Asikurtlar©

Nihat Genç yazdı; Cemaat’in gelini Elif Şafak Eyüp Can’ı neden savunmuyor

Nihat Genç yazdı; Cemaat’in gelini Elif Şafak Eyüp Can’ı neden savunmuyor
01 Eylül 2016 - 12:00 'de eklendi ve 4097 kez görüntülendi.

Bir…

Dün ODA TV’de ve Ekşi Sözlük’te Ankara Beştepe Külliye’de Millet Camii’nde yapılan ‘zikir görüntüleri’ yayınlandı ve bu görüntüler genç nesilde infial uyandırdı. İnfial uyandırmasına sebep ‘külliye’ye bağlı bir camide yapılması.

Ankara’yı az çok bilen bir yazar olarak kısa bilgiler vereyim, zikirlerine ve cemaat adlarına kadiri-rüfai adı verilen bu tarikatın lideri Galip Kuşçuoğlu’dur, vefat etmiştir. 1980’li yıllarda Siteler’de esnaftı, kendisi marangoz ancak son yıllarda kaplamacılık yaptı. Siteler’de çok ünlüdür, elli yıldır tanımayan yoktur. 12 Eylül yıllarında cemaatinin büyümesi manidardır, 80’li yıllarda en çok mürit toplayan Adıyaman Menzil tarikatıyla rekabet halindeydi. Siyasetin dışında kalmakla övünürler.

Tahminim şudur, Fetö’ye dolayısıyla cemaate operasyon yapıldığı ve TV’lerde cemaatlere karşı olumsuz laflar edildiği bugünlerde, iktidar ‘biz tarikatlara karşı değiliz’ demek için uyumlu bir tarikat bulup bu zikir görüntülerine izin vermiş olabilir.

Artık adına ‘Galibi’ de denilen bu cemaat Ankara’da çok meşhurdur. Hüseyin Gazi Tepesi’nin hemen altında bir külliye yaptırmışlar ve camiinin adına Tevhid demişlerdir. Uzun yıllar zikir törenlerini evlerde yaptıktan sonra buraya taşınmışlar, 80’’li yıllardaki güçleri Perşembe akşamları ancak beş-altı evde yaptıracak güçteydi, 90’lı yıllarda evimizde zikir yapalım taleplerine yetişemez olacak kadar büyüdüler.

Galibi cemaatinin zikir törenlerini izlemek kırk yıldır Ankara’da moda’dır. Müdavimlerine bir nevi esnaf sosyetesi diyebilirsiniz, zikirleri şova ve gösteriye odaklıdır, rüfai oldukları için önemli günlerde şiş gösterileri de yaparlar. Ancak yayınlanan bu son zikir görüntüleri tahminim camide yapıldığı için enstrüman kullanılmadı. Son yıllarda zikir törenlerini ‘disipline’ etmişler, hatta ön halakaları folklorik elbise gibi beyaz gömlek giydirmeyi adet edindiler. Ayrıca öndeki beyaz gömlekliler ön saflara arkadan acemilerin karışmasını önler zikrin güvenliğini sağlarlar.

Öteden beri zikirlerine misafir kabul ederler, misafirler genellikle siyasiler ve akademisyen meraklılardan oluşur. Misafirler çok önemlidir, bu yüzden zikrin şov yani ‘seyirlik’ özelliğini öne çıkartırlar.

Ve misafirler en son halakaya oturur zikir törenini diz çökerek arkadan izlerler. Merakları mensubiyete dönüştükçe, misafirler ön halakaya doğru kıdem almış gibi ilerler.

İlahi okuyucuları ve defçileri kıdemli profesyonellerden oluşur, aralarında ‘sanatçı’ düzeyinde sesi güzel olanlar vardır.

Yetmedi, ayılma bayılma kendinden geçme konusunda profesyonelleşip cezbe şovunda ustalaşanlar başrol oyuncu gibi halakanın tam ortasına alınır.

Bu usta cezbe şovcuları olmadan kitleyi transa sokmak zordur ve şov’un en değerli parçası bu kıdemli cezbeciler tarikat şeyhi tarafından el üstünde tutulur.

Ancak zikri yöneten şeyh ortaya kendiliğinden atılan numaracı cezbecileri çoğu zaman sevmez ve geri çıkartır.

Şeyhin ölümünden sonra ortaya atlayan cezbecileri yönetmek, disipline etmek zorlaşmıştır. Bu yüzden ortaya atlayıp cezbe şovu gösteremeyen birçok cezbeci zamanla tarikattan soğumuş ya da uzaklaştırılmıştır.

Zikre bir disiplin verebilmek için son yıllarda ‘cezbeciler’e karşı önceden alınan tedbir sıklaştırılmıştır, ya ortaya atlamamaları tembih edilir ya da zikri yöneten şeyh yardımcısı halife ve çavuşlara cezbecilerin zikri bozmaması konusunda önceden sıkıca uyarılır.

Yani ‘cezbeci’ olabilmek için de şeyhin gözdesi ve yakini olmanız şarttır.

Bu yapılara derinden inananlar beni mazur görsün, benim görüşüm, zikir törenleri eski dünyanın ‘disco’sudur, nefes atma törenleridir, haftada bir Perşembe akşamları nefes atıp ciğer açan bu insanlarda büyük bir rahatlama hissi oluşur. Öyle ki çok insan ‘rahatlayalım’ diye katılır. Modern bir insanın uzun ve tempolu bir yürüyüş sonrası yakaladığı bedensel dinginlik bu sefer ‘Allah’’ın sıfatları nefes derinliğiyle sıkça tekrarlanarak yaşanır, üstelik ritmik sazlar ve coşturucu ilahiler eşliğinde.

GÖSTERİ TOPLUMU

Şüphesiz siyasette bürokraside birbirlerini gözler kollar ve yardımcı olurlar, bahsi geçen bu tarikat Ankara’nın siyasi ve bürokratik ve akademik çevrelerinde büyük kabul görmüştür.

Cumhurbaşkanlığı tarafından ‘resmi’ bir kabul görmeleri ise akıllara seza, devlet için bir faciadır, devlete bu kadar yakınlaşmaları tam bir siyasi çürüme örneğidir.

Çünkü en sivri İslamcılar yazarak söyleme cesaretini kendilerinde bulamasalar bile bu tarikatların sadece ‘folklorik’ yani ‘kültürel’ değerleri olduğu iddiasındadırlar.

Peygamberi rüyasında görme, peygamberden direk dolaylı emir talimat alma, bu tarikat lideri tarafından da müridlerine yazıldı, söylendi.

Nereye kadar folklorik kültürel, nereye kadar devleti kökünden sarsan bir tehlikedir, bu konuda dünkü sağcı iktidarların olduğu gibi bugünkü siyasi iktidarların kafası da çok karışıktır.

Bilinen şudur, oy devşirmek ve dinimize asıl biz sahip çıkıyoruz yarışı yüzünden, sağcı muhafazakar siyasi partilerin hiç biri, dünden bugüne bu yapılara karşı ‘cesur’ konuşamadı!

Bir başka bilinen sosyolojik gerçek şudur, Mevlevi ‘sema gösterisi’ nasıl zaman içinde folklorik bir gösteriye dönüştüyse bu zikir törenleri de gittikçe asli hüviyetlerini kaybedip folklorik bir şov’a doğru dönüşmekten kendilerini kurtaramıyorlar.

Unutmayın, şov, gösteri toplumunun en büyük değeridir. Unutmayın, gösteri toplumu, katı olan her şeyi ‘şovlaştırarak’ buharlaştırıyor.

Doğal olarak korkup ürktüğümüz yer şurasıdır, Trabzon’un en usta horoncularını kalkıp Trabzon valisi yapmıyoruz, ama bu şov’lara katılanları bir zaman sonra ordu ve emniyette en kritik hatta istihbarati yerlere getiriyoruz.

İki…

Dünyaca ünlü diğer şovmenimiz ise namı diğer cemaatin prensiyle evli romancı Elif Şafak’tır.

Cemaatin prensi kocası Eyüp Can hakkında gözaltı kararı alındı.

Malumunuz üstün zekası ve deha gazeteciliği gerekçe gösterilerek solculuğuyla övünen Radikal Gazetesi’ne genel yayın yönetmeni olmuştu.

Ancak Elif Şafak hanımefendi kocasının aranmakta olduğuyla hiç ilgilenmiyor, birçok gözaltına alınan yazar hakkında özgürlük twitleri atıyor ama kocası hakkında tek satır yazdığı yok.

Bence bir insan önce kocasına sahip çıkmalı.

Üstelik kocası ‘Hrant Dink’i öldürten bir cemaatin üyesi olmaktan aranıyor!

Birileri bu gerçeği İngilizce mektupla lütfen The Guardian gazetesine yazsın, ünlü yazarınızın kocası Hrant’ı öldüren cemaat üyesi diye aranıyor, ‘Ey The Guardian, tek lafın olmayacak mı?’ diye.

Ah nasıl bir ‘acı’ yaşadığı halde kocasının derdiyle değil tutuklanan diğer gazeteciler için çırpınıyor, fedakarlık ben buna derim.

Ah kan kusup kızılcık şerbeti içmek ben buna derim, kocasına sahip çıkmayıp insanlık aşkına diğer gazetecilere kol kanat germek ben özgürlükçülük buna derim.

Üstelik günde en az yirmi kez son kitabı ‘Havva’nın reklam spotlarını atıyor, ben edebiyata kendini hasretmek buna derim.

Günde yirmi kez kitabının reklamını yapıyorsun ama kocanı bir memleket ordusu emniyetiyle arıyor, sesini çıkartmıyorsun. Şu edebiyat aşkına bakın, kocasıyla ilgilendiği yok ama her gün kitabını öven cümleler övgüler bitmiyor.

Ne kadar ayıp şey, bir yazar, kendisine servet ve şöhret ve satış getirtmiş kocasının savunmasını niçin yapmaz, niçin kocasına arka çıkmaz? Kitabın batsın, kitabının reklamını daha sonra da yaparsın, kocan aranıyor hanımefendi kocan, üstelik Hrant’ı öldüren Fetö kanlı örgütünden.

Ayıptır be kadın yoksa aranan bu Fetö zanlısının kocan olduğunu twitter takipçilerine hatırlatmak istemiyor musun?

Bence bir insanın en yakını, karısı kocasıdır. Böyle bir felaket karşısında da her insan, karalar bağlar, feryat eder, ağıtlar yakar.

Ve dünyaca ünlü bir edebiyatçımızın kocası tutuklanacak buna bir yazar olarak bizler de sessiz mi kalacağız?

Dünyaca ünlü yazarımıza her şeyden önce bizlerin sahip çıkması lazım.

Kocasının acılarını bir takım siyasi sebeplerden dolayı söyleyemiyor olabilir.

İçine düştüğü rezil durumdan utanıyor olabilir, ama bizler eşek değiliz, dünyaca ünlü yazarımızın eli, ayağı, sesi, ağıdı, feryadı olabilmeliyiz.

Bu kara günde Elif Şafak’ın duygularına tercüman olabilmeliyiz.

KOCANIZA BİZ SAHİP ÇIKARIZ

Bir edebiyatçı olarak elimden gelen dayanışmayı gösterip, Elif Şafak adına Elif Şafak’ın karalar bağladığı feryatlarını onun yerine ben dillendirip kitapları Marsçaya, Venüsçeye, iki yüz dile çevrilen bu deha yazarımıza sahip çıkmalıyım…

Elif Şafak hanım, siz yorulmayın, bizler bugünler için varız, sizin adınıza kocanıza biz sahip çıkarız:

‘Getti canım cananım, getti…

‘Getti yakışılıklığıyla ağzımı açık bırakan.

‘Şimdi ben The Guardıan’a ne diyececeğim, kocası cemaatçi Fetöcü, oy oy Londraların batsın.

‘Zıplayıp koşup İngilterelerden gelseydim, dizimin dibinden ayırmasaydım.

‘Ah kafamı hangi taşlara vursam, Ah Londra müzesinde fosiller dinozorlar seyretmesi batsın.

‘Ah benim özgürlük küpüm.

‘Ah benim demokratik gelişmiş balım.

‘Dedim sana, sen bu cahil ırkçı geri kalmış piç ülkeye layık değildin.

‘Ah, Büyükada’da üç katlı evimizde kış geceleri periler ve gulyabani öyküleri okuduğumuz günler, ah…

‘Alaaddin lambasını almıştın bana hatırla, hatırla, tek gözlü bir devle Marmara’da guruba bakıp, Arap Baharını kutlamıştık, hatırla.

‘Ah benim Ada sahillerinde yunusları seyrettiğim bilimsel haylaz mutluluğum…

‘Tayyipler cadılar çok gördü peri masalını bize.

‘Hani sen prenstin Radikal’de, hani kurbağaya dönüşüyordun.

‘Ah açsam o Radikal sayfalarını şimdi hangi başyazılarını okusam, ağlasam! Ah örselenmiş hoyrat radikalım, oy oyy…

‘Hatırlar mısın, röportaj için herkes kapıdaydı, Hani Hrant’ın cenazesinde katiller diye özgürlük saflarında dünyaya bağırıyorduk, ben koşup Hrant’ın Katilleri diye The Guardianlar’da yazılar yazıyordum, ah, kara gözlüm, katil sen olamazsın, volkanlar, depremler bulaşıcı hastalıklar, katil sen olamazsın, bızzığım benim.

‘Ah midye gözlüm, benim kitaplarım yüz baskı yapıyor katillerin örgütünden olamazsın, ah, ben dünya edebiyat jürilerine üyeyim, sen katillerin prensi olamazsın.

‘Ah sevgilim, balkabağına dönüşen kupalı at arabası hangi masaldaydı?

‘Brüksel lahanası enginar ve lakarda yediğimiz o balık lokantası, söyle Silivri’ye çok mu uzakta?

‘Ah ne güzeldi diyalog hoşgörü masallarımız, ne güzeldi kartları açmak, ben dünya yazarı sen cemaat prensi, ah ben çok güzeldim, bu ülke hak etmiyor uzun ince bacaklı güzel romancıları!

‘Ah terlesem klimayı açan sevgili, ah iki kişilik şehirler kurduğum sevgili, ah sevişirken daha az enerji harcayan ahlak için tutumlu sevgilim…

‘Ah şöhret olmak varken öpüşmek müsrifliktir diyen ahlak kamçım, ah benim bir dolarlık aslanım…

‘Ah mesleklerin en maliyetlisi edebiyat, nankörlük ettin, yaktın beni, ben sana güzelliğimi gençliğimi verdim.

‘Ah Fetö ah Fetö teneşirlere gelesin, dilin ağzın kurusun, neden İsa Mesih olmak istedin? keşke ‘büyük İskender’ olsaydın, keşke Nuh Tuhafı olup Silivri’yi sel gibi bassaydın.

‘Ah akılsız başım, keşke Fetö’ye dostum mektupları yazmasaydım, ah keşke Fenerbahçe’yi tutsam Aziz Yıldırım’a dostum mektupları yazı pullarını yalasaydım.

‘Ah Fetö ocağıma incir ağacı diktin, kocam kadar başına taş düşsün.

‘Üzülme özgürlükçü pehlivanım, Silivri’ye bir don bir gömlek bir de kırışıklık merhemlerini çantaya koydum er meydanı Silivri’ye getiriyorum.

‘Ah bir gecede korkudan albino olan sevgilim…

‘Ah sevgilim zekamızı çekemediler, kabahat bizde, bu zeka bizdeyken, bilimsel bir icad yapmalı Jüpiter’e kendi gayretimizle uçsaydık, nerden düştük bu Fetö’nün eline?

‘Ne güzeldi paracıklarımızı sayıp sayıp kış geceleri seninle oynaşmak. Ben sırtüstü yatıp sen dolarları tavandan Mozart eşliğinde dökerdin. Ne güzeldi perdeleri dolardan tablolarla yaptırmak. Ne güzel fikirdi her kitabımın bir örneğini altın sayfalarla kaplatmak.

‘Ne güzeldi, sen yokken, Fetö’nün alçılı eli gibi, duvara çakılı otomatik incecik yağmurdan küçük ellerinle her sabah okşanmak.

‘Ah taş bebek gibi kızdım, bana cemaat demeyin, ağzınızı yırtarım.

‘Ah, 16 Temmuz sabahı, ellerimizde güller, Fetö dostumu karşılayacaktık hani, düşün o uçaktan iniyor, ben kameralar eşliğinde slow slow uçağa doğru koşuyorum, koşuyorum, eteklerim uçuşuyor, eteklerim uçuyor, uçuyorum.

‘Ah şemsi tebrizim, dostum uçağın merdivenlerinden iniyor, sen üşenmemiş asansör getirmişsin, düşün onun indiği piste, aynalar döşemişiz.

‘Ah piste serili aynalar, göklerden iniyormuş gibi yansıtıyor dostum Fetö’yü.

‘Sen sevgilim, uçan halılar getiriyorsun, dostum, sen ve ben, uçan halıyla Ankara’da Külliye’nin bahçesine iniyoruz.

‘Ah ben romanını yazıyorum ‘binbirgece darbesinin’.

‘Çıplak halhallı ayaklarımla kucağımda Binbirgece Darbesi kitabım Londra’ya kuş uçumu koşuyorum.

‘Ah Silivri yolları! Uçsuz bucaksız bitmeyen pis toprak kokusu, ah nalet ayçiçeği tarlaları!

‘Ah sevişen eşeğin gözlerine benzeyen cananım, hatırla, bal kasesine dolar bandırıp birlikte himmet yiyip düşman çatlattığımız günleri.

‘Sıcacık dolar dudakların, ah dolar gibi incecik kalçaların, ah dolar gibi parlak büyülü bakışlı kainatın prensi sevgilim, hatırla, dostum Fetö, seni Mars’a vali yapmıştı. Hayır, güneşe biraz uzak kalsın diye, daha romantik olur deyip Satürn’e vali olmanı istemiş, dostum Fetö beni kırmamıştı, hani.

‘Ah sen yokken kitaplarımı sucukçu dükkanlarında camekanlara koyup kim satacak?

‘Hatırlar mısın, son kitabımın piar’ı için, develere yükleyip Londra’ya öyle götürelim demiştin. Develerin üstüne dökmek için yüz kilo altın tozu istif etmişsin. Ah develerin üstünde ben Osmanlı Divanı’ndan parçalar okuyor Belgrad Viyana Budapeşte. Sen, Nedim gibi Sadabahade birlikte yürüyorduk servirevanım.

‘Ah sevgilim, ikimiz, ülkeler aştık, destanlar yazdık, ben dünya yazarı, ama şimdi sen Silivri’de.

‘Ey suskun ey sağır ey cadı Tayyip’in Silivrisi, dolarlarımı ve trajlarımı bana geri ver!

‘Ah ben nere gidem, ah başımın servetimin prensi yusufum Silivri kuyularına düştü.

‘Gönlümün trajı cüzdan bakışlım, hadi cimcikle beni, bu bir kabus değil, deyiver…

‘Hadi ne olur Mehdimiz gökteki odasından yeniden himmet himmet insin.

‘Yeniden diyalog diyalog hoşgörü hoşgörü metinlerarası metinlerarası konferanslar versem.

‘Ah nasıl kuşkulanmadım, şöhretimin hıyar gibi iki günde büyümesinden.

‘Ah sevgilim, insanlık yorgunu kara eriğim.

‘Ah, mahzun erik! İstanbul’a gelirken meyve kamyonlarından kasasından asfalta düşüp, cemaatin gizlice iç cebinde sakladığı kara kavruk ezgin eriğim.

‘Ama bazen adam olup bir işim olup para kazansaydım mı keşke diyorum söyle o zaman bu insanlığa romanları kim yazacaktı, söyle.

‘Hatırla Mevlana romanı için üç ay Mevlana gibi bağdaş kurup oturmuştum.

‘Ah sevgilim, ülkem insanlık demokrasiye açken yoksa bize ne deyip esrar mı çekseydik?

‘Ah dostum Fetö, bilmem nerden aklına düştü bilimkurguya bu merak, Kainat İmamı olmak neyine.

‘Ey dostum Fetö uzayyolu gibi dergiler çıkartmak neyineydi?

‘İnsan birkaç kere de Eski Yunan’a Olimpus’a uğrar, bizim de İngiliz dostlarımızın yüzüne bakacak halimiz olurdu.

‘Şimdi nasıl anlatsam senin mehdi zırvalarını bu Hrant katili örgüte üye kocalı hayatı?

‘Yoksa, diyorum, Mehdi, dünyaya indi de biz mi görmedik, mehdi sakın bir bakteri olmasın, dur bunları yazayım, mehdi o kadar küçük bir virüs ki kimse göremedi. O virüs zamanla büyüyecek ve 15 temmuz’u gerçekleştirecek. Virüs büyüyecek sen Silivri’de büyüyeceksin. Virüs dünyaya sığmayacak sen dünyaya sığmayacaksın.

‘Ah evet, Mehdi geldi görmedik, bunu yazmalıyım, yeni romanım: virüs mehdi…

‘Virüsler, trajlarım, takipçilerim, şöhretim büyüyecek virüsler Tanrı kadar büyüyecek. Hep birlikte ‘nur’ olup Londra’nın başından aşağı ışık ışık akacağız.

‘Ey ay taşı ey meteor tozu sevgilim, ey güneş yalamış kara deliğim, ey şöhretimin servetimin ateş suyu, ilaçlarımı getirmeyi unutma!

‘Ey takipçilerim görün görün işte ben buyum, Havva romanım yüz baskıyı geçti, ben dünyanın en güzel yazarıyım, siz de herkese söyleyin. Havva romanım yüz baskı yaptı, Havva romanı iki yüz baskıya ilerliyor, Havva romanı beş yüz baskı yaptı, Havva romanı Jüpiter’e uçtu…’

Nihat Genç

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER