarihte dahi Türkiye’ye gelmeyi tercih etmemesi bu günlerde herkes tarafından daha net olarak anlaşılmaktadır.

Bu düşünceler artık herkesin kabul ettiği malumun ilanıdır. Burada dikkat edilmesi gereken bu yapının nasıl bu hale gelebildiğidir. Buna kafa yormaya başladığımızda İslam’ı siyasete alet eden yapıların gelecekte devletimizi ve milletimizi tehlikeye düşürmesinin önüne bir set çekebilme şansımız olduğunu düşünmekteyim aksi takdirde başka ihanet şebekelerinin de yarattığı travmaları tarihe not düşmek zorunda kalabiliriz.

İslam’ı siyasete alet eden yapılar açısından devletin çökmesi ile insanların inandığı gibi yaşama imkanının da ortadan kalkacağına dair bir kaygı olduğu kuşkuludur. Hatta bunların önemli bir kısmı için devletin varlığı inandıkları gibi yaşamaları önünde engel olarak dahi görülmektedir. Peki hepimizin ortak devleti olarak kabul ettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti onların da devleti olarak neden görülmez ?

Zaruret kavramı bir fıkıh terimi olarak İslam’ın yasak kabul ettiği bir şeyi yapmaya veya yemeye mecbur kalma durumu olarak tanımlanmaktadır. Mecelle’de “zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar” ifadesinden hareketle siyasal ümmetçiler açısından normal koşullarda asla yapılmaması gereken davranışlar zaruret durumlarında gayet rahat yapılabilir hale gelmektedir. Bu durumda zaruret halleri devamlılık arz ettiği sürece davranışlarında ortaya çıkan anormallikleri meşru hale getirmekte kolaylaşmaktadır.

Bu yapılar açısından İslamın zaruret halleri için cevaz verdiği istisnalar zamanla sürekli bir zaruret haline dönüşmüştür. Zaruret hali sürekli olana değil geçici olana işaret etmesine rağmen söz konusu yapılar yaptıkları yanlışları doğruların yerine koyarak normalleştirmeye çalışmıştır. Bu yapıların bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sağlamış olduğu ortamı zaruret hali olarak görmeye ve bunun geçici bir durum olduğuna kendini inandırmış gözükmektedir. Dolayısıyla devleti ele geçirmek gibi olağanüstü tehlikeli ve yanlış bir hedefi taraftarlarına meşru bir hedef olarak sunabilmektedir. İyide insanlar buna nasıl ikna olmaktadır.

Hepimizin bildiği gibi insan sosyal bir varlıktır ve beşeri münasebetlerle kendini geliştirmeye çalışır. Bu yapılar içerisinde yer alanlar kendini geliştirirken neden toplumun diğer kesimlerinden uzak durmayı tercih ederler sorusunun cevabı nasıl ikna olduklarını da açıklamaktadır. Bu yapıları kontrol edenler için düşmana veya ötekilere karşı safları sık tutmak ve kendilerini gizlemek bir yaşam tarzına dönüşmüştür. Aslında normal insanlar açısından oldukça sıkıcı görünen bu yaşam onlar açısından güvenli bir ortam olarak görülür.

Bu yapılar açısından çok küçük yaşlarda devşirilen genç dimağlar ince ince işlenerek zamanla sosyal yapıdan kopuk ve kendi cemaati dışındakilere karşı güvensiz insanlara dönüştürülmektedir. Elbette bu hedeflerin genç insanların aklına yatar hale gelmesinin ülkemizdeki gelir dağılımında ortaya çıkan dengesizliğin, yoksul kesimlerin dışlanmışlığının, eğitimde olması gereken fırsat eşitliği eksikliğinin, toplumun inançları ölçüsünde yaşamasını benimseyemeyen siyaset mühendisliğinin payı olduğu da muhakkaktır. Bu konuda söz konusu yapıların ülkemizde malzeme toplayabilmesi için çok özel çabalara gerek duymadığı da söylenebilir. Örneğin eğitim imkanı insanların yaşamlarını değiştirebilmesi için tek yasal yol iken bunun topluma adil bir şekilde devlet tarafından sunulamamış olması bu gün dershaneler ve okullar üzerinden beslenmeye başlamış devasa bir siyasal ve ekonomik yapıyı karşımıza çıkarmıştır.

Dolayısıyla ülkemizde bireylerin yaşadığı sorunlar karşısında devlete sığınmaktan mahrum kalması devletin görevlerini ikame eden yapılara da zemin hazırlamaktadır. Eğer devlet eğitime, barınma sorunlarına ve daha iyi bir yaşam umuduna kapı aralayamaz ise bireyler devlete paralel faaliyet gösteren yapıların kapılarında umut aramak zorunda kalabilirler. Bu tür yapılarda kendi siyasal hedefleri ve düşman olarak tanımladıkları hedefler için bu insanları kullanabilme fırsatını yakalamış olur.

Siyasal ümmetçilerin düşmana karşı silahlanmak, kuvvet elde etmek ve hatta düşmanın silahıyla silahlanmak gibi sloganlaştırılan sapkın düşünceleri yerleştirebilmesi için öncelikle ötekileştirmeye veya düşmana şiddetle ihtiyacı olmaktadır. Ne acıdır ki düşman olarak gördükleri veya öteki olarak tanımladıkları kimseler kendileri dışındaki herkestir. Peki bu neden sorgulanmaz?

Bunun cevabı toplumda çoğu kimsenin belki de farkında olmadan desteklediği bir yöntemdir. Ötekileştirme ve düşman algısı yaratma bireylerin empati yapmasını engelleyerek sağlanmakta ve bireylerin ötekilerle temasını kesebilmek için özel çaba sarf edilmektedir. Kendi okulları, kendi yurtları, kendi lokantaları, kendi camileri, kendi mahalleleri gibi. İlk bakışta kendileri açısından makul ve kabul edilebilir toplumdan soyutlama ve tek kaynaktan beslenme; zamanla özgüveni düşük, kendi milletine düşman, sorgulama kabiliyeti zayıflamış, kendi sosyal kimliğini sadece ötekilere düşman kendi grubuna karşı aidiyet hissiyle oluşturmuş bireylerden oluşan yapıların doğmasına yol açmaktadır. Böyle bir yapıya ait bir bireyin sorgulama yapmasını beklemek aşırı iyimser bir beklenti olacağından bu yapıların kendi insanını öldürebilme cinnetine kadar varacak davranışlarını da ulaştıkları son merhale olarak görebiliriz.

15 Temmuz gecesine kadar toplumun bazı kesimlerine karşı sözde mücadele eden ve bazı kesimlere de yakın gözüken bir yapının aslında kendisi dışındaki herkesi düşman olarak gördüğü çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu yapıları bilerek ya da bilmeyerek kollayan, destekleyen ve kendisi için tehlike görmeyenlerin yaşadığı bu travma kolay atlatılabilecek gibi gözükmemektedir.

Düşmanın silahıyla silahlanmak fikri İslam dünyasının batı toplumları karşısında yaşadığı fetret devrenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İlim ve teknikte geri kalan sanayileşme sürecini ıskalayan İslam ülkeleri, zaman içerisinde düşman olarak gördükleri batı toplumlarının kendilerine biçtiği elbiseleri giymeye hazır kendi kendini suçlayan ve hatta manevi eksikliklerinin İslam’ı yaşama biçimlerinden kaynaklandığı gibi batı oryantalistlerinin dayattığı düşüncelere toplumlarını inandırmaya başlamıştır. Örneğin “ılımlı İslam projesi” batının hazırladığı bir proje olmasına rağmen yerli işbirlikçiler bu düşünceyi hemen kabul etmiş ve bir neslin hayatını bu uğurda heba etmeyi göze alabilmiştir. Aslında düşmanın silahı ile silahlanırken düşmanın kendisine benzediklerini kendi toplumlarına düşman olduklarını fark edememişlerdir.

Düşmanın silahı olarak tanımlanan batının sahip olduğu maddi, teknik, teknolojik ve askeri güç İslam dünyasında geçmişinden ve geleneklerinden kopmuş yeni bir medeniyeti doğurmuştur. Bu yeni medeniyet özellikle ülkemizde ortaya çıkan tarihimizden ve medeniyetimizden uzaklaşmış insanı merkeze alan ve güçlü bir topluma ulaşmayı hedefleyen İslam anlayışı yerine siyaseti merkeze alan siyasal ümmetçilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu yeni medeniyet bireysel ve toplumsal ahlakın değişmesine siyasetin ahlakın yerine geçerek siyasete göre şekillenen bir ahlak anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Siyaseti hayatın merkezine koyarak ahlak anlayışı geliştirmek ve siyaseti ele geçirerek ahlakı düzenlemek düşüncesi siyasal ümmetçilerin tercih ettiği kestirme bir yol olarak görülmüştür. Bireysel ve toplumsal ahlakı geliştirerek güçlü bir topluma erişme ideali yerine siyaseti ve dolayısıyla devleti ele geçirerek toplumsal ve bireysel ahlakı düzenlemek fikri siyasal ümmetçilerin nihai hedefidir. Bu hedefe giderken yapılan yanlışlar içinde kılıf önceden hazırlanmış zaruret kavramı her türlü yanlışın üstünü örtmek için sürekli sığınılan bir limana dönüşmüştür.

Bir başka önemli meselede Enfal Suresi’nde geçen “düşmanlarınıza karşı olabildiğince kuvvet hazırlayın” 60. Ayetin neredeyse tüm tefsirlerde düşmanlarınıza karşı güçlü savaş araçları ve maddi kuvvet biriktirin şeklinde açıklanmasıdır. Buradan hareketle siyasal ümmetçi yapının maddi imkanları neden bu kadar önemsediği daha açık anlaşılabilmektedir. Bir lokma bir hırka anlayışının terk edilmesi maddi güce aşırı önem atfedilmesi ötekilerle savaşmak için hazırlanan bu yapıların şiarı haline gelmiştir. Ancak bu maddi güç hangi düşmana karşı oluşturulmaktadır. Kendi milletini düşman olarak algılayan kendisi dışındaki herkesi yola getirmek için siyasete ve maddi güce erişmeye çalışan bir yapının yozlaşması elbette kaçınılmaz olacaktır.

Sonuç olarak ümmetçilik fikrini esas alan çok dilli, çok milletli, çok devletli bir yapının ortak vatan kavramından uzaklaşarak kendi milletine kendi devletine karşı hasmane bir tutum alması, kendisini toplumdan soyutlayarak kendisi dışındaki herkesi yola getirilmesi gereken ötekiler olarak algılaması, yaptığı tüm yanlışları zaruret kılıfıyla örterek nihai hedefe giderken mubah kabul etmesi, bireysel ve toplumsal ahlak yerine siyasete göre ahlak “takiyye” yapması, düşmanın silahı ile silahlanırken düşmanın ta kendisi olması, maddi kuvvetten sadece parasal gücü algılaması, nihai hedeflerine giderken düşman olarak gördüklerinin taşeronluğuna soyunması ile hafızalarda yer alacak bir yapının intiharı gerçekleşmiştir.

Burada unutulmaması gereken söz konusu yapının ülkede tamiri uzun zamanlar alacak bir enkaz bırakmış olmasıdır. Bu tür yapıları eleştiren mesafeli duran onları uyaran tüm insanları tenzih ederek söylemek istiyorum. Tüm bunlar gerçekleşirken hepiniz oradaydınız.
Doç.Dr.Celal Taşdoğan
KAYNAK:haberyiva

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER