SON DAKİKA
istanbul bayan escort escort mersin

Şimdi biz hangi “andı” okuyacağız

Bu haber 23 Ekim 2018 - 17:49 'de eklendi ve 281 kez görüntülendi.

Oda TV yazarı Nihat Genç bugünkü köşe yazısında ‘Şimdi biz hangi “andı” okuyacağız’ başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı;

Şimdi biz hangi “andı” okuyacağız

Çünkü pancar artık köylünün değil, tütün hiç değil, pamuk hiç değil, zeytinyağı, fındık, çay hiç değil, artık ürün, maden, arazi her şey “şirketlerin.”

Geçtiğimiz dünya kupasında Fransız Milli Takımı tamamı yabancı-siyahlardan oluşan oyuncularla sahaya çıktı, karşılaşmayı bir milyara yakın insan izledi ve Fransız marşı çalınırken siyahi oyuncular ellerini kalplerine götürdü.

 

Ellerini kalplerine götürmesi “Ben Fransız milli marşını gönüllü, severek, inanarak söylüyorum” anlamı taşıyor.

 

Dangalak ve çoğu hain çıkmış liberallerimizden hiç kimse “baskıcı dayatmacı faşist Fransa” demedi, aksine, bu tabloyu, çok renkli ve çoğulcu buldular.

 

Bu ülkede milli marş, milli ant ya da bir yerde Türk adı geçince anında faşist, Hitler, Nazizm yakıştırmaları yapan bir büyük dangalak ve yarısı hain ilan edilmiş bir yazar kitlesi var.

 

Hitler rejiminin en büyük özelliği “yayılmacı” yani fetihçi oluşu ve başkasına tahammül edemeyişidir. Andımızı ilan edenler “yurtta sulh cihanda sulh” demiştir. Oysa tesadüfe bakın andımızın kaldırıldığı 2013 senesinde andı kaldıranlar Suriye’yi fetih için yola çıkmışlar ve “Müslüman’a dahi tahammül edemeyip tarihte hiç olmamış kadar Müslüman’ı Müslüman’a” kırdırmışlardır.

 

Peki, andımızı nasıl hangi cüretle kaldırmışlardır? Şu operasyon sürecini harfiyen işleterek: Türk ordusuna ve Türk hukukuna on yıl süren operasyonlar yapmışlar, mesela Hrant’ı öldüren katilin arkasına Türk bayrağı asmışlar, mesela Türk ordusu Fatih camisini bombalayacak iftiraları atmışlar, mesela cesetleri asit kuyularına atmışlar… gibi, milyonlarca sayfa tutan ve yedi uzun yıl ekranlarda sabahlara kadar bu iftiralarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırmak için çok iğrenç kirli psikolojik ve kaotik bir atmosfer yaratmışlar, ve sonra…

“Kurtuluş Savaşı aslında olmadı. Keşke Yunan kazansaydı. AB’ye giriyoruz artık Çanakkale Savaşı’nı anmanın anlamı yok. Türk Bayrağı’nı değiştirelim. Bakanlıklarda TC’leri indirelim”, yaygaraları başlatmışlar ve sonuçlardan biri de andımızı kaldırmışlardır, sonuçlardan diğeri de milli tohumlarımız terkedilmiş sonuçlardan diğeri de Seyit Rıza’nın heykelini dikmişler ve İngiliz ajanı İskilipli Atıf’ı aziz ilan etmişlerdir.

 

FETÖCÜ VE LİBERAL HAİNLER “KRALİÇEYE BAĞLI KALACAĞIMA” DİYE YEMİN EDERKEN…

 

Ve bu kaotik ortamın psikolojik marifetiyle şoklanmış kafalar karıştırılmıştır, şimdi.

 

Tane tane soralım, şimdi size cam kağıt masa nedir, Amerikalı Fransız kimdir diye sorsak, hiç zorlanmadan yazar, söyler ya da gösterirsiniz.

 

Ancak Türk nedir kimdir diye sorsam: “Dayatma” diyeniniz çıkar. Üstün ırk faşizmi diyeniniz olur. Kendini her kavim ve milletten üstün görenler, diyeniniz olur.

 

Bocalarsınız.

 

Çünkü “egemenlik” nedir, kimdir, ne işe yarar hiç dert edinmemişsiniz.

 

Egemenlik nedir bilmiyorsanız hiç bir nesnenin kavramın varlığın adını koyamazsınız.

 

Egemenlik, adını, tarifini, vs. koymak iradesidir.

 

Mesela “tütün”ün fiyatını koyamıyorsunuz, mesela kendi tütününüzü gizli el altından kaçak satmak zorunda kalıyorsunuz, neden? Çünkü “tütün” üzerinde egemenlik haklarınızı sattı.

 

Türkiye Gazetesi sahibi Mücahit Ören Amerikan vatandaşlık yemini ederken, yeminin: “ABD devletinin vereceği her görevi yerine getireceğime…” mısralarına da yemin etmekten hiç rahatsız olmaz. Amerika ne tür görevler verebilir? Mesela James Bond görevi verebilir, yüz binlercesine bu görev verildi ve hiç rahatsız olmadılar.

 

İngiltere’de Kanada’da vs. ülkelerde Fetöcü ve liberal hainler “Kraliçeye bağlı kalacağıma” diye yemin ederken de hiç rahatsız olmazlar.

 

Bu “kraliçe” kimdir, Kur’an ya da hadisler “kraliçe” için ne diyor?

 

Kraliçe’nin dinimizdeki yeri nedir henüz bizim din gardiyanlarından tek cümle duyabilmiş değiliz.

 

Milyonlarca tarikat üyesi mürid tarikata giriş seremonisinde şeyhinin yüzüne karşı “şeriatta baba olarak göreceğime” diye yemin eder. Ne demek şeriatta baba olarak görmek? İrademi şeyhe bırakıyorum demek. Şu demek Allah ve Kur’an’ı şeyhim ne diyorsa öyledir.

 

Yetmez, müridler geleneksel zikir töreninde şeyhin etrafında bir daire (halka) oluştururlar ve şeyhlerine ilahiler eşliğinde “Ey şeyhim senden başka kimsem yoktur, senden başka gidecek yerim yoktur, kulunum kölenim” vs. gibi ifadeleri üstelik şiirsel nakaratlarla kendilerinden geçip düşüp bayılıncaya kadar söylerler.

 

Yani şeyhin önünde yapılan yemin kuru bir yemin değil, yırtınarak yalvararak çıldırıp kendinden geçinceye kadar tekrar edilen bir yemindir.

 

Tarikatlar müridlerin iradeleri üzerinde egemenlik hakları müridlerine cinnet yaşatarak onaylatmasına da bu ülkenin sağ ve sol liberallerinden bir itiraz hiç gelmemiştir.

 

Ve Amerika’nın tarikatlar ve şeyhleri üzerinde egemenlik hakları var, (ki kullanıyor.)

 

İnsanın insanı sömürüsüne dangalak ve çoğu hain liberaller ses çıkartmaz.

 

ARTIK ÜRÜN, MADEN, ARAZİ HER ŞEY “ŞİRKETLERİN”

 

Neden rahatsız olurlar? Mesela bir zamanlar da Köy Enstitüleri’nden çok rahatsız oldular ve kapattılar.

 

Mesela “Andımız”ı ilan edenler 1940’lı yıllarda Tarım Satış Kooperatifleri kurdular, 70’li yıllarda büyümüş hepimiz Tariş’i, Fiskobirlik’i, Çaykur’u, Çukobirlik’i, Marmarabirlik’i ve onlarca kooperatif bilirdik.

 

Ne güzel kendin üretiyor kendin satıyorsun ve karları ortaklaşa bölüşüyorsun.

 

Mesela kooperatiflerde herkesin oy hakkı vardır, diyelim on bin üyesi var on bin kişi karar vericidir.

 

Ancak şirketleri beş-altı kişi yönetir.

 

1980’li yıllarda yeni dünya düzeni küreselleşme özelleştirme yani neo-liberal düzen çanları Türkiye’de 24 Ocak kararları Özal’la başladı.

 

Geçtiğimiz kırk yıl içinde şirketlerle kooperatifler arasında amansız bir savaş yaşandı.

 

İktidarlar kooperatifleri de Köy Enstitüleri gibi komünist buldu. Yönetimleriyle oynadı. Allem gullem malları, depoları, arazileri satıldı. Güçleri düşürüldü, önleri tıkandı. Ve ınınınnnnn, 2007 yılında Dünya Bankası emretti Meclis’ten yasa çıkarıldı ve kooperatiflerin önü tıkanıp şirketleşmenin önü açıldı.

 

Ve bugün mesela Fiskobirlik’in esamesi okunmuyor ve fındığımızı bir İtalyan firma eline geçirdi.

 

Ülke zenginlikleri, madenleri, kaynakları depoları, arazileri önce şirketlere satıldı, sonra, şirketler yabancılara satıldı.

 

Milli şirketler tasfiye oldu, köyler boşaldı ve ortada “üreten” kalmadı, yani “rantiye” şirketler kaderimiz haline getirildi.

 

Kooperatiflerin zayıflatılması Saidi Nursi’nin, Seyit Rıza’nın azizleştirilmesi, Türk andının kaldırılması bankaların yüzde sekseninin yabancıların eline geçmesi ve otun, etin, yemin, gübrenin ithali hepsi “eş zamanlı” aynı zaman diliminde paralel gelişti.

 

Çünkü pancar artık köylünün değil, tütün hiç değil, pamuk hiç değil, zeytinyağı, fındık, çay hiç değil, artık ürün, maden, arazi her şey “şirketlerin.”

 

ŞİMDİ BİZ HANGİ “ANDI” OKUYACAĞIZ!

 

Habertürk, CNN, NTV de şirketlerin, hepsi iktidarın emrindedir, çünkü.

 

Kooperatifler, sendikalar gibi değil, daha tehlikelidir, sendikalarda para “patronun” elindedir, kooperatiflerde para üreticilerin elinde. Siyasi iktidar şirketlere bir kaç kişi atayarak yönetebilir ama kooperatifleri ele geçirmesi zordur.

 

İktidar paraya tahakküm ettikçe iktidardır, bu yüzden paralar, arsalar, depolar, kaynaklar kooperatiflerden alınmalı, peki ne yapılmalı, şirket-kooperatif savaşını başlatan Özal’dır, şirketlere hücum emrini verdi: Dışarıdan Daha Ucuzunu Getirin.

 

Daha ucuzu, ambalajı daha düzgünü, reklamlısı, havalısı, şık paketli, küçük şişelisi dışarıdan geldikçe kooperatifler pes etti güçleri kırıldı, atıl hale geldiler ve piyasayı tam anlamıyla şirketler ele geçirdi.

 

Tariş, Çukobirlik, Marmarabirlik, Fiskobirlik ve yüzlercesi, güçlerini katlasaydılar daha da büyüyecek ve çok daha büyük kooperatiflerin önünü açacaklardı, olmadı, büyüyen şirketler oldu, ve şirketlerin yabancılara satılması çok kolay oldu.

 

Madenler, ürünler, araziler, depolar ve dolarlar kimin elinde: Şirketlerin elinde. Şirketler kimin elinde, yabancı ortakların elinde.

 

Şimdi biz hangi “andı” okuyacağız!

 

Ey bize bugünleri gösteren Finansbank, Citibank, Kuveytbank, Ingbank, Akbank, Garanti bankası vs. Bize gösterdiğin yolda…

Ve zenginlikler yabancı şirketlerin eline geçtikçe bu toprakların köylüsünün, işçisinin, yatırımcısının, kooperatiflerinin hepimizin üstüne büyük bir korku yapıştı.

SENDİKA LİDERLERİ AYNI PAHALI YABANCI MARKA ARABALARA BİNMİYOR MU

Bu büyük ekonomik kriz’den milletimiz çok korkuyor, ne yapacağını bilmiyor, üstüne bir tembellik atalet yapıştı, çaresini bilmiyor, fikir üreteni yok, farklı bir düşüncesi olan hiç yok, çünkü şirketler ve TV’leri sağ sol liberalleri eliyle ülkeyi şokladı, aklını aldı, AB’ye girseydik gökten para yağacaktı.

Düpedüz yalan çıktı, oysa çözüm, kooperatiflerdedir.

Sosyalizm korkusunu istediğiniz kadar yaygara edin, çöküş yatay seyrinde yavaş yavaş dibi buldukça çözümü yine çaresizlik bulacaktır. (1970’lerin sonu tüp, gaz, ampul, şeker, yağ, şeker yokluğu başlayınca bu ülkede başta sendikalar onlarca tedarik kooperatif hızla kuruldu, nerdeyse her sendika üyelerinin ihtiyaçları için tedarik kooperatifleri kurdu.)

Ülke dibe vurdukça, çaresizlik kol gezince, para bulup yetiştiremedikçe, sendikalar, sivil kurumlar partiler halkımız mecburen “kooperatifleri” yeniden keşfedecektir, ya istiklal ya ölüm, yani ya ölüm ya kooperatif!

Şirketler üreten insanları hatta ülkeyi bir arada tutan değerleri yan yana getirmiyor, aksine şirketler, ne kadar bölücü iç savaş kışkırtıcısı emperyalist tez var sizlere onları tartıştırıyor, etnik, mezhep, din, ırk, şeriat, laiklik, istiyor ki, birbirinizi kırın, zavallı hale düşün, bu arada biz de kasalarımızı dolduralım, bu süreci kusursuzca başardılar.

Oysa üreten insanlar ürettiklerini ortaklaşa bölüşenler, kendilerinde büyük bir güç ve derin bir insanlık neşesi ve yanlarında yerli yapım devasa ortaklık kurumları bulur.

Bugün şeyhler bir milyonluk arabalara biniyor diyoruz peki sendika liderleri aynı pahalı yabancı marka arabalara binmiyor mu? Size bir soru, bir milyon dolarlık arabalara binen sendika başkanlarının elinde siz hiç Türk bayrağı gördünüz mü? Ve soralım bu işçiler hangi yabancı şirketlerde çalışıyor?

Fabrikalarınız tarlalarınız şirketleriniz sizin değilse “egemenlik” hakkınız yok demektir.

Şirketler onurunuzu çaldı, arazilerinizi mallarınızı ipotek etti, ormanlarınızı yaylalarınızı sahillerinizi derelerinizi yağma etti.

Şirketlerin tek istediği var, aman “kooperatif” kurmayın, kurdurtmayın.

Adorno’nun lafıdır: Özgürlük kavramını öyle manipüle ettiler ki yoksul olanların elinde ne kaldıysa onları da alalım demeye geldi, yine Adorno’nun lafıdır: Her şeyin bir fiyatı olduğu sürece özgürlük yoktur.

Çünkü şirketler Türklüğü, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Bayrağını, Bağımsızlığını, Şirketlerini, Ormanlarını, Anayasasını, en temel dini değerlerini “fiyatlandırmış” ve bu fiyatlara uygun talipleri “iktidara” yine şirketlerin gazeteleri ekranları vasıtasıyla iktidara taşımıştır.

Andımız tartışması bir egemenlik yani var olup var olmama beka savaşıdır, bu tartışmada şirketleri ve onların köpeği yazarları ancak şöyle ikna edebiliriz.

Çocuklarımız her sabah andımızı okuması karşılığında şirketlerinize her sabah şu kadar para ödeyecektir, dersek, bir ihtimal kabul edebilirler. Onların rantiyelerine, bankalarına yüzde otuz beş faiz ödemeyi kabullendiğimiz gibi, onların markalarına, kumaşlarına, içeceklerine, tütünlerine vs. dünyanın en pahalı fiyatlarını ödemeyi kabullendiğimiz gibi.

EY TÜRK GENCİ

Ve yaklaşıyor, yargımız onların istedikleri hainleri salıvermesi gibi.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Bankası’nın elinden para basma yetkisini aldı ve yeni kurduğu Merkez Bankası’na verdi, yabancıların tekellerini kırdı ve mesela Kabotaj Bayramı ilan etti.

Ey Türk Genci!

Kafandaki karıştırılmış bütün ideolojik safsataları bir yana bırak, sadece kooperatiflere odaklan, sadece üretenlerin bölüştüğü bir kooperatif düşün, kooperatiflerin ortak üretimini, ortak zekasını düşün, damarlarına bir insanlık neşesi soylu bir kan hücum edecek titreyip kendine geleceksin.

Kendine güvenin artacak.

Halkını daha çok sevecek.

Emperyalistler ve köpekleri karşısında kendini daha donanımlı daha güçlü hissedeceksin.

İşte o zaman kimseye muhtaç olmayacak kimseden dilenmeyecek, kimsenin emir ve talimatlarına boyun eğmeyecek, işte o zaman kimsenin parası olmadan yapabilirimin bağımsız gücünü içinde ruhunda hissedeceksin.

Unutma, egemenliği şirketlerin hiç değilse büyükçe kısmını kooperatiflere geçirmeden bu topraklarda hiç kimse Cumhuriyet, Meclis, Türk, milli anayasa, bağımsızlık vs. laflarını söyleyecek siyasi gücü kendinde bulamaz.

Unutma, şirketler Atatürk posteri taşıyanlara da zaman zaman iktidar olma şansı verirler, bir şartla, şirketlerine dokunmamak kaydıyla, elmas madenlerine ve tüccarlarına dokunmamak kaydıyla Mandela’ya verildiği gibi.

Not: Thoreau (Toro)’nun Zeplin Yayınları’ndan çıkan Walden adlı eseri gerçek bir edebiyat klasiği, mükemmel bir çeviriyle Türkçeye çevrildi. Toro, sivil itaatsizliği başlatan büyük isim, Toro’dan ilk etkilenen Gandhi oldu.  Walden kitabında insanlardan uzak yaşadığı inziva hayatını anlatır. Tek başına nasıl ayakta kalınır. Kimseye muhtaç olmadan tarlasının başında nasıl yaşanır. Toro, bu muhteşem eserinde insanı insan yapan insanın kendine yeterliliğinin imkanların ekonomisini felsefesini yapıyor ve ortaya yüzyılımızı etkileyecek nerdeyse büyük bir “din” kitabı çıkıyor. Tabiat tasvirleri, tarım bilgisi,

gölün dört mevsim manzarası, küçük şeylerin ekonomisi, azla yetinmek, kendinle kalmak, modern çağımıza ilaç hatta kurtuluş olabilecek çok derin felsefi konuları basitlikle anlatıyor. “Ben, tek başına, kimseye muhtaç olmadan nasıl yaşabilirim”i inşa eden bu büyük teorileri ve edebi harika eserleri okuyun ve kendinizde güç bulun. Ve sonra da “gerçek bir edebiyat” neymiş okumuş ve öğrenmiş olursunuz, insana güvensizlik aşılayan holdinglerin oyuncağı ve köpeği yazarlardan da bir nebze kurtulmuş olursunuz.

 

Nihat Genç

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.