SON DAKİKA

Postalların Ayak Sesleri İle Gelip Astılar Beni

Bu haber 06 Eylül 2013 - 0:03 'de eklendi ve 38 kez görüntülendi.

Azer Asena

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi elbette ki, yönetim şekli olarak Cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyet’in olmazsa olmaz anlayışı da demokrasidir. Türkiye Cumhuriyeti, siyasi hayatına resmi olarak 29 Ekim 1923’te başlamış ve Cumhuriyet yönetim şeklini benimsemiştir. Ancak kurulduğu dönemlerden itibaren tek partili yönetim anlayışı ile Türk Milleti demokrasi anlayışını tam olarak benimseyememiştir. Ta ki çok partili hayata geçene kadar…

1946’da yapılan seçimlerle birlikte Türkiye, ilk defa çok partili hayata geçişin ilk aşamalarında aradığı demokrasi anlayışını geçte olsa bulmuş ancak fazla sürmemiştir. Dış güçler tarafından gerçekleşen, ülkemizi kan gölüne çevirip kitlesel çatışmalara sebebiyet verenlerin elleriyle yapılan 27 Mayıs 1960 darbesiyle ilk yarasını almıştır. 27 Mayıs 1960 ile başlayıp demokrasiye vurulan ilk hançer 12 Mart 1971 ile devam etmiş ve 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle de tam anlamıyla son nefesini vermiştir.
Türk Milleti’nin aralıksız sürdürdüğü demokrasi mücadelesinde Ülkücü Hareket’in ayrı bir yeri ve önemi olmuştur. Ülkücü Hareket’in fikri hayatının siyasallaşması ilk olarak 1948’de kurulan Millet Partisi ile gerçekleşmiştir. Daha sonra CMP, CKMP ve MHP ile siyasallaşma hayatını tamamlayarak Ülkücü Hareket, Türk siyasi ve demokrasi tarihinde önemli bir yere gelmiştir.

Ülkücü Hareket, ilk ortaya çıktığı dönemlerden itibaren darbeci, jakoben zihniyete ( tepeden inmeci, baskıcı, diktacı) ve oligarşik ( sadece belirli bir grubun bir ülkeyi yönetmesiyle ortaya çıkan yönetim biçimi ) güçlere karşı her zaman demokrasiyi savunan tutarlı bir siyaset izlemiştir. Ancak Ülkücü Hareket, gayri-millî güçler tarafından yapılan çeşitli ideolojik suçlamalar, derin devlet bağlantılı istihbaratçıların Ülkücü Hareket’in içerisine sokularak çeşitli komplolar, faili meçhul cinayetler ve provakatif kanlı eylemler yaparak siyasi kargaşanın içine çekmeye çalışması, düşündürücü ve çok vahim bir durumdur.

12 Eylül’e gelen süreçte Ülkücü Hareket’in baş düşmanlarından biri olan derin devlet ile karanlık güçlerin içine çekmeye çalıştığı kirli ilişkilerin yanında “1968 Kuşağı” diye adlandırılan ve Komünist fraksiyonları (Marksizm, Leninizm, Titoizm, Maoizm, Kastroizm ve Güney Amerika’daki değişik fraksiyonlar) benimseyen, bütün dünyada 1967’de başlayıp 1968 yılında doruk noktasına ulaşan gençlik hareketleri olmuştur. Gençlik hareketleri mevcut düzeni yıkma amacı güden hareketler olarak kastedilir. Siyasal yönü ağır basan bu hareketler, toplumu daha çok etkilemektedir. Kamu düzenine başkaldırmak, bu düzenin temsilcisi kabul edilen emniyet birimlerine karşı şiddetle karşı çıkmak, barikatlar kurmak, her çeşit patlayıcı maddeler imal edip emniyet birimlerinin üzerine atmak başlıca amaç ve metotlarıdır. Ayrıca üniversiteyi işgal etmek, sınavlara girmemek, boykot yapmak, toplulukları tahrik ederek hareketin büyüyüp gelişmesini sağlamak ve kamu mallarını tahrip edip zarar vermekte amaç ve metotları arasındadır. Yani baskı ve şiddet gençlik hareketlerinin en belirgin özelliği olmuştur. Bu komünist fraksiyonları benimseyen ve sol gençlik hareketlenmelerinin başını çeken Doğu Perinçek-Aydınlık Hareketi’nin temsilcileri ile üniversite gençliği arasında yoğunlaşan Fikir Kulüpleri Federasyonu (1969 kongresinde Dev-Genç adını almıştır) lideri Mihri Belli ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) lideri Mehmet Ali Aybar olmuştur.
Yukarıda da bahsettiğim gibi Ülkücü Hareketin baş düşmanlarından biri olan Aydınlık Hareketi-FKF ve TİP’in kurmuş olduğu ve Türkiye dışındaki yabancı kaynaklar tarafından desteklenen “Dev-Genç” isimli sol terör örgütü, içinde Ermeni terörizmini de barındırarak özellikle 1975’lerden sonra Türkiye’de terör faaliyetlerine başlamıştır. Dev-Genç’in ( daha sonra Dev-Yol, Dev-Sol, Tikko, Tdkp gibi örgütlere ayrılmış) derin devlet bağlantılı yapmış olduğu terörist faaliyetleri, Ülkücüler üzerinde yoğunlaştırarak ülkeyi uçurama sürüklemekteydiler. Ülkücüler ise hem vatan hem de canlarını savunma adıyla kendilerine ait tedbirlerini almak zorundaydılar. Çünkü karşılarında Filistin gerilla kamplarında yetişmiş militanlar bulunmaktaydı.
Sistemli bir şekilde ülkeyi kan gölüne çeviren komünist militanlar ile derin devlet ajanlarının, faili meçhul cinayetleri, provakatif kanlı eylemleri ve kitlesel bombalı çatışmaları 1979 yılının sonlarına gelindiğinde had safhaya ulaşmıştı. Her gün Türkiye genelinde yüzlerce insanın kanının döküldüğü, kadınların dul, çocukların yetim kaldığı bu kargaşa ortamı, postalların ayak seslerini yavaş yavaş getiriyordu. Yani Komünist sisteminin (Rusya, Çin vb.) Türkiye üzerindeki emellerine karşılık, ABD destekli darbeci komutanlardan Bedrettin Demirel’in tarihe geçen sözleri “ İhtilalin olgunlaşması için daha fazla kan dökülmesini bekledik” gerek Türkiye gerekse Ülkücü Hareket üzerine oynanan oyunları açıkça gösteriyordu. Toplumun teröre alıştırılması ve gelecek kaygısı içinde ölüm korkusunu yaşayan halka, askeri darbeyi bir kurtuluş yolu olarak gösterilmeye başlanması da önemli bir etken olmuştur. 1979 yılının Kasım ayından Aralık ayının sonuna kadar 104 ülkücü komünist militanlar tarafından şehit edilmiş ki, bunların içinde üst düzey il ve ilçe başkanları da bulunmaktaydı.

12 Eylül’e zemin hazırlayan dış siyasi olaylar da etken olmuştur. 1980’e girerken Ortadoğu’da çatışmaların içerisindeydi. Kızıl Sovyet Rusya, Afganistan’ı işgal etmiş ve ABD’nin Ortadoğu’daki önemli karakollarından olan İran’da Şahlık rejimi yıkılmıştı. ABD, Ortadoğu’daki önemli müttefikini kaybedince Kızıl Sovyet destekli anti-Amerikancı politikalar Ortadoğu’da yayılmaya başlamıştı. Bunun üzerine ABD, Ortadoğu’daki hâkimiyetini elinde tutabilmek için jeo-stratejik ve jeo-politik açıdan önemli konuma sahip Türkiye’yi elinde bulundurmak zorundaydı. Bunu da sivil bir yönetim yerine askeri bir yönetimle yapabilirdi. Zaten dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren sürekli ödevini almak için ABD’ye gidiyordu. Ayrıca 1980 Mart ayında Cumhurbaşkanlığı seçimi gündemdeydi. Demirel ve Ecevit’in ortak bir aday çıkaramaması, yönetimin bir türlü oturmayışı ve Anayasa değişiklikleri gibi iç-siyasi bunalımlar, 12 Eylül cuntacılarının işini de gittikçe kolaylaştırıyordu. Gerek dışta gerekse içte siyasi bunalımların yaşadığı bu dönemler de 1980 Ocak ve Nisan ayları arasında kızıl teröristler tarafından 300’ün üstünde ülkücü şehit edilmişti. Ülkücü kanı oluk oluk akarken 27 Mayıs 1980’de Ülkücü camiayı derin yasa boğan MHP Genel Başkan Yardımcısı, Gümrük ve Tekel eski Bakanı, büyük dava adamı Gün Sazak, Ankara’da Dev-Sol militanları tarafından evinin önünde şehit edilmişti.

Türkiye 12 Eylül’e hızla sürüklenirken kitlesel çatışmaları artıran iç savaş tahrikçilerinin provokasyonlarıyla 1980’nin Haziran ve Temmuz aylarında başta Çorum olmak üzere Nevşehir ve Fatsa’da kanlı olayların yaşanmasına sebep olmuştur. Yüzlerce vatandaşın yaralanıp öldüğü bu olaylar artık postalların ayak seslerini duyuruyordu. Askeri darbe için herşey hazırdı. İhtilal olgunlaşmış ve Ağustos ayında toplanan cunta yönetimi darbe gününü belirlemişti. 12 Haziran’da yoğunlaştırılan sıkıyönetim kararları ile artık ihtilal hazır haldeydi. Evet, artık darbe tarihi 12 Eylül olarak belirlenmişti. 6 Eylül’de MSP lideri Necmeddin Erbakan’ın Konya’da açıkça İslami devlet kurma çağrıları için yapmış olduğu mitingde Radikal-İslamcı-İran yanlısı grupların İstiklal Marşı okurken ayağa kalkmamaları ve eşlik etmemeleri, 12 Eylülcü cuntacıların işini daha da kolaylaştırmıştı.

Artık 12 Eylül’e bir gün kalmıştı. Tarih 11 Eylül’ü gösteriyor. Komünist TKP’nin kuruluş yıldönümü nedeniyle başta İstanbul, Ankara olmak üzere birçok şehirde komünist komitelerin faşizme karşı pankartları, bildirileri, afişleri, korsan gösterileri karşısında ordunun sessiz kalıp göz yumması da 12 Eylül’ün habercisiydi.
Ve…
Tarih 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece…
Film koptu ve oyun bitti.
Fakat bu sefer karanlıkta cuntanın oyunları kanlı bir şekilde oynanacaktı.

12 Eylül öncesi binlerce şehit veren Ülkücü Hareket, postalcıların darbesiyle de şehit vermeye devam ediyordu. İdam cezası onaylanan Mustafa Pehlivanoğlu, 8 Ekim 1980 günü Ulucanlar Kapalı Cezaevinde idam edilen ilk ülkücü şehit olmuştu. İşkenceler, anayasada yer almayan özel kurulu C-5 adı verilen insanlığın bittiği işkence hanelerde yapılan insafsızca işkenceler ve zulümler, kan durması için Türk(!) askerini kurtarıcı olarak görenleri bile derin üzüntüye boğmuştu. Çünkü o zulümleri yapanlar kendi içinden çıkan Türk askeri değil, ABD onayından geçmiş apoletli cuntacılardı.
Ülkücülerin yoğun olduğu cezaevlerinde POL-DER’li ( Komünist zihniyetli Polis Derneği) katiller, emniyet görevlileri değildi. Bunlar eli kanlı cuntacıların özel olarak görevlendirdiği üniformalı eşkıyalardı. Yakaladıkları masum Ülkücüleri, mahrem bölgeleri ve tırnakları arasına soktukları toplu iğnelerden verdikleri elektrik, arabalarının arkasına bağlayıp tarlalarda sürüklemeleri, gözlerini bağlayıp ayaklarının altı morarana kadar falakaya yatırıp daha sonra derisi açılmış olan ayakları tuzlu suların üzerinde gezdirmeleri ve daha nice dile getirmekten bile ruhumun daraldığı binlerce işkence yöntemleri ile Ülkü güllerini soldurmuşlardır.
Eyy ABD patentli postalcılar!!!

Bizler boşuna şehit olmadık, boşuna işkenceler çekmedik, boşuna kurşunları göğüslemedik…

Bizler Vatanım baki kalsın, Türk Milletim rahat uyusun, şehidimin al kanı ile bulanmış bayrağım dalgalansın, ezanlarım susmasın diye komünist katil sürüleri beni ben olduğum için değil; “Ülkücü” olduğum için vurdu.

Eyy, ABD patentli postalcılar!!!

Sorarım sana…
Biz Ülkücüler adı Türk olan Türkiye’me sahip çıkarken;
Postalların Ayak Sesleri İle Gelip Niye Astın Beni???

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.