Asikurtlar©

ÖZYÖNETİM

ÖZYÖNETİM
29 Aralık 2015 - 19:32 'de eklendi ve 4092 kez görüntülendi.

İnsanoğlu dünya topraklarına ayak bastığı günden beri iyi ile kötüyü, suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırmasını bildi. Hukuk dediğimiz insanlık antlaşması da bu adaletli ayrımcılıktan türedi.
Türk milletini 36 etnik unsura ayıran AKP’nin yaptığı ayrımcılık kaynağını adaletten değil bölücülülükten aldığı için bize göre ölümcül bir hastalıktı.

Buna mukabil, bize laboratuar ırkçısı diyenlere inat biz Türkiye sınırları içerisinde yaşayan insanlara sadece iki perspektiften baktık: “Türklüğün hısımları ve Türklüğün hasımları”
Türklüğe hısım olanların içinde etnik olarak Türk kökenden gelenler olduğu gibi etnik menşei Türk olmayan topluluklara mensup insanlar da vardır. Biz onların kökenlerini hiçbir zaman irdelemedik ve onlara “millet” dedik.
Türklüğe hasım olanların arasındaysa Türk olmayanlar olduğu gibi köken olarak Türk olanlar da vardır. Biz onların da etnik kökenine bakmadık ve onlara “illet” adını koyduk.

İllet erbapları 13 yıllık AKP aymazlığının bir neticesi olan otorite ve ideoloji boşluğundan faydalanarak hiç ummadıkları bir güce eriştiler. Öyle ki bugün Türkiye’nin muhtelif illerini vatandan ayırarak federe bir yapı oluşturmak için hendekler kazıyor, “özyönetim” talep ediyorlar.

Özyönetim, yani self determinasyon olarak bildiğimiz “Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” ilk defa Fransız İhtilali ile ortaya çıkan kavramlardan birisidir.
İlginç olan, self determinasyon kavramını dünya piyasasına süren Fransızların; Cezayir, Tunus, Fas, Suriye gibi birçok ülkeyi işgal ederek bu ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarına el koymasıdır.
Bu kavram üzerinden ideoloji ihraç eden Sovyet Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri de dünyayı iki parçaya bölerek sömürgelerini genişletme yarışına tutuştular.

Yani insanlığa özyönetim olarak sunulan fırsat “bir al üç öde” kurnazlığından başka bir şey değildi. Uluslar özyönetim karşılığında yer altı-yer üstü kaynaklarını ve hürriyetlerini yitirdiler.
Bugün Türkiye’de sahnelenen özyönetim senaryosu bölücülerin yarım kalmış ve asla gerçekleşmeyecek hayalleridir. Çünkü Türkiye’de özyönetim hakkına kavuşmak için öncelikle bu toprakların “özü” olmak gerekir.
Bu toprakların özü olmaktan kastım nedir?

Elbette kimse yokken buralarda hayat sürmek değil. Bu tezi bugün bölücüler kullanıyor ve “Türkler yokken bu topraklarda biz vardık” diyerek bağımsız bir devlet kurmak için kendilerine hukuki zemin yaratmaya çalışıyorlar.
Bir yerin eskisi olmak oranın yönetim hakkını kendilerine veriyorsa bu tezi ortaya sürenlerin de bu haktan mahrum olmaları gerekir. Çünkü biz bu toprakları Rum, Ermeni ve Gürcülerden savaşarak kazandık.
Onlar da bir şekilde kendilerinden önce hüküm süren topluluklardan aldılar. Bu listeyi biraz uzatırsak Romalılar, Helenler, Büyük İskender, Persler diye geriye gider ve neticede bugün sadece kemik yığınından ibaret olan bir iskelet ordusuna Anadolu’yu teslim ederiz.

“Bu toprakların özü olmak” kavramına geri dönelim. Bir ulusa bir toprak parçası üzerinde devletleşme hakkı veren “Özlük” mefhumu insanlık tarihi kadar eski olan “Savaş”larla kazanılmıştır. Savaşı kazanan yurt tutmuş, kaybeden göç etmiş; kavimler binlerce yıldır domino taşı etkisiyle yer değiştirerek bugünkü siyasi sınırları oluşturmuştur.
Bu noktada karşımıza bazı acı gerçekler çıkmaktadır. Kimse darılmasın, gücenmesin ama 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar bu toprakları kanıyla besleyen tek kavim Türkler olmuştur.

Farklı etnik kökene haiz vatandaşlarımızın askerlik anıları askerliğin bir vatan borcu sayıldığı Tanzimat Fermanı’yla başlarken Türkler çoktan Anadolu’yu, Balkanları, Arap Yarımadasını, Kuzey Afrika’yı kahraman Sipahileri ve Akıncılarıyla fethetmişti.
Bununla beraber Türk milleti yönetimi altındaki bütün topluluklara asırlar süren bir güvenlik ve adalet düzeni temin etti. Bunun karşılığı ihanet değil sadakat olmalıdır.

Şimdi Kandil’in kansızı çıkıp “Türkleri Orta Asya’ya geri göndereceğiz” dediğinde, onun Türkiye’deki eli sazlı ve kanlı uşağı “Kürdistan kurulacak” diye eko yaptığında bizim söyleyecek birden fazla sözümüz, hatırlatacak gerçeklerimiz vardır. Ne var ki biz; bu ülkenin birliğine ve bütünlüğüne bağlı olan Türklük hısımlarını incitmemek için bazı gerçekleri söylemekten imtina etmekteyiz.
Fakat bizim bu âlicenaplığımız, kardeşlik hukukuna zarar gelmesin düşüncesiyle ortaya sürdüğümüz “Bin yıllık kardeşlik” düşüncemiz ne yazık ki bugün birileri tarafından istismar aracına dönüştürülüyor.
Daha da vahimi Türkiye etnik temelli bir çatışmaya sürüklenmesin diye gösterdiğimiz hassasiyet ölçüsü, suskunluğumuzdan dolayı haksızlığımıza yoruluyor.
Oysa biz Kurtuluş Savaşı’na katılmayıp bağımsız devlet kurmak için ayaklanan isyancıların şecerelerini de onları isyana teşvik eden güç merkezlerini de iyi biliriz. İyi bildiğimiz gibi zamanı geldiğinde hakikat tokadını bölücü hainlerin yüzlerine çarparız.
Zira gidilmez denilen, kurtarılmış bölge sayılan Tunceli’ye giderek “Seyit Rıza devrin bölücü teröristidir” diyebilen, hayali devletlerine başkent ilan ettikleri Diyarbakır’da “Ne mutlu Türk’üm diyene” haykırışını yapabilen tek lider bizim liderimiz; Sayın Devlet Bahçeli’dir.

Şüphesiz ki liderimizin vatan hainleriyle vatanseverleri birbirinden ayırarak bir topluluğun ekserisine “bölücü” genellemesi yapmaması MHP’nin etnik siyaset değil, milli siyaset yaptığının aleni göstergesidir.
Biz geçmişimizdeki birçok acı hatıraya rağmen “Bin yıllık kardeşliği yaşa ve yaşat” demiştik. Önümüzdeki bin yıl da bunu söylemeye karalıyız. Tek dileğimiz iyilikten maraz doğmaması, Türk’ün ayranının kabartılmamasıdır…

Bahadır Çoban

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER