SON DAKİKA

TÜRK MİLLETİ

Gündem Yazıları

METAL YORGUNLUĞU?

Gündem Yazıları

Milli olamayan aydın veya okur-yazar sorunu

Bu haber 27 Kasım 2014 - 8:00 'de eklendi ve 6 kez görüntülendi.

Tarih hurafeleri aldı başını gidiyor. Kim bu kürt denilenler? Hani arkeolojik kalıntıları? Hani kabul edilmiş uluslararası ortak antropolojik ölçüleri? Ağzının varlığını kanıtlayabilecek, 1700 yılı öncesine ait neden tek bir kürtçe kitap yok? Bu kadar yoktan nasıl var çıkıyor? Hani her konuda maddi kanıtlı olacaktık?

Biliyorsunuz, bölücülerin ağzı yok ancak bu yokluğa rağmen dillerinin var olduğunu iddia ediyorlar ve diğer yandan da bu olmayan ağzı oluşturmak için zorlama girişimlerde bulunuluyor. En sade şekilde yazacak olursak, bilimsel anlamda bir dilin var olması için; kendine özgü kelimeleri, düzenli söz dizimi ve ek alma yapısı olması gerekir. Oysa bölücülerin var olduğunu iddia ettikleri ağız, bu üç kuralı da aynı anda gerçekleştiremiyor. Bunun dışında, böyle bir ağız olmadığı gibi; kürt diye bir halk/etnisite de yok. Bir halkın/etnisitenin var olması için, “kesintisiz” ve “doğal” en az 3000 (üç bin) yıllık tarihi olması gerekir. Burada “kesintisiz” ve “doğal” kavram ve tanımlarını açmakta yarar var.

Kesintisizlik kavram ve tanımı:

Örneğin bir kişi ölürse ve bu kişinin ölümünden yüzlerce yıl sonra doğan bir çocuk, ölen kişinin çocuğu olduğunu iddia etmesi ne kadar akla aykırıysa; tarihten silinmiş herhangi bir topluluğun, binlerce yıl sonra bir başka topluluğun aniden ortaya çıkıp bunların devamıyız demesi bir o kadar akla aykırıdır.

Doğallık kavram ve tanımı:

Bir halkın/etnisitenin varlığını kanıtlayan en önemli “şey” arkeolojik kalıntılar ve uluslararası kabul edilmiş ortak antropolojik ölçüdür. Zorlamalar sonucu gerçekleşen bazı anlaşmalarda (Yeşilköy anlaşması 16. Madde; 1878 Berlin anlaşması 61. Madde; 1946-48 arası çıpan olarak kurulup yaşatılan Mahabad Cumhuriyeti ve anayasa ihlalleriyle ünlü AKP hükümetinin BARZANİ’yle yaptığı petrol anlaşması) her hangi bir adın geçmesi veya istihbarat örgütlerinin olmayan bir halkı oluşturmak için, organize yayınlarla binlerce kitap ve dergide sonradan adının geçirilmesinin, hukukî, tarihî bilimsel hiçbir önemi yoktur. Dolayısıyla; günümüzde vatansever geçinen ve bilimsel kanıtlı hiçbir dayanağı bulunmayan kişilerin kullandığı ayrı grup adlandırmaları tamamen desteksizdir. Bunların hem düşünceleri hem de vatanseverlikleri hurafe ve yok hükmündedir…

Bilmeyenler için yazmak gerekirse, bilimde yokluk kanıtlanmaz çünkü yoktur. Ancak varlık iddiasında bulunan, var olduğunu iddia ettiği “şey”in varlığını kanıtlamak zorundadır. Varlığını iddia ettiği “şey”in varlığını kanıtlayamadığı müddetçe, karşı görüş (yani yoktur görüşü) doğrudur. Ki bugüne kadar kürt diye bir “şey”in varlığı kanıtlanamadığından yoktur görüşü bilimseldir. Kültür sömürgeciliğinin kendilerine ezberlettiği faşist veya ırkçı suçlamasını, burada hiç kimse bize yöneltemez; biz, antropoloji, arkeoloji, dil, tarih bilimlerinin genel toplam verilerini değerlendirerek bu maddi kanıtlı, bilimsel sonuçları çıkarıyoruz. Kaldı ki, isteyen faşist, ırkçı veya hurafecilerin hezeyanlar savurarak suçladıkları kafatasçı da olunabilir; kimse kimsenin düşüncesine karışıp ipotek koyamaz. Bir zamanlar Harvard Üniversitesi’nde görev yapan ve bölücülüğüyle ünlü Mehrdad R. IZADY “Kürtler” adlı kitabının 13. sayfasında: “En küçük halkların bile dünya müzelerinde sanat eserleri sergilenirken; kürtlere ait hiçbir eserin, bir halı veya kilimin, hatta kırık bir ok uçunun bile yer almamasından.” Şikayet ederek, bölücülere ait tek bir arkeolojik kalıntının bulunamadığını itiraf etmek zorunda kaldı…

Bazıları: “Canım ne olacak, kürt diyelim ve bir arada, beraber, birlikte yaşayalım” diyebilirler, ancak durum hiç de öyle değil; çünkü hiçbir ayrı iki varlık sonsuza kadar birlikte yaşamaz. Ayrıca, yakıştırma yollu sıfatı kullanarak olmayan bir etnisiteyi var etmiş olursunuz. Uluslararası kurumlar, sizin romantik kardeşliğinize göre değil; dil, tarih verilerine göre hareket ederler. Böylece; siz bu yanlış adlandırmayı kullanırken ilerde sizi bölecek düşmana; yani UNESCO ve UNPO’ya levazımatçılıkla (bilgi, kanıt, malzeme üreticiliğiyle) kendi zararınıza kanıt üretmiş olursunuz…

Bunlar, kültürel sömürgeciliğin bir sonucu olarak; birkaç bozuk çeviri kitap okuduktan sonra araklama düşüncelerle kendini aydın sanıyorlar veya bilgi ortalaması düşük toplum bunlara aydın sıfatını izafe ediyor. Gerçekte ise aydın zannedilenler, en az okumamışlar kadar aklî yönden tembel ve öğrendiklerini her defasında yeniden gözden geçirmeyerek yalan-yanlış ezberlerle yaşıyorlar. Toplumumuz okumadığından bilgi ortalaması düşük ve aydın zannedilenler düşük ortalamanın üzerine çıkınca “ne oldum” delisi gibi düşünüp hareket etmeye başlıyorlar. Yarım yamalak bilgileri, bulundukları toplumda işe yaradığından; kendilerini tüm dünyada etkili ve düşüncelerinin de her yerde geçerli olduğunu sanıyorlar. Ancak gerçekte sömürgecilik, bunları iliştirme elemanı olarak kullanacağından öğreneceklerini de buna göre önceden hazırladı…

Fulbright anlaşması sonrası ülkemizdeki aydınların çoğunluğu; sömürgeciliğe iliştirilip bulunduğu toplumu dönüştürmek için yetiştirilirken; pek olası değil ancak olur da içlerinden biri şans eseri milli olmaya yeltenirse önceden kendisine edindirilen alışkanlıkla genelde şu yöntemle hareket eder: Sömürgecilerin kurduğu oyuna sonradan girip onların kavramlarıyla bu oyunu kendi yararımıza sonuçlandırabiliriz diye düşünür. Hayır! İşte bu mümkün değil. Sadece bilgi edinmek için, bir başkasının kurduğu oyuna herhangi bir anda dâhil olabilirsin; o oyunu kendi yararımıza sonuçlandırmak için ise, oyuna karşı mutlaka oyun kuracaksın ve kendi kişilerin ve kavramlarınla ısrarlı bir şekilde uygulamaya devam edeceksin -ki karşı oyunu bozup kendi yararına sonuçlandırabilesin. Ancak, yabancılaştırılmış bir eğitimden geçirildiklerinden; kendilerine aşılanan aşağılık komplekslerinden bir türlü kurtulamazlar ve bu nedenle sadece kendilerine dayanarak kurtuluşu gerçekleştirebilecekleri düşüncesinden yoksundurlar…

İnsan bu manzarayla karşılaştığında şunun düşünmeden edemiyor: Bu nasıl kültürel sömürgeciliktir ki, karşıtı olduklarını iddia ettikleri sosyal demokratların, bilimsel sosyalistlerin, Atatürkçülerin, milliyetçilerin, muhafazakârların, kardeşçilerin, romantiklerin, halkçıların beyinlerini şekillendiriyor? Siz; karşı olduğunuzu iddia ettiğiniz sömürgeciliğin kavram ve tanımlarıyla beyniniz şekillendirildiyse, hiçbir şeye karşı olamazsınız ve hiçbir şeysiniz. Bu hâlinizle de sadece bozgunculuk ve yıkıcılığa yararsınız. Üzgünüm ama düzelmeleri olası bile değil; düzelebilmeleri için yeniden doğmaları gerekiyor…

Özgün yaratıcılığı olmayan ve kalıcı eser veremeyen bu gibi kişiler; göze girmek ve muhalif tabanı dönüştürmek için Atatürkçülük şemsiyesini kullanmayı da ihmal etmezler. Bunların, bırakın Nutuk veya Lozan Antlaşmasını; Medeni Bilgiler’i bile okuduklarından kuşkuluyum. Çünkü Atatürkçüyseniz tutarlı olacaksınız, bilgi birikimli gerçek bir Kemâlist karşınıza çıkar ve sizi maddi kanıtlı gerçeklerle yerle bir eder.

Bazı kısımlarını bizzat ATATÜRK’ün yazdığı ve Afet İNAN adına yayınlanan Medeni Bilgiler’in; 377. sayfasında yer alan şu paragrafın yarıdan sonrası özellikle dikkat çekicidir:

“Bugünkü Türk ulusunun siyasal ve toplumsal birliği içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, -düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında- ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü ulusun bu bireyleri de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlak anlayışına ve hukuka sahip bulunuyorlar.”

Gördüğümüz üzere ATATÜRK, bu ifadeler bilimsel değil keyfidir diyor. Geçmiş zorbalık dönemlerinin yanlış adlandırması diyor; bu yanlışı (ayrı adlandırmayı) Türklere aşılayanlara beyinsiz diyor!

Kürt diye bir halk/etnisite olmadığından; bu yakıştırma yollu sıfatı, olmayan bir etnisitenin adı olarak kullanıp- ayrı adlandırma yapanlar, hem tarih bilimine hem de ATATÜRK’ün düşüncelerine aykırı hareket ederek bölücü algıyı da güçlendirmektedirler. Bu konuda, muhalif taban, dikkat, duyarlılık ve özen göstermelidir.

Birlikçi (üniter) yapıya sahip Türkiye Cumhuriyeti devleti, 72 milletin bir araya gelmesiyle kurulmadı; mozaik falan da değildir. Şu yanlış da düzeltilmelidir: Üst kimlik Türklüktür, diğer etnisiteler altında yer alır. Hayır; asla böyle değil. Alt kimlik üst kimlik yoktur. Türklük, tek kimliktir.

 

Sömürgeciliğe karşı olmak için, her şeyden önce, maddi kanıtlarla, zaman üstü, her yerde geçerli sabitlerle açık-seçik, net, berrak düşünmenizi sağlayacak kavram ve tanımlara sahip olacaksınız. Kürt sorunu değil; 1815 yılında sömürgecilerin şark meselesi (doğu sorunu) dedikleri ve gerçekte paylaşımda anlaşamadıkları için sorun olarak adlandırdıkları bir konudur bu. Kürtçülük değil, bölücülük. Çünkü kürt diye bir halk/etnisite yok. Yakıştırma yollu sıfat anlamında kullanılan bir kelimeyi kullanarak olmayan bir halkın adı gibi kullanmak da bölücülüktür. Kürt diye bir etnik köken olmadığından; ayrı soylardan gelen, sömürgeciliğin kiralık tetikçiliğini yapan ve tarih bilinci olmayan aklı karışıklara bölücü diyeceğiz. Milli Mücadelede başarı sağlanması için; düşmanın çarpık ifadeleriyle değil; bilimsel kavram ve tanımlarla dil birliği sağlamalıyız. Bu nedenle:

Kürt partisi değil; bölücü partisi

Kürt seçmen değil; bölücü seçmen

Kürdistan değil; kiralık tetikçi çete

Kürt kardeşim değil; sadece kardeşim

Kürtçü değil; bölücü

Kürt hareketi değil; bölücülük

Kürt petrolü değil; Irak petrolü

Roboski değil; Uludere

Rojava değil; Kamışlı

Kobani değil; Ayn El Arap

Sömürgeciliğe karşı olan herkes, Birleşmiş Milletlere bağlı olan UNESCO ve UNPO’yu tanımak zorundadır. UNESCO’nun amacı “kültürel varlıkları koruma” şeklinde açıklanıyor ama bu tamamen yanıltmak içindir. Gerçekte UNESCO, bir bütün olarak içinde bulundukları “kültürel varlıkları” içinden kopararak olmayan halklara, olmayan tarihlerini oluşturma girişimidir. Bu anlamda UNPO’yla eş-güdümlü hareket ettiriliyor. UNPO (Unrepresented Nations and Peoples Organisation) [1] ise Birleşmiş Milletlerde Temsil Edilmeyen Devletsiz Halklar kuruluşudur. Bu kuruluş, dünyada 5000 (beş bin) devletsiz halkın olduğunu kabul ediyor; sömürgecilere göre var olan kürtler de devletsiz halklar konumundaymışmış. Tabii şimdilik devletsiz; zamanla hepsini devletleştirecekler. Ortada, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerine dayalı gerçekler değil; tamamen sömürgeci keyfilik var. Buna karşı, antropoloji, arkeoloji, dil ve tarih bilimlerinin verileriyle bilimsel mücadele edilmelidir…

Tarih, uluslararası kurumlar ve anayasa konuları hayati önemdedir ve birbirleriyle ilişkilidir. Bunların herhangi birinde yapılan değişiklik, diğerlerini de etkiler. Bu nedenle hangisine öncelik verilirse diğerleri de ona uyarlanır. Sömürgeci amaçlara göre oluşturulan, sömürgecilerin resmi Hint-Avrupa tarih görüşü yalan olmasına rağmen dünyada ve ülkemizde gündem yapılmazken; dünyada en sağlam, maddi kanıtlı bilimsel temellere dayanan ve ATATÜRK’ün bizzat çalışmalarına katıldığı “Türk Tarih Tezi” özellikle son 10 yılda ülkemizde sömürgeciliğin özel etki görevlilerince “resmi tarih” denilerek aşağılanmaya çalışılıyor. Diğer yandan da, sözde derin tarihçilerle bu yapılacak bölücü anayasaya uygun yapay tarih şişirmeleri yayılıyor. Oysa resmi tarih, gayr-i resmi tarih olmaz. Tarih, bilim alanlarından sadece biridir ve onun da kendine özgü maddi kanıtlayıcı (antropoloji, arkeoloji) destek sağlayan belgeleri vardır…

Şu tarihi gerçek bilinmelidir ki, Birlikçi (üniter) yapıdaki Türkiye Cumhuriyeti, Türk varlığına dayanarak Misak-ı Milli sınırları içinde kuruldu. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Türk Tarih Tezi; Türk merkezli bu kuruluş anlayışının kurumları ve çok yüksek amaçlı bilimsel görüşüdür…

Anayasanın defalarca çiğnendiği ve ortadan kaldırıldığı günümüz ortam ve şartlarında, ben Deniz artık siyasete inanmıyorum. Siyaset, hukukun olduğu ortam ve şartlarda yapılır; demokrasi de, ne kadar kötü kuralları olursa olsun var olan kuralların ihlal edilmeden disiplinli şekilde uygulandığı hukuk anlarında yeşerir ve gelişir. Dolayısıyla, bulunduğunuz ortam uzayında; şartlar neyse siz de o şartlara göre mücadele etmelisiniz…

Hani bölücüler, sadece kurs, yayın ve ağızlarının seçmeli ders olmasını istiyordu? Bu bölücü isteklerinin hepsi yapıldı. Biz zamanında bu tavizlerle sömürgeciliğin yetinmeyeceğini ve hep daha fazlasını isteyeceğini yazdıydık. Çok zaman geçmeden, haklılığımız yine ortaya çıktı. Görülüyor ki, bölücü anayasa yapılmadan ve ülkemizde ortakçı ikili (federasyon) yapısına geçilmeden bu işleri bırakmayacaklar. Öyleyse; daha fazla taviz vermek yerine, tavizleri hemen durdurup bir an önce şimdiki Birlikçi (üniter) devlet yapımızı koruyacak ve güçlendirecek gerekli adımlar atılmalı. Bu nedenle, o bölücü yayınları, kursları ve seçmeli saçmalıkların hepsi acilen kaldırılmalı. Çünkü buralardan mezun olacak kişilerin, uzun vadede ne işe yarayacağı ve nerelerde kullanılacağı düşünüldüğünde tehlikenin büyüklüğü ortaya çıkıyor. Ayrıca, AKP’nin bu bölücü düzenlemeleri; şimdi yürürlükte olan anayasaya ve devletin kuruluş şekline ve işleyişine aykırıdır ve suçtur. İlgili düzenlemeleri yapanlar derhal yargılanmalı; bunlarla beraber şimdiye kadar dava işleminde bulunmayan diğer kuruluşlar da bu davaya dâhil edilmeli…

Kaynak:

[1] Mustafa YILDIRIM – Sivil örümceğin ağında; Toplumsal Dönüşüm yayınları; 5. Baskı; sayfa: 74

Deniz KAÇAĞANkacagandeniz@asikurtlar.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.