|

29 ARALIK 2010 Reyhan İŞERİ Terör Uzmanı – Siyaset Bilimci Türkiye, etnik bölücü terör örgütü PKK’nın asker – polis – sivil, genç – yaşlı, kadın – erkek, dil – din – ırk gözetmeden gerçekleştirdiği saldırılarla yaklaşık otuz yıldır karşı karşıyadır. Nitekim bu otuz yıllık süreç içerisinde yaklaşık otuz beş bin vatandaşı terör örgütü tarafından katledilmiş ve de ekonomik anlamda da milyon dolarları aşan kayıplar yaşanmış olmasına rağmen Türk yurdunda terör ve terörizmin kökü kazınamamıştır. Ve hatta Türkiye’nin birincil sorunu olarak da gündemi işgal etmeye devam etmektedir. Lakin mevcut hükümetin bu sorunun kökünün kazılmasında başarılı olacağına veya gerekli adımları atacağına inancı olmayan biri olarak gelecek günlerin daha da vahim durumlar doğuracağı kanaatindeyim. Nitekim geçtiğimiz günlerde bir kez daha gündeme getirilen “iki dilli – iki milletli – iki bayraklı – iki yönetimli bir Türkiye” modeli, ilk olarak İmralı Palas’ta ağırladığımız cani tarafından dile getirilmiş ve akabinde de DTP, BDP gibi sözde partilerle sözde aydın – yazar – çizer – sanatçı tayfası tarafından da savunulmuş bir taleptir. Ve son olarak da Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından “Demokratik Özerklik Çalıştayı” adı altında düzenlenen toplantı neticesinde hazırlanan “Demokratik Özerklik Model Taslağı” olarak gündeme getirilmesi karşısında da mevcut hükümetin en yetkili ağzı günler sonra “kimseye bu ülke üzerinde ameliyat yaptırmayız” diyebilmiştir. Lakin Sayın Başbakan’ın günler sonrasında bu şekilde açıklama yapması manidardır. Sonuçta geçmişteki söylemleri ile izlediği politika düşünülürse sadece millette oluşan öfke havasını söndürüp, sakinleştirmek için yapılmış bir açıklama olduğu anlaşılır. Çünkü… Sayın Başbakan RP’nin İl Başkanı ve MKYK üyesi iken Gazeteci Metin Sever ile Cem Dizdar tarafından gerçekleştirilip “2. Cumhuriyet Tartışmaları” ismi ile 1993 yılında basılan kitapta yer alan röportajdaki ifadelerine bakıldığında Sayın Başbakan’ın kendi içerisinde bir çelişki yaşadığının veya oy uğruna fikirlerinin sürekli değiştiğinin bir kanıtı olarak yorumlanabilir. Nitekim bu röportajda Sayın Başbakan sorulan bazı sorulara şu şekilde cevap vermiştir: “Soru: Milli bütünlüğümüzün korunmasından söz ettiniz. Bu değişim süreci içersinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içersinde kalmak istemezlerse ne olacak? RTE: Onun kararını halk verecek. Soru: Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler. RTE: Bu durumda belki Osmanlı Eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir. Soru: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse… RTE: Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa… Soru: Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir… RTE: Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir. Soru: Hak istenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur? RTE: Coğrafi bütünlük içersinde evet, ama coğrafi ayrılık içersinde hayır. Soru: Coğrafi bütünlükten kastınız misak-ı milli sınırları mı? RTE: Ona orda hudut tayin edemem. Soru: O zaman bu hak da meşru değildir diyorsunuz… RTE: Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum. Soru: Ama bağımsız bir devlet olarak tasarlayamam diyorsunuz. RTE: Tasarlayamam çünkü bu coğrafyanın mücadelesini veren sadece Kürtler olmamıştır ki! Soru: Ama o coğrafyada yaşayan insanların böyle bir talebi olduğunda... “Biz kendi kimliğimizle, bayrağımızla, Kazakistan, Özbekistan gibi bir ülke olmak istiyoruz” derlerse, siz bu hakkı meşru bulur musunuz; bunu öğrenmek istiyorum! RTE: Onu meşru olarak görmüyorum.” İşte Sayın Başbakan’ın bu sorulara verdiği bu cevaplar karşısında aslında Türkiye’nin içerisinde “iki dilli – iki milletli – iki bayraklı – iki yönetimli bir Türkiye” nin inşasını meşru olarak gördüğü ve sadece ayrı devlet kurma fikrini meşru görmediği açık ve alenice ortadır. Zaten bugün İmralı’daki cani, etnik bölücü terör örgütü PKK, BDP ve DTK ayrı devlet kurma niyetinde olmadıklarını açıkça ifade etmektedirler. Şuan için sadece eyalet sistemi ile yetinmek istediklerini beyan ediyorlar. Lakin ileride daha fazlasını da isteyebilirler. Bu da zaten etnik bölücü terör örgütü PKK’nın kuruluş amaçları içerisinde olmakla birlikte Barzani tarafından da “Birleşik Kürdistan” olarak geçtiğimiz günlerde AKP’li milletvekillerinin gözünün önünde dile getirilmişti. Öte yandan 1991 yılında “PKK terörünü kınadığımız kadar, devlet terörünü de kınamak, Devlet – PKK çatışmasında devletçi bir safta gözükmemek ve devletin ‘bölücü’, ‘terörist’, ‘ayrılıkçı’ şeklindeki eleştiri üslubunu benimsememek…” şeklinde ifadelerinde yer aldığı “Kürt Raporu”nu hazırlatan dönemin RP İstanbul İl Başkanıdır. Ve bugünün mevcut Başbakanı ve BOP’un Eşbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ta kendisidir. Ayrıca RP döneminde bu tip söylem ve adımlar atan Sayın Başbakan AKP döneminde de her mitinginde Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarını ardı ardına tamamını kendinin bile sayamadığı 36 etnik unsura parçalayarak “Bu ülkede 36 etnik unsur var” diyerek şarkının nakaratı gibi tekrarlamıştır. Bununla da yetinmeyerek 2005 yılında Diyarbakır mitinginde “… Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim sorunumdur…” diyerek de devletin yönetim yetkisini elinde bulunduran bir yönetici olarak Türkiye’de bir kürt sorunu değil etnik bölücü terör sorunu yaşanmasına rağmen gerçekte var olmayan bir sorunu sorun olarak kabul etmiştir. Nitekim sözde kürt sorununu kabul etmenin ötesinde “milli birlik ve kardeşlik projesi” olarak tanıttıkları “açılım – saçılım projesi” sayesinde Kandil ve Mahmur’dan ellerini – kollarını sallayarak dağdan ovaya inen ve Vatan toprağına ayaklarını basarak kirletenler davullarla – zurnalarla – çiçeklerle devletin üst yöneticileri ile PKK’nın siyasi sözcülüğünü yapan sözde parti tarafından karşılanmışlardı. Ve ayaklarına mahkeme kurulup ifadeleri alınıp elleri – kolları serbest Vatan toprağında gezmeleri sağlanmıştı. Sırf neden biliyor musunuz? Akılları sıra milli birlik ve beraberliğin köprülenmesi için… Ve de “artık analar ağlamasın!” diye… İşte AKP hükümetinin en yetkili ağzı olan ve “BOP Eşbaşkanı” olmakla övünen Sayın Başbakan’ın bu söylem ve izlediği politikanın yanında etnik bölücü terör sorununa karşı atılacak adımlarda yetkileri olan İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın birkaç gün evvel ki “Terör biterse, MHP’de biter!” çıkışı da teröre hangi gözle baktıklarını ortaya sermektedir. Bu çıkış Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir bakanına yakışmadığı gibi terör sorununun ciddiyetinin farkında olmadığının da kanıtıdır. Çünkü… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir bakanının en önemli önceliği devletin ve milletin bekasını sağlamaktır. Eğer bir devletin ve milletin bugününü, yarınını tehdit eden bir unsur varsa bu unsurun kaldırılması halinde bırakın bir partinin yok olmasını bizatihi kendisinin yaşam hakkı gidecek dahi olsa önceliğinin devletin ve milletin yani Vatanın bekası olması ve kendini de bu uğurda feda edebilecek yüreklikte olması gerekir. Lakin Sayın Bakan Bey bu denli önem arz eden bir konu ile muhalefet partisi arasında bir bağ kurmaya çalışarak konuyu gündelik siyaset malzemesi yapmaya çalışmıştır. Ve de gerçekle alakası olmayan bir değerlendirmede bulunmuştur. Oysa terörün bitirilmesi ile MHP’nin oyları arasında bir bağlantı kurmak mümkün değildir. Nitekim ülkede “iki dilli – iki milletli – iki bayraklı – iki yönetimli bir Türkiye” modeli tartışmalarının yanında etnik bölücü terör örgütü tehdidinin hala bir tehdit olarak devleti ve milleti tehdit ettiği bir dönemde ve de terör örgütünün uluslararası destekçileri biliniyorken… Sayın Dışişleri Bakanı’nın gazete sayfalarına, internet haber sitelerine yansıyan aşk meşk tanım ve tarifleri aynen “dam başında saksafon” hesabı “bu ne ciddiyetsizlik?” dedirtecek cinstendir. Sonuçta uluslararası arenada Ermeni Lobileri tarafından “soykırımcı” ilan edilmeye çalışılan bir Türkiye var. Ve aylık 39 bin TL ücretle kiralanıp milletin ödediği vergilerden ödenen bu konut Sayın Bakan Bey’e gazetelere aşkın meşkin tarifini, tanımını yapması için tahsis edilmemiştir. Ama Sayın Bakan Bey bakanlık koltuğuna oturduğu günden beri ne terör örgütünün uluslararası destekçilerine karşı atılmış bir adımı anlatırken ne de “Ermenilerin Türkiye’de ve hatta 1992 Şubatı’nda Hocalı’da, Karabağ’da Türk milletine katliam, soykırım yaptı” şeklinde bir açıklamasını görmüyoruz. Oysa terörün uluslararası destekçilerine karşı atılacak adım ve uluslararası arenada Ermenilerin Türk milletine gerçekleştirdiği soykırımı anlatmak Sayın Bakan Beyin oturduğu bakanlığın görevidir. Ve bir adım daha ileri gidecek olursak Irak’ın kuzeyine yerleşip oradaki bölgesel güçlerden destek alan etnik bölücü terör örgütü PKK’nın Irak’tan çıkartılması ve kırmızı bültenle aranan teröristlerin iadesini gerçekleştirmek Sayın Bakan Bey’in görev alanı içerisindedir. Ancak görülüyor ki Irak’ın kuzeyine önce Kuzey Irak sonrada Kürdistan demekle terör bitmiyor… Veya Irak’ın kuzeyindeki eşkıya çapulcusu Barzani’ye “Mesut Abi…” diye hitap etmek de değildir, görevi… Açıkçası AKP hükümetinin mensuplarının terör konusunda düşüncesi ve izlediği politika ortadadır. Mevcut hükümet döneminde kaç defa sadece PKK’lıları kapsayacak “özel af” çıkartma girişiminde bulunulduğunu ve sırf polise – askere taş ve molotofkokteyli atan 18 yaşından küçüklerin terör yasasından yargılanıp ceza almalarını engellemeye yönelik toplumda “taş atan çocuklar yasası” olarak bilinen yasayı çıkarttıklarını… Artık bilmeyen kalmadı. Bu saatten sonra AKP hükümetinin veya Sayın Başbakan’ın devleti ve milleti tehdit eden etnik bölücü terör örgütü PKK’nın kökünü kazıyacağına inanmıyorum. Ve bugüne kadar çözüm olarak ortaya attığı projeyi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve milletinin birliğini, dirliğini parçalayıcı bir proje olarak değerlendirmenin yanında oy uğruna hazırlanıp uygulanmış projeler olarak değerlendiriyorum. Sonuç olarak AKP Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı’nın “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki TÜRKLÜK tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek” şeklindeki beyanatı ile 2003 yılında katıldığı Teke tek programında “…Şimdi biz de bir defa Türkiye’de Türkiyelilik bilincini en azından yakalamalıyız…” diyen Sayın Başbakan’ın sözlerini bir kez daha düşündüğümüzde gelecek günlere nelerin gebe olduğu ortadadır. Bu saatten sonra gelecek günlerde atılacak her adım iyi değerlendirilmelidir. Aksi takdirde devletin ve milletin bekası zor sağlanır. Yüce Yaradanımız Devletimizi ve Milletimizi tüm şer odaklarından korusun ve yüceltsin!
|