Asikurtlar©

“PKK EŞİTTİR PYD’DİR , KATİL HER YERDE KATİLDİR”

“PKK EŞİTTİR PYD’DİR , KATİL HER YERDE KATİLDİR”
16 Şubat 2016 - 12:29 'de eklendi ve 4370 kez görüntülendi.

Bu haftaki Meclis grup toplantımıza başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

İnsanlık tarihinde, bir adım sonrasını göremeyen, tehlikeleri fark edemeyen yönetimlerin hüsran ve felaketle biten acı sonlarına çok sık rastlanmaktadır.

Hayalperest ve vizyonsuz yöneticilerin nice badirelere yol açtığı, nice yenilgi ve yıkımlara neden olduğu da bilinmektedir.

Hangi ülke olursa olsun, iktidara hakim çevrelerin hedeflerindeki bulanıklık, politikalarındaki dağınıklık, tutum ve davranışlarındaki tutarsızlık peyderpey kriz üretecek, istikrarsızlık getirecektir.

Bir devlet adamının en önemli görevi mensubu olduğu milletine sorumluluk ve samimiyet ölçülerine göre hizmet etmektir.

Bunu yaparken dün-bugün dengesini, millet-devlet uyumunu, bölgesel ve küresel dinamikleri iyi gözetmesi gerekecektir.

Bahsettiğim sorumluluk ve samimiyet yoksa içinden çıkılamayacak pek çok sorun her alanda varlığını gecikmeden gösterecektir.

Kabul etmeliyiz ki, Türkiye’yi yoran ve zorlayan çok sayıda açmaz ve anormallik devamlı surette mesafe kaydetmektedir.

Bu çerçevede iç ve dış politikada üst üste kaybedilen mevziler ülkemizi darboğaza sokmaktadır.

AKP’nin kötürüm ve köksüz politikaları başımıza onca dert sarmaktadır.

Diyebiliriz ki, Türkiye siyasi sıkışma ve bunalım yaşamaktadır.

Milletimiz gelişmelerden memnun değildir.

AKP Türkiye’yi meçhule sürüklemektedir.

Haklı olarak duyduğumuz endişelerimiz bir hayli fazladır.

Suriye kaynaklı kaos sürekli genişlemektedir.

Milli güvenliğimiz aşırı risk ve tehlikelerle karşı karşıyadır.

Artık gizleyecek, görmezden gelinecek bir şey kalmamıştır.

İçinde bulunduğumuz şartlar çok ağırdır.

Hükümet ise hazırlıksız, pasif ve edilgendir.

Bir yanda mülteci dalgası, diğer yanda Ortadoğu’da hüküm süren kanlı döngü; bir yanda vatan topraklarındaki terörist saldırılar, diğer yanda bölgesel savaş senaryoları geleceğimizi rehin altına almaktadır.

Kaygımız AKP’nin milli ve tarihi gerçeklerden kopuk bir şekilde oradan buraya savrulması, bölgesel zeminde sözünü dinletecek, nazını geçirecek, olaylara yön verecek çap ve güçte olmamasıdır.

Bu aslında emsalsiz bir trajedidir.

AKP böylesi bir acziyet ve çaresizliğe göz göre göre düşmüştür.

Çünkü iktidar partisi ne Ortadoğu’daki gelişmeleri doğru okuyabilmiş, ne de küresel güçlerin kurduğu tuzakları idrak edebilmiştir.

Bakınız, Sayın Davutoğlu Dışişleri Bakanıyken, 2012 yılının Ağustos ayında katıldığı bir televizyon programında Suriye’deki sancılı sürecin çok uzun süremeyeceğinden bahisle şunları söylemişti:

“Bu süreci artık yıllarla değil, aylarla veya haftalarla ifade etmek gerekir.”

Suriye’deki vahşet ve dehşet tablosu Davutoğlu’nun bu sözlerinden sonraki yaklaşık 3,5 yıl da sürmüş ve sürmektedir.

Davutoğlu atmış, ama tutmamıştır.

Davutoğlu gafletinin ve yanılgısının kurbanı olmuştur.

Bu yanılgının sadece Davutoğlu ve AKP’ye değil, maalesef ki Türkiye’ye yansıması çok olumsuzdur.

Gelişmelerin seyrini anlamlandıramayan, komşu coğrafyalardaki parçalanmanın istikamet ve sonucunu göremeyen bir iktidara bu ülke yönetiminin teslim edilmesi elbette fecaattir.

Davutoğlu bu fecaatin bir numaralı failidir.

Geçmişte hem Erdoğan hem de Davutoğlu öyle sözlere imza atmış, öyle konuşmalar yapmışlardır ki, sanıyorum yüzleri varsa bugünlerde epey bir kızaracaktır.

Türkiye olarak Ortadoğu’daki değişim dalgasını yönetecektik.

Ortadoğu’nun sahibi, öncüsü olacaktık.

Bir misyonun gereğini yapıyorduk.

Suriye konusunda insanlık vicdanının sesi olacaktık.

Geleneksel bekle gör politikası, büyük güçlerin peşinden sürüklenmek ve başkalarının gündemine dublör olmak devri kapanmıştı.

Oturup beklemeyecektik.

Türkiye merkez ülke olmanın gereğini yapacaktı.

Yeni bir Ortadoğu doğuyordu; bununla birlikte ülkemizin etrafında yeni bir barış, istikrar ve refah kuşağı olacaktı.

Kim söylüyor bu sözleri, elbette yiğidoyla serok arasında gelgit yaşayan Ahmet Davutoğlu.

Ne zaman söylüyor, 2012 yılının Nisan ayında.

Nerede söylüyor, Türkiye Büyük Millet Meclis’inde.

Her şey bununla da kalmadı.

Davutoğlu Dışişleri Bakanıyken, tıpkı şimdilerde olduğu gibi, her fırsatta konuştu, her zeminde aklına ne geliyorsa söyledi.

Mahcubiyet yaşayacağını hiç hesaba katmadı.

Stratejik derinlikte boğulduğunu hiç anlamadı.

Sınırlarımızı Sayın Metin Akpınar ve merhum Kemal Sunal’ın oynadığı Propaganda Filmine benzeten, duvarların yanlış örüldüğünü söyleyen, Arap Baharı’yla birlikte yüzyılın tasfiyesi, değişimi yaşanıyor diyen yine Davutoğlu’ydu.

Madem Kemal Sunal ve Metin Akpınar’dan konu açılmıştır, o halde Sayın Davutoğlu’na Köyden İndim Şehire ve Sahte Kabadayı filmlerini izlemesini, kendisiyle bire bir örtüşen rolleri böylelikle görmesini içtenlikle öneriyorum.

Ya da Kibar Feyzo’daki Maho Ağa’yı dikkatle incelemesini tavsiye ediyorum.

Davutoğlu 2013 yılında diyordu ki: “Tarih coğrafi sınırlara isyan ediyordu ve evet biz bu parantezi kapatacağız.”

Türkiye’nin dış politikasına yön veren kişinin öngörüsüzlüğüne ve uçuk fikirlerine ibret alarak bakınız.

Peki, Sayın Davutoğlu geçmişe dönüp baktığında günahlarının ne kadar fazla olduğunu görmekte, bundan ders çıkarmakta mıdır?

Dış politikada ördüğü teorik çatının gerçeklerle uzaktan yakından ilgisinin olmadığını şu anda fark etmiş midir?

Çok yönlü, çok boyutlu dış politika, komşularla sıfır sorun, ritmik diplomasi diye diye bugünlere gelinmiştir.

Ve AKP çuvallamış, iç politikada olduğu gibi dış politikada da şanzımanı dağıtmıştır.

Türkiye’nin tarihi ve coğrafi mirası dikkate alınmadan, jeopolitik gereklilik ve ihtiyaç gözetilmeden, milli değerler kayda değer bulunmadan kurulan dış politika mihveri elbette çökmeye mahkumdur.

Kaldı ki olan da budur.

Biz sorun yumağı diyerek coğrafyamızı değiştiremeyiz. Böyle bir şeyi aklımızdan dahi geçiremeyiz.

Tarihsel bakiyeden sorun çıkıyor gerekçeleriyle tarihimizi inkar edemeyiz, kutlu ecdadımızı yok sayamayız.

Tabuları yıkıyoruz, ezberleri bozuyoruz, ön alıyoruz diyerek geçmişimizi karalayanlara, katliam ve saldırgan niyetleri maruz gösterenlere boyun bükemeyiz, tamam diyemeyiz.

Çünkü biz destansı bir maziden süzülüp gelen, felaketlerin sinesinden zafer türküleri çıkaran büyük Türk milletiyiz.

Çünkü biz gecenin en zifiri anında Samsun’a çıkmasını bilen, savaş meydanlarında devletimizi ibra ve ilan eden Türk milliyetçilerinin mirasçılarıyız.

Ve biz doğudan batıya, güneyden kuzeye bölünmez, ayrılmaz bir çelikten bir irade olan, ilelebet de payidar kalacak Türkiye Cumhuriyeti’yiz.

Ne yapacaksak, neye ulaşacaksak mevcut avantaj ve dezavantajlarımıza göre bunu başarmak durumundayız.

Hayal mahsulü sözler karın doyurmamaktadır.

Ucube değerlendirmeler, hiçbir karşılığı olmayan hamasi nutuklar bir şey kazandırmamaktadır. Bunu da aklımızdan çıkarmamalıyız.

Ve Türkiye’nin yanlış ellerde heba olduğunu da görmek mecburiyetindeyiz.

Değerli Arkadaşlarım,

Davutoğlu, 2012 yılında Dışişleri Bakanıyken olası büyük bir mülteci akınına tedbir alırız diyordu.

“Mülteci sayısı 100 bini bulursa belki onları Suriye’de ağırlamak gerekebilir. Bütün bu yükü Türkiye’nin çekmesi beklenmemeli.” kararlılığını gösteriyordu.

En son sayılara göre konuşacak olursak, Türkiye’de 2 milyon 620 bin Suriyeli, 172 bin Iraklı bulunmaktadır.

Yani mülteci sayısı 3 milyon yaklaşmıştır.

10 şehrimizde kurulu bulunan 26 kampta 285 bin mülteci barınmaktadır.

Diğerleri ise farklı kentlerimize dağılmıştır.

Mülteci sayısının 100 bine ulaşmasını adeta kırmızı alarm gören Davutoğlu’nun 3 milyon karşısında ne diyeceği, hangi bahanelere sığınacağı artık önemsizdir.

Olan olmuş, Suriye’deki iç savaş şartlarından kaçan mülteciler ülkemizi doldurmuştur.

Şu anda Halep ve çevresi Rus ve Esad güçleri tarafından bombalanmaktadır.

Yeni bir mülteci kalabalığı ilaveten sınır hattımızda birikmiştir.

Sınırımızın hemen dibinde 9 çadırkent kurulduğu, 10’ncusunun da kurulmak üzere olduğu, bu kapsamda 10 bine yakın Suriyelinin buralara yerleştiği yapılan açıklamalarla sabittir.

Geçtiğimiz hafta Münih’te düzenlenen Suriye toplantısında çatışmaların durdurulması kararlaştırılmışken, Rusya’nın hala ve inatla Halep’i bombalaması, sivil insanların hayatlarına kast etmesi tam bir barbarlıktır.

Gelişmeler mülteci sayısının artacağına işaret etmektedir.

En olumsuz senaryoya göre Türkiye’nin 600 bine yakın yeni mülteciyle karşı karşıya kalabileceğini göstermektedir.

Suriye’de insanlık dramı yaşanmaktadır.

Ve insanlık vicdanı suskundur.

Türkiye, Suriye buhranının ceremesini çekmektedir.

Birleşmiş Milletler kapılarımızı açmamızı istemektedir.

Avrupa Birliği 3 milyar euroluk rüşvet ve vize kolaylığı gibi akıl almaz ayak oyunlarıyla Suriyeli mültecileri almamızı dayatmaktadır.

AKP ise meseleyi makul bir bedele çoktan indirgemiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılı Kasım ayında Antalya’da düzenlenen G-20 zirvesinde AB temsilcileriyle yaptığı mülteci pazarlığı medyaya sızdırılmıştır.

Ensarlıkla övünenler, açık kapı politikasıyla gururlananlar, vicdan diplomasisi diyenler mültecilerin vatan topraklarına alınması karşılığında AB tarafından vaat edilen para ve diğer imkanları yetersiz bulmuşlardır.

Erdoğan “ey BM sen ne işe yarıyorsun? Senin görevin ne? Şu ana kadar 10 milyar dolara yakın bu mülteciler için para harcamış olan Türkiye’ye sen destek verdin mi?” çıkışıyla göz boyamaya çalışmaktadır.

“Alnımızda enayi yazmıyor” diyen Erdoğan, BM’den gelen 455 milyon doları eleştirmektedir.

Bir yönüyle Erdoğan haklıdır.

Batı, mültecilerden korunmak için Türkiye’ye ahlaksız teklifler yapmakta, ısrarla üç maymunu oynamaktadır.

Bu olacak ve kabul edilecek bir şey değildir.

Ancak Erdoğan ve AKP hükümeti ne kadar haklı olsa da, ikircikli ve çelişkilidir.

AB’nin ayak sürümesi karşılığında Erdoğan’ın: “Otobüsler, uçaklar boşuna durmuyor, kapıları açarız, hayırlı yolculuklar dileriz” demesi de meselenin çözüme kavuşmasına yetmemektedir.

Ya döviz ya da otobüs sözleri ahlaken çok sorunludur.

Zira mültecilere sınır kapılarını açmanın ekonomik maliyeti olmasının yanı sıra, sosyal ve siyasal birçok badireleri olduğu da şüphe götürmeyecek bir gerçektir.

Ve de sorun kaynağında kurutulmadıktan, yani Suriye düzen ve istikrara kavuşmadan Türkiye’nin ve tüm insanlığın mülteci probleminden kaçması düşünülemeyecektir.

Mültecilere insani yardım eli uzatılmalıdır. Bunda tereddüdümüz yoktur.

Fakat muhatap olduğumuz külfet tüm bölge ülkeleri ve uluslararası toplum arasında eşit şekilde bölüşülmelidir.

En azından küresel adalet ve insanlık değerleri bunu gerektirmektedir.

Sahile vuran küçücük bedenler, denizlerde balıklara yem olan insanlar hepimiz ve herkes için uyarıcı olmalıdır.

Bir tarafta kutuplarda veya çöllerde yaşayan canlıların hayatlarıyla ilgilenip diğer tarafta insanlığın katledilmesine onay vermek veya duyarsız kalmak ayıplı ve ikiyüzlü bir durumdur.

AKP hükümeti sınırlarımızın yakınında inşa edilen kamplarda bulunan ve sayıları gittikçe artan mültecilere elbette desteğini vermelidir.

Ensarız diyenlerin tarihi sorumluluğu bu olacaktır.

Ne var ki, mülteci meselesini paraya endekslemek, bu doğrultuda Türkiye’yi bakıcılığa, AB’nin sınır bekçiliğine layık görmek hem bu aziz milleti hem de ülkemizin saygınlığını hiçe saymak olacaktır ki, buna da asla izin verilmemelidir.

AB ve Birleş Milletler elini taşın altına koymaktan kaçındığı sürece mülteci sorunu devasa boyutlara ulaşacak, yanan ateş insanlığın bacasını tutuşturacaktır.

Özellikle Halep ve mücavir alanlarının güvenlik ve düzeni sağlanamazsa, Bayırbucak’taki yıkım ve katliam durmazsa Türkiye kendisini emniyette hissedemeyecektir.

Davutoğlu diyordu ki, “Halep’te üzerime güneş doğmamıştır. Bu kente aşığım. Olağanüstü bir yerdir.”

Hangi ara Davutoğlu Halep’te sabahlamıştır bilemeyiz, ama bildiğimiz şudur ki, Halep Osmanlı’dan ayrıldığından beri zaten üzerine hiç güneş doğmamış, karanlıkta kalmaktan başka çaresi de olmamıştır.

Muhterem Milletvekilleri,

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la birlikte Ortadoğu’da askeri faaliyete hazırlanması geçen haftanın en çok konuşulan konusu olmuştur.

Dışişleri Bakanı, Münih yolculuğu esnasında dilinin altındaki baklayı çıkarmış, Suriye’ye kara operasyonundan bahsetmiştir.

Suudi yönetimi yaptığı keşif çalışmasından sonra İncirliğe beş adet savaş uçağı göndermiş ve teröre karşı Türkiye’yle müştereken mücadele edileceğini söylemiştir.

AKP’li Dışişleri Bakanı Suudi askerlerinin Türkiye’den geçmesinin bir temenni olduğunu ifade ederek, kara operasyonu lehinde açıklamada bulunmuştur.

Anlayacağınız Suudi Arabistan’ın başını çektiği ülkelerle Türkiye kara operasyonuna girmeye hazırlanmaktadır.

Bundan TBMM’nin haberi yoktur.

Daha önemlisi Türk milletinin bilgi ve desteği de bulunmamaktadır.

AKP, Suudi Arabistan’a İncirlik hava üssünü açıp, ardından senaryosunun kimin tarafından yazıldığı az çok belli olan savaşa katılmakla hangi amaca hizmet edecektir?

Bu kararı kim vermiştir?

Meclis’in onayı olmadan Türkiye’yi savaş sokmak, bu minvalde kamuoyu hazırlama teşebbüsünde bulunmak nasıl bir şuursuzluk, nasıl bir kendini bilmezliktir?

Türkiye çadır devleti, muz cumhuriyeti midir?

Doğrudur, ülkemizin güney kara sınırları boyunca milli güvenliğine dönük aşırı tehditler vardır ve her geçen artmaktadır.

Ancak mesele milli güvenliğimiz ve de operasyon kaçınılmaz aşamada ise hükümetin elinde 2 Ekim 2015 tarihinde, Anayasa’nın 92. Maddesine göre bir yıllığına verilmiş sınır ötesi hareket yetkisi vardır ve ortadadır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gerektiği taktirde sınır ötesi harekat ve müdahale izni bizzat Gazi Meclis tarafından bizim de desteğimizle verilmiştir.

Eğer Suriye’ye yönelik, yani Esad’ı hedef alan bir kara operasyonu planlanıyorsa, ki açıklamalardan çıkan sonuç budur, bu durumda bilmediğimiz, göremediğimiz hangi yakın ve yakıcı tehlike AKP’yi pozisyon almaya sürüklemektedir?

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 2014 yılında, 2170 ve 2178 sayılı kararlarıyla Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını teyit etmiştir.

Hal böyleyken savaş çığırtkanlığı yapmak Türkiye’yi uçuruma götürmek değil midir?

AKP hükümeti Suudi Arabistanla birlikte, hangi yetki ve hukuki dayanağa göre Suriye’ye yönelik kara operasyonu icra edecektir?

Riyad yönetimine kara operasyonu liderliğini kim vermiş, rolleri kimler dağıtmıştır?

Hedef terörle mücadele ise, Suudi Arabistan PKK-PYD terörüyle mücadelemizde bugüne kadar bizim duymadığımız hangi katkıyı sunmuştur?

Rusya’ya baksak, onlarda terörle mücadele edildiğini söylemekte, IŞİD’i bombalıyorum derken Türkmenleri katletmektedir.

ABD de terörle mücadele ettiğini ifade etmekte, ama ön planda PYD’yle, arka planda ise PKK’yla sarmaş dolaş ve gayri ahlaki ortaklıklarını devam ettirmektedir.

Hükümet İncirliği önüne gelene açmakla nereye varmak istemekte, Türkiye’yi bölgenin hedef tahtası haline getirmekle neyi ummaktadır?

Geçtiğimiz Cumartesi günü yazılı basın açıklamamızla vurguladığımız gibi, hükümet TBMM’ne çok acil ve hemen bilgi vermelidir.

Tezgâh altı yürütülen sinsi faaliyet ve ilişkilerin Türkiye’yi felakete sürükleyeceği, pahalıya mal olacağı asla hatırdan çıkarılmamalıdır.

Değerli Arkadaşlarım,

Şayet ülke güvenliği açısından zorunlu ve kaçınılmazsa, her türlü askeri operasyon ve müdahale hem hak hem de milli görevdir.

Türkiye’nin güvenliği ve egemenlik hakları her türlü mülahazanın, her türlü siyasi ve ideolojik yaklaşımın üstünde ve önündedir.

Vatan için, bayrak için, bağımsızlık için, şerefli yaşamak için değil savaş, seve seve ölmesini de biliriz.

Türk milletinin hiçbir şeyden, hiç kimseden korkusu yoktur.

Fakat her askeri aktivitenin hukuki temeli olması da şarttır.

Hatırlayacak olursak, AKP’nin 1 Mart tezkeresindeki ufuksuzluğu ve örtülemez siyasetsizliği bölgesel denklemden dışlanmamızın ilk etabı olmuştu.

2003 yılında AKP’nin çoğunlukta bulunduğu Meclis, tezkere konusunda karar verememiş, böylelikle Türkiye’nin Irak’ta eli zayıflamıştı.

1 Mart Tezkeresi kabul edilmiş olsaydı;

Irak’ın kuzeyinde yuvalanan PKK terörüne karşı çok daha etkili ve caydırıcı tedbirler alınabilecek,

Türkmenlerin varlık hakları ve tarihi çıkarları olması gerektiği gibi korunabilecek,

Peşmerge oluşumunun önüne geçilebilecek,

Irak’ın geleceğinde söz sahibi olunabilecek ve Türkiye’nin eli güçlenebilecek,

Irak’ın yeniden inşasında ekonomik kazanımlar daha da artacak,

Uluslararası etkinliğimiz ve Türkiye karşıtı cephe ve bloklarla mücadelemiz daha bir sonuç alıcı olabilecekti.

Bize göre 1 Mart Tezkeresine yanlış ve tarihin ters tarafından bakış fırsatların kaçmasına neden olmuştur.

Şimdi Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD terörü yeni bir Kandil yaratmanın, sözde Kürdistan’a koridor açmanın peşindedir.

Hemen söylemeliyim ki, buna kesinlikle müsaade edilmemelidir.

Amaç oldubittiye getirerek, ABD ve Rusya’nın desteğiyle teröristlere devlet kazandırmaktır.

Davutoğlu Erzincan’da Şark Meselesi bitmiştir diyor.

Bilmiyor ve görmüyor ki, Şark Meselesi AKP’nin de içinde bulunduğu şer ittifakınca beslenmekte ve kışkırtılmaktadır.

Sayın Davutoğlu sen bakınca ne görüyorsun bilemiyorum, ama Şark Meselesi bitmemiş, iyice bilenmiş, keskinleşmiştir.

Şark Meselesi dört parçalı Kürdistan kurulmadığı, Türkiye parçalanmadığı müddetçe hain ruhundan, haysiyetsiz emellerinden hiçbir şey kaybetmeyecektir.

Bildiğiniz gibi, 13 Şubat’ta, Kilis’te konuşlu topçu birliklerimiz, sınırlarımıza 13 km’lik mesafede bulunan ve Azez’in güneybatısında yer alan Maranaz bölgesinden YPG terörünün açtığı ateşe mukabele etmiştir.

Değişen angajman kurallarına göre, 40 km’lik menzili bulunan fırtına obüsleri PYD-YPG teröristlerini hedef almıştır.

Milli Savunma Bakanı, Türkiye’nin PYD’nin Miniğ Hava üssünden çıkıp Azez ve çevresini terk edene kadar topçu atışlarının süreceğini açıklamıştır.

Davutoğlu’nun da benzer açıklamaları söz konusudur.

Buna rağmen PYD, Azez koridorundaki alçak ve kanlı ilerlemesine devam etmektedir.

PYD çetesinin elebaşı Müslim Türkiye’ye meydan okumaktadır.

Düne kadar PYD’nin AKP tarafından muhatap alınması, ülkemizde ağırlanması bu terör örgütünü şımartmış, eline koz vermiştir.

Ayn el Arap’taki çatışmalar sırasında, sınır il ve ilçelerimizde YPG’li teröristleri tedavi ettiren AKP’nin günah ve vebali haddinden fazladır.

7 Mayıs 2015’de Kobani’de dökülen Kürt kanı benim kanım diyen Davutoğlu’ydu.

Kobani’yi selamlayan yine bu seroktu.

10 Mayıs 2015’de Türkiye’nin yardımı olmasaydı Kobani’nin alınması mümkün olmazdı diyen Erdoğan’ın kardeşi Barzani’ydi.

13 Mayıs 2015’te, Türkiye olmasaydı, hiç şüpheniz olmasın Kobani düşerdi diyen AKP’li Milli Savunma Bakanıydı.

Peşmerge ve PKK militanlarına karşılama töreni düzenleyip vatan topraklarından koridor açarak Kobani’ye geçiren Recep Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu AKP hükümetiydi.

PYD’nin imdadına koşan peşmerge ve PKK’lılar Türkiye’de konakladıklarında lahmacun ikram edip yorgunluk çayıyla rahatlatan, faturayı da millete ödeten iradesiz valiler emri AKP’den almışlardı.

Hepsinden vahimi, 2014 yılı Ekim ayında, Letonya ziyareti öncesi “peşmergelerin Ayn-el Arab’a geçişi ile ilgili olarak Obama ile yaptığımız telefon görüşmesinde kendilerine bu teklifi zaten ben yapmıştım.” diyen de şu anda bu ülkenin Cumhurbaşkanı’dır.

PYD terör örgütünün lideri Salih Müslim 25 Temmuz 2013, 4 Ekim 2014, 20 Haziran 2015’de Türkiye’de hiç utanmadan, hiçbir milli ve ahlaki kaygı duymadan adeta misafir muamelesi görmüştü.

CHP’li bazı çürümüş milletvekilleri de son günlerde PYD’nin militanı gibi konuşmuşlardır.

Kimdir bu PYD? KCK’nın Suriye kolu.

Ne zaman kurulmuştur? 2003.

Altını kalın olarak çiziyor ve söylüyorum ki, PKK eşittir PYD’dedir.

Katil her yerde katil, terörist her yerde teröristtir.

Dün Kobani’ye selam çakan Davutoğlu, aslında PYD’yi selamlamıştır.

Milletin kesesinden lahmacun yiyen peşmerge ve PKK’lılar ise PYD’ye AKP’nin mihmandarlığında desteğe gitmişlerdir.

Şimdi bu teröristler Türkiye’ye kafa tutmaktadır.

Cerablus ile Azez arasında fitne saçmaktadır.

Fırat’ın batısına geçerek sözde terör kantonlarını birleştirme gayesi gütmektedir.

ABD ise vahşi batıda haydutların oyuncağı olan, azılı katillerin güdümüne giren bir kasaba şerifi gibi, PYD-YPG’ye kol kanat germektedir.

Bunlar at hırsızı, tren soyguncusu değil, cani teröristlerdir.

Ve Türkiye üzerinde hesapları vardır.

ABD yönetiminin Türkiye ile PYD’yi aynı kefeye koyması, Biden’in bize “ateşi kesin”, PYD’ye “toprak talebinden vazgeçin” sözleri klasik bir sömürge valisi diktesidir.

Biden kimdir ki, binlerce kilometre öteden emirler yağdırmaktadır?

Hele Fransa yönetimi ise yalnızca Türkiye’ye top atışını durdurun çağrısını ahlaksızca yapmaktadır.

Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin ve Dargeçit’te; Kobani tecrübeli, Suruç ve çevresinden sızmış YPG’li teröristler kan dökmüş, evlatlarımıza kast etmiştir.

Erdoğan’ın Sur ve Cizre’de; bu toprakları yeniden vatan yapabilmek için mücadele veriyoruz sözleri ise talihsiz olduğu kadar yürek yaralayıcıdır.

Bu aziz topraklar bin yıldır Türk’ündür, gelecek bin yıllarda da Türk’ün olacak ve Türk kalacaktır.

Aksini iddia eden var ise, bilinsin ki, vatan hainidir.

Bu gerçeği hiçbir küresel güç dahi değiştiremeyecektir.

ABD, PYD’ye cici çocuk muamelesi yapıp silah ve mühimmat verdikçe, bu silahlar PKK’lıların eliyle Türkiye’de şehadetlere yol açmaktadır.

ABD karar vermelidir:

Dost mudur, düşman mı?

Müttefik midir, müstevli mi?

Stratejik ortak mıdır, taktik hasım mı?

Biz ister istemez sorgulamaktayız ki, ABD Rusya’yla aynı kümede hareket edip Kürdistan’ın kuruluşunda şantiye şefliği yapmaya mı özenmektedir?

Birleşik Krallığın yarım bıraktığı tarihi vampirliği ABD mi tamamlamak istemektedir?

Hatırlatırım ki, Türk milleti böyle rezil niyetlere pabuç bırakmaz, Ortadoğu ve ülkemizin bir bölgesini terörün eylem ve proje sahasına çevirmeye yeltenen kovboy numaralarına da geçit vermez.

Artık ey Amerika demekle hiçbir sorununun çözülmeyeceğini de görmemiz lazımdır.

Görünen gerçek şudur: ABD’nin Ortadoğu’daki kara gücü PYD, Türkiye’deki kolu da PKK’dır.

Bu durum hiçbir kitaba, hiçbir insani ve uluslararası ilişkiye sığmayan çirkinlik ve işbirlikçiliktir.

Türkiye güvenliğini sağlamak, milli varlığını korumak için ne gerekiyorsa, neyi hedefliyorsa yapmalıdır.

AKP hükümeti korkmasın, pısmasın, alttan almasın.

Türk milleti her neviden düşmanlıklara karşı birdir, beraberdir. Hepsini karşılamaya da Allah’ın izniyle gücü yetecektir.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken, 16. Dönem Konya, 20. Dönem Ankara Milletvekilliği yapan ve vefatından derin bir üzüntü duyduğumuz Prof Dr. Şaban Karataş Bey’e Allah’tan rahmet, kederli ailesine başsağlığı diliyorum.

Sizleri bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyor, Cenab-ı Allah’a emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun.

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER