Asikurtlar©

KÜRESEL SİSTEMDE ARTAN GÜÇ DENGESİZLİKLERİ, YÜKSELEN MİLLİYETÇLİK AKIMLARI VE TÜRK SİYASETİ ÜZERİNE HESAPLAR-II

KÜRESEL SİSTEMDE ARTAN GÜÇ DENGESİZLİKLERİ, YÜKSELEN MİLLİYETÇLİK AKIMLARI VE TÜRK SİYASETİ ÜZERİNE HESAPLAR-II
11 Haziran 2016 - 9:39 'de eklendi ve 4142 kez görüntülendi.

 

 

 

Dün bu köşeden artan güvenlik kaygılarının Avrupa’yı, sosyal ve siyasal düzlemde milliyetçi bir anlayışa doğru dönüştürmeye başladığını nedenleriyle beraber izah etmiştik.
Bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Şüphesiz ki Türkiye sahip olduğu eşsiz coğrafi konumuyla, dünya üzerinde hakimiyet kurmak isteyen yada küresel güç mücadelesine giren her kim olursa olsun, hepsinin hesaplarında son derece kritik ve aynı oranda önemli bir ülkedir.
Yani ister kara hakimiyet teorisini baz alın, isterseniz deniz hakimiyet teorisini göz önünde bulundurun hepsinin en stratejik noktası Türkiye’nin sahip olduğu ve aynı zamanda çevrelediği tüm coğrafyadır.

Dolayısıyla “Küresel siyaset teorilerinin tümünün merkezi neresidir?” sorusunun cevabı kuşkusuz Türkiye’dir. Ancak bu durum sadece sahip olunan coğrafi konumumuzla ilgili değildir.
Türk Milleti’nin insanlık tarihinin en zengin medeniyetine sahip olduğu, devlet kurma ve yönetmede eşsiz tecrübeleri bulunduğu, tarihin başlangıcından bu yana her vakit zamanın akışını değiştirebilecek sıçrayışlar yaptığı, demokrasiye büyük önem verdiği gerçeği unutulmadan, coğrafyamızın bize kazandırdığı eşsiz avantaj bu sıralanan gerçeklere dayanan doğru bir siyasetle desteklenirse ortaya yalnızca bölgesel değil, küresel bir güç olma kudretine kavuşmuş bir ülke çıkar.

İçerisinde bulunduğumuz dönem bu fırsatları bizlere sunarken, güvenlik temelli şekillenen gündemden Türk Milleti’nin de, dünyanın geri kalanının olduğu gibi etkilendiğini söylemek gerekir.
Hele ki çok boyutlu ve derinlikli terörizm tehdidinin arttığı, sadece kırsalda değil kent merkezlerine de yoğun olarak terör saldırılarının taşındığı, sınırlarımız ötesinden sınırlarda bulunan illerimize füzelerle saldırıların düzenlendiği bir ortamda Türkiye’de güvenlik kaygısı hiç olmadığı kadar artmıştır.
Bu kaygılar siyasal zeminde tercihlerin milliyetçi eğilimler olması sonucunu doğurmuştur. Özellikle 7 Haziran’da yapılan seçim sonuçları bu durumun ölçümünün açık bir göstergesi, Türk Milliyetçilerinin hassasiyetlerinin toplumun en belirgin refleksi olduğunun, gücünü aradan geçen her gün daha da artırdığının ispatıdır.

Bu netice 1 Kasım’a giden süreç içerisinde güvenlik temelli politikalarda önemli kırılmalar yaratmış olsa da asıl kırılma milliyetçiliğin kendisinden pay alma telaşıyla hareket eden, AKP başta olmak üzere milliyetçi olmayan partilerin, milliyetçi söylemler ve toplumun bu yöndeki taleplerine hoş gelecek politikaları yürürlüğe koyulmasına yol açmıştır.

İçerisinde bulunduğumuz koşullarda beşeriyetin doğası itibarıyla bizde de toplumsal tepkiler dünyanın geri kalanıyla aynı olsa dahi, Türk Milliyetçiliği dünyanın geri kalan her bölgesinin ve milletlerin milliyetçiliğinden daha farklı, kapsamlı, demokrasiyi özümsemiş ve medeni olduğunu söylemek gerekir.

Batı milliyetçiliğinin lümpenliği, etnisite esası, ırkçılık ölçüsü ve koruma içgüdüsü ile gerici yapısı karşısında
Türk Milliyetçiliğinin esasları daima medeniyet ve kültür özlü olmuş, demokrasi ile kaderini bir ve beraber kabul ederek çağın şartlarını aşmayı hedeflemiştir.

Diğer yandan tarihsel süreç dikkate alındığında, Türk demokrasisinin önemli bir konumda olduğu söylense de, mevcut durumda ileri seviyede bulunduğunu ifade edebilmek şimdilik oldukça güç.
İşte bu nedenle hali hazırda iktidarda bulunan Erdoğan otoritesinin bir yandan, Türkiye üzerinde yeni bir siyasi senaryoyu hayata geçirmeye çalışan küresel çevre ise diğer yandan “milliyetçi görünümlü” siyaset yapma arayışı içerisindeler.

Türkiye’de yükselen milliyetçiliği AKP ve özellikle de Erdoğan’ın kendi lehine değerlendirip, Rusya-Putin modelinde olduğu gibi sosyal tabanda biriken ve günden güne büyüyen milliyetçiliği kendi lehine çevirmeyi başarıp, otoriter bir rejimin kapısını açmaya uğraştığı kesindir.

Başkanlık Sistemi tartışmalarını PKK ile girişilen sözde çözüm sürecinde “al-ver” usülü pazarlık olarak özerklikle eşdeğer gören Erdoğan’ın, 7 Haziran sonrasında oluşan siyasi iklimi kendince doğru görerek Temmuz 2015’ten bu yana PKK’yı aniden bir numaralı düşman kabul etmesi bu oyunun bir ürünüdür.

Erdoğan, MHP çizgisine doğru keskin bir kayış yaparken, bu serüvenini rejimi değiştirecek, parlamenter sistemi ortadan kaldıracak, güvenlik kaygısıyla şekillenen duygular üzerine kurma arayışı ve uğraşındadır.
“Ben olmazsam devlet çöker” ifadelerini kullanmaya başladığı gözlemlenen Erdoğan, toplumun güvenlikle ilgili ortaya çıkan kaygılarını, kendi siyasi hesap ve hedefleriyle eşitleyip, bir bakıma alternatifsiz ve tek seçenek olduğu algısını da oturtmaya çalışıyor.

Diğer taraftan Erdoğan’ın karşısınaysa görünüşte milliyetçi, gerçekte ise liberal olan; bu özelliği ile milliyetçi taban üzerine temellenip, liberal çevrelere hizmet edecek “yeni bir siyasi senaryo” çıkarma uğraşı mevcut.
Kabuk milliyetçiliği olarak değerlendirilecek bu senaryoya göre, Türk Milliyetçiliğinin içinden çıkarılan ancak fikri kodları Türk Milliyetçiliği ile değil daha çok AKP’nin 2002-2007 arasındaki dönemine yakın olan ve hatta onunla benzer olan bir siyasi yapılanmanın hayata geçirilmesi mecburiyeti vardır.
Mecburiyetin esası ise Türk Milleti’nin hissi duyguları idare edilirken, dünyanın son derece kritik bir dönemden geçtiği bir süreçte Türkiye’yi ve sahip olduğu potansiyeli Türkiye’nin kendisine bırakmayacak kadar değerli görüp, bunu başka hesaplar için kullanma çabasıdır.

Nitekim AKP’nin özellikle ilk dönem iktidarı boyunca yaptığı da buydu. Büyük Ortadoğu Projesi bahsinin eşbaşkanlıkla zenginleştirilmiş propagandası aynı dönemin bir ürünüydü.
Şimdiki durumda da Suriye-Irak’ta sınırlar yeniden çizilip ortaya sözde bir Kürt devleti çıkarmaya çalışılırken, Kıbrıs enerji hesaplarıyla açık açık Rumlara bırakılacak bir sona doğru ilerlerken, Türkiye’nin başında “milliyetçi görünümlü” bir iktidar olursa buna yönelik olarak oluşacak toplumsal tepkinin mümkün olan en az seviyede kalacağı hesap ediliyor.

Türk Milliyetçiliğini, akıllarınca küresel çevrelere taşeron yapacak olanlara gelince… Bugünlerde MHP’de kongre bahsini dillerine dolayan ama 10 Temmuz 2016 olarak açıklanan kongre tarihine rağmen alternatif kurultaylarla
Milliyetçi-Ülkücü Hareket’i bölmeye çalışan, malum cemaat tarafından yoğun şekilde desteklenen ve elbette “paradigmayı değiştireceğiz” tabirini kullananlardır.

Zira MHP ve Türk Milliyetçiliğinin paradigması liberal çevrelere ve hesaplara uygun değildir. Amaçsa MHP’yi başarıya taşımak olmayıp, MHP’yi bölerek, MHP’den mümkün olduğunca taban kopararak “milliyetçi kabuklu, liberal özlü” yeni bir parti kurmaktır.
İşte güvenlik kaygısının arttığı küresel koşullarda Türk Milleti’nin önünde bu iki tehlikeli siyasi senaryo bulunuyor…

Bu iki senaryo birbiriyle rekabet ediyor gibi görünse dahi ortak bir paydaları var ve her iki senaryonun sahibi de bu ortaklık için var güçleriyle çalışıyorlar.
Açıkça söylemek gerekirse milliyetçiliğin böylesine yükseliş ivmesi yakaladığı bir dönemde, Erdoğan’ın bu durumu otoriterleşme amacıyla, küresel çevrelerinse devşirdikleri isimlerle yeni parti kurma uğraşıyla giriştikleri ortaklığın gayesi: MHP’nin yıpratılması, gücünün zayıflatılması, kendisine yönelen desteğin önüne geçilmesidir.

Aksi bir durum söz konusu olsa MHP’nin kongre meselesiyle ilgili Yargıtay gibi AKP ve cemaatin koltuk paylaşımı yaptığı bir kurumdan, MHP’nin tüzüğünü ve hukuku yok sayıp “oy birliği” ile bir kararın çıkması söz konu olamazdı.
Görünürde birbirleriyle kavgalı olan AKP-Cemaat ikilisinin sıra MHP’ye gelince “ortak tavır almalarındaki” anlam işte burada yatıyor.

Pazartesi: Türk Milleti’nin ümidi olan MHP ve Türk Milliyetçilerinin önündeki yol…
İsmail Özdemir

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER