SON DAKİKA

Milliyetçilik – Ulusalcılık Meselesi

Bu haber 15 Kasım 2012 - 10:34 'de eklendi ve 13 kez görüntülendi.

SUKRU ALNIACIK

Atatürk, 10. Yıl nutkunda yani 1933’te, Türk Dil Kurumu’nun açılışının üzerinden 1 yıl geçmiş olduğu halde üzerine bastıra bastıra “ Türk milleti çalışkandır… Türk milleti zekidir…” Ne Mutlu Türk’üm diyene…” dediğine göre “Millet” ve “Milliyetçilik” kavramlarından rahatsız olan Atatürk değildir.

Sözlükte “Ulus”un oymaktan, buduna, sürüden, kamuya kadar birçok karşılığı vardır. Ancak Cumhuriyet pratiğindeki kullanımdan hareketle tercih edebileceğimiz en düzgün tanım, “bir devlete bağlı yurttaş topluluğu”dur.

Ecevit’in “Devrim Türkçesi”ni yaygınlaştırmayı bir misyon olarak üstlendiği 70’li yıllara kadar “ulus,” Ankara’da basılan ve pek de okunmayan bir gazetenin adıydı. Ulus da Kamutay gibi İnönü’nün, vatandaş azarlamayı otorite zanneden bürokratlarının, diline bir fötr şapka gibi taktığı ve bu yüzden de halka cazip gelmeyen “elit” kelimelerden biriydi. Bu kelimenin Atatürk’ün dilindeki “Millet”in yerini alması için ise epeyce zamana ihtiyaç vardı.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Sovyetlerle önemli bir anlaşma yapılmış; Sovyetlerin vereceği önemli desteğe karşılık, “Enverist” bir milliyetçilikten yani “Türk birliği” idealinden uzak kalma şartı kabul edilmişti. Buna karşılık Ruslar, Sosyalist devrimi Türkiye’ye ihraç ederek, Anadolu’yu yeni Sovyet cumhuriyetlerine bölme isteklerinden vazgeçeceklerdi.

16 Mart 1921 Moskova Antlaşmasının bu gizli maddesi, Milli bir devletin kurulurken yiyebileceği en büyük “ideolojik darbe”ydi. “Milliyetçiliğin etki çerçevesinin hukuksal bir antlaşma ile çizilmesi,” bilim, fikir, siyaset adamlarını çalışma alanlarını daraltıyordu.

Halen Turancılığa uzak duran, Milliyetçilik kavramını sulandırarak, Türk Milletini Anadolu sınırları içine hapsetme eğiliminde olan bürokratik milliyetçilerde bu darbenin izlerini görmek mümkündür.

Milli marşımız, kesin bir istiklali haykırıyor, “hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!..” diyordu. Ancak Moskova Antlaşması, Türk Milletinin beşeri bütünlüğü ile Türk devletinin siyasi varlığı arasına ideolojik bir zincir çekiyordu. İşte Hüseyin Nihal Atsız’ın II. Dünya Savaşı’nın alaca karanlığında kırmaya çalıştığı ideolojik çerçeve, Türkçülüğe, Turancılığa vurulan bu “1921 zinciri”ydi.

Atatürk, Sovyet desteğini, Kurtuluş Savaşı’nda geçici bir “stratejik araç” olarak kullanmıştı. Oysa İnönü, 1936’dan itibaren Sovyet Rusya, boğazlardan üs ve Gürcistan’ı Anadolu’ya doğru genişletmek istediği halde, antlaşmalara sadık bir siyasi tavır sergilemişti. İnönü’nün Turancıları tabutluğa atması, Ruslara verilen bir “1921’e sadığız” mesajıydı.

Atatürk’ten sonra Milliyetçiliğin, ilk Türkçü teorisyenler ve Enver Paşa’daki “Türk Birliği idealizmi”nden tamamen uzaklaşarak, “Anadolu’da yeni bir ulus oluştuğu ve diğer Türklerle, Turan illeriyle ilgili olmadığı” iddiasına dayalı bir “Ulusçuluğa” dönüşmesi, bu tür dış faktörlerle aşama aşama gerçekleşmiştir. Türkiye’nin, 1944’te gerçekleşen Kırım ve Kafkas sürgünleri karşısındaki duyarsızlığının şifrelerini de burada aramak gerekir.

1960’larda Sovyetler Birliği, “ana sosyalist” sorumluluğuyla İngiliz-Amerikan emperyalizmine kafa tuttuğunda, Milliyetçilikle zaten ideolojik açıdan problemli olan “enternasyonalist” Türkiye solunda 1921’e dair hatıralar yeniden depreşti.

1970’lerde Milliyetçilik, sadece sosyalist enternasyonale, sınıf idealizmine değil, Alparslan Türkeş’in sürüklediği “Turancı” yönüyle özel olarak “ana sosyalist” SSCB’ye de zarar verebilirdi. Çünkü; 15 Sovyet Cumhuriyetinden en az 5 tanesi Türklerden oluşuyordu. Bu yüzden Ecevit’ten Abdullah Öcalan’a kadar solun bütün renklerinde bir “Milliyetçilik düşmanlığı” fütursuzca açığa çıktı. Bu durum, anayasayla ve oradaki Atatürk ilkeleriyle, Milliyetçilikle büyük bir çelişki oluşturuyordu

Bu nedenle anayasal siyaset yapmakta kararlı olan nispeten merkeze yakın solcularda Ulus kelimesini durduğu yerden, sözlükten alma eğilimi baş gösterdi. “Turancı” olmayan, “Türkçü” olmayan, tarihin kastettiği anlamda “Milliyetçi” olmayan bu yeni ve zorlama milliyetçiliğin adı “ulusalcılık”tı. En kısa tanımıyla “ulus devlete bir süreliğine sadık olma durumu…”

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk solu, “Milliyetçiliğin emperyalizm karşısındaki biricik doğal ideolojik silah olarak cephede kaldığını” fark edince, 1990’larda Mümtaz Soysal- Doğu Perinçek yelpazesi içinde bu kavramdan yararlanmaya başladı.

Mümtaz Soysal, ihtisası çerçevesinde turuncu hamlelere karşı Rauf Denktaş’a devletler hukuku danışmanlığı yaparken Perinçek, karakterine uygun olarak bu her yaşa uygun “zararsız oyuncağı,” yeni siyasi hamlelerinde ve şovlarında tehlikeli bir şekilde kullanmaya başladı.

Ancak, “kursak kavurgasını arıyor,” Ulusalcıların gönül ibresi, Sovyet hatıralarıyla dolu Avrasya’ya ve “devrimcilerin potansiyel kahramanı” Çin’e doğru kayıyordu.

Ergenekon davası ve Silivri gerçeğine de ışık doğrultan bu kısa değerlendirme, Türk Milliyetçileri ile Ulusalcılar arasındaki ideolojik kan uyuşmazlığının sebeplerini içeren bir “ideolojileri kullanma kılavuzu” olarak okunmalıdır.

Biz bu dar alanda “teorik farklılıklara” bir parça ışık tutmaya çalıştık. “Pratiğin nasıl olması gerektiğini” ise siyasetçiler belirleyecektir.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.