|
HÜKÜMETLERİN DEPREM FACİASIYLA KOALİSYONU |
|
Pazartesi, 14 Mart 2011 15:07 |
Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunaminin ardından nükleer sızıntının başlaması Japonya için büyük bir sorun olmakla birlikte Türkiye açısından da ders alınması gerekli bir durumdur. Lakin Japonya’da yaşanılan 8.9 şiddetindeki depremin Türkiye’de yaşanılması durumunda daha vahim bir tablo ile karşılaşılması muhtemel olduğundan ders çıkartılması gerekir. Bilindiği üzere 1999 Marmara Depremi’nin şiddetine bakıldığında 7.8’lik bir depremle binlerce vatandaşımız enkaz altında kalarak canlarını kaybetmiş ve binlerce bina da enkaza dönüşmüş ve on binlerce binada deprem açısından risk oluşturmuştu. Ve bu yüzdende Türkiye deprem konusunda sınıfta kalmıştı. 17 Ağustos 1999’dan bugüne geçen zaman içinde depreme karşı ne tip önlemler alındığını düşününce de bu uğurda fazla bir yol kat edilmediği de gün gibi ortadadır. Dönemin hükümeti depreme çözüm olmayacağı ilk günden belli olan bir “Deprem Vergisi”ni geçici olmak koşuluyla bir çözüm olarak sunup hayata geçirmişti. Ancak daha sonraki senelerde bu “Deprem Vergisi” geçici olmaktan çıkartılarak zorunlu hale getirilmiştir. Nitekim deprem sonrasında çıkartılan bir vergi sistemi hiçbir zaman depreme çözüm olamaz. Oysa Türkiye’nin “Deprem Strateji Planı”nın hazırlanıp uygulamaya geçirilmesine öncelik verilmesi gerekirdi. Lakin “Geçici ve Zorunlu Deprem Vergileri” adı ile toplanan paralarda bu planın hazırlanıp uygulamaya geçirilmesi için harcanması gerekirken toplanan deprem paraları bütçeye yama edilerek amacı dışında kullanılmıştır. Nitekim Türkiye’nin KAF ve DAF gibi iki önemli diri fay zonu üzerinde yer almasından dolayı ciddi deprem riski taşıyan bir coğrafyada yaşanılıyor. Bilimsel olarak bu deprem fay zonlarının yok edilmesi mümkün olmadığından ötürü her an her şiddette depremle karşı karşıya kalma ihtimali vardır. Ve özellikle de 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nde olduğu gibi yüksek şiddetli depremlerle… Bu nedenle de depremlere “Yaradanın bir takdiri!” demeyi bırakıp depremlerle yaşamayı ama depremlerden en az hasarla kurtulmayı öğrenmek zorundayız. Lakin tarihin her döneminde çeşitli büyüklüklerde depremlerle can ve mal kayıpları yaşanılmasına rağmen geçen sürede alınması gereken önlemler veya yapılması gereken çalışmalar yapılmadığından veya yapılamadığından ötürü bugün gelinen noktada aynı büyüklükte bir depremde en az can ve mal kaybı ile atlatma ihtimali çok düşüktür. Yani 1999’da Marmara’da meydana gelen depremin aynısı bir daha yaşandığı takdirde daha fazla can ve mal kaybının yaşanması muhtemeldir. Ayrıca büyükşehirlerin büyük bir kısmında delme patlatma yöntemi ile yapılan metro çalışmalarının bulunduğu bölgeler kullanılan yöntemden dolayı depremde oluşacak hasarın artma riskini artırmaktadır. Örneğin bir filin tehlike anında ayağını yere vurarak 50 km ötedeki fillere tehlikeyi bildirdiği bilimsel olarak bilinmektedir. Bu filin ayağını yere vurduğu andaki oluşan titreşim patlayıcı maddenin patlatılmasından kaynaklanan titreşiminden kat ve kat daha azdır. Bu nedenle de patlayıcı kullanılarak delme patlatma yöntemi ile yeraltında açılan metro tünellerinin bulunduğu şehirlerde deprem de oluşabilecek hasar oranı daha da artmaktadır. Öte taraftan Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer enerji santrali de ileriki yıllarda olası bir depremde nükleer sızıntı yaşanmasına vesile olabilir. Çünkü yapılması planlanan bu santralin yer lisansı 1976 yılında yani bundan 35 yıl önce verilmiş ve fizibilite çalışmalarında o dönemde kullanılan deprem haritası da 1972 yılına ait Deprem Bölgeleri Haritası’dır. Bu derece önemli bir konuda 1972 ve öncesi yıllara ait bir çalışma ürünü olan bir haritanın baz alınarak lisans verilmesi sakıncalıdır. Nitekim bilim adamlarının daha sonraki yıllarda yapmış oldukları araştırmalarda 300 km uzunluğundaki Ecemiş Fay Hattı’nın 20-25 km yakınında bir nükleer tesis kurulması akıl ve mantık işi olamaz. Ecemiş Fay Hattı üzerinde meydana gelecek herhangi bir depremde kurulması planlanan nükleer tesisin herhangi bir zarar görmeyeceğinin ve hatta nükleer sızıntı yaşanmayacağının hiçbir bilim adamı garantisini veremez. İnsan hayatıyla kumar oynamak devletin hiçbir yetkilisinin hakkı değildir. Elbette nükleer tesise karşı değilim. Ancak kurulması planlanan nükleer tesis için Türkiye coğrafyasında daha uygun bir yer bulunabilirken 35 yıl öncesine ait bir lisansla Akkuyu diye diretilmesini anlamış değilim. Ayrıca bu nükleer tesisi yapacak olan firma daha önce bu kadar büyük bir tesis yapmamışken firmanın güvenirliliği tartışılır. Buna rağmen bu firmaya ihalenin verilmesi de ülkemizdeki meslek odalarınca birçok kez dile getirilmiş olmasına rağmen olay bilimsel olmaktan çıkartılıp mevcut hükümet tarafından siyasete dökülmüştür. Bu denli önem arz eden bir konuda bilim adamlarının dikkate alınmaması maalesef üzücü sonuçlar doğurabilir. Çünkü Jeoloji Mühendisliği mesleğinin Türkiye’deki Babası olarak nitelendirdiğimiz ve Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) varlığını bilimsel olarak kanıtlayan Rahmetli İhsan Ketin Hocamız yaşadığı dönemde yaptığı araştırma ve çalışmalarla KAF üzerinde sanayi ve yerleşim yeri planlarının kurulmaması için bütün hükümetlerle yerel yönetimleri uyarmasına rağmen Rahmetli Hocamızın bu önerileri dikkate alınmamıştır. Nitekim kendisi TÜPRAŞ’ın İzmit’e ve Erzincan ile Adapazarı’nın da bugünkü yerlerine kurulmaması gerektiğini özellikle iletmesine rağmen Hocamızın önerilerine kulak tıkayan o dönemin hükümetleri sayesinde ileriki yıllarda meydana gelen depremlerle çok büyük can ve mal kaybı yaşanmıştır. Buna rağmen mevcut bugünkü hükümetin bilim adamlarının sesini kulak ardı etmesinden dolayı Akkuyu’ya kurulacak bir nükleer tesis de ileriki yıllarda olası bir depremde daha büyük bir facianın yaşanmasından birinci derece sorumlu olacaktır. Ayrıca İstanbul ve çevresinde 17 Ağustos Marmara Depremi gibi bir olası depremin meydana gelmesi durumunda can ve mal kaybı 1999’da olduğundan çok daha fazla olacaktır. Çünkü 1999 depreminden sonra İstanbul ve çevresinde yıkılması gereken yüz binden fazla binanın hala yıkılmamış olmasından dolayı bu sayı artacaktır. Bu nedenle biran önce bu binaların tahliye edilip yıkılması gerekmektedir. Aksi halde olası bir depremde bu binalar kendiliğinden yıkılacak ve içinde yaşayan vatandaşların can ve mal kaybından 1999’dan deprem olana kadar gelmiş geçmiş İstanbul Belediyesi, İstanbul ilçe belediyeleri, Bayındırlık ve İmar İskân Bakanlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti yetkilileri birinci derecede sorumlu olacaktır. Sonuç olarak Ülkemizin deprem kuşağında yer almasından ötürü mevcut hükümet ve yöneticiler biran önce önlem almalılar. Bu amaçla “Deprem Müsteşarlığı”nın kurulup Türkiye’nin “Deprem Strateji Planı”nın hazırlanması gerekir. Ve yıkılması gereken binaların ivedilikle yıkılması, güçlendirilmesi gerekenlerinde güçlendirilerek depreme dayanıklı hale getirilmesi, fay hattı üzerindeki yerlerinde daha risksiz bölgelere kaydırılması gerekir. Maalesef bir kez daha ifade ediyorum. Bugüne kadar yaşadığımız depremler neticesinde verdiğimiz can ve mal kayıpları depremle yaşamayı öğrenmediğimizin kanıtıdır. Elbette “Kadere iman etmeliyiz! İman ederken de tedbirimizi almalıyız! Takdirini Allah’a bırakmalıyız!”
|