22 Mayıs 2012 Salı
Live tracking and statistics
Paylas
Kutsallarımıza El Koyan Fırsatçı Siyaset
Pazar, 05 Şubat 2012 13:55

19. yüzyılın olgucu / din karşıtı dili, dini tarihî bir kategori olarak gördü. Bu anlayışa göre birey ve toplum modernleştikçe din etkinliğini yitirecekti. Yine aynı anlayışa göre mitik evrene ait olan din gericiliği / ilkelliği beslediği, dolayısıyla modernleşmeyi engellediği için toplumsal hayattan tasfiye edilmelidir. Bireyin ve toplumun özgürlüğü için dini tasfiye etme fikri, din karşıtı tutumların türlerine göre değişiklik arz etse de "dini ve dindarı baskı altında tutmak" belirtilen çağın fikrî ve siyasî gerçeği olmuştur. Elbette ki böyle bir anlayış kaçınılmaz olarak dini ve dindarı tanımlama ve aşağılamayı beraberinde getirmiştir.

Din karşıtı düşünce ve dindarı tanımlama, baskı altında tutma anlayışı 1968'den itibaren bütün dünyada felsefî ve siyasî temellerini kaybetti. Modern anlatının sıkı eleştirisi modern önyargıların ve yanılgıların elenmesini beraberinde getirdi. Yeni bir döneme ve insan tipine eşlik eden bu süreçte din, düşüncenin bir konusu olmaktan daha çok siyasetin parçası oldu. Düşüncenin ve yaşantının bir unsuru olarak değil de ötekine karşı bir siyasî tutum olarak ikame edilen din, din karşıtı temayüllerin bütün özelliklerini bünyesine taşıdı. Bu kez, kendi gibi düşünmeyeni, siyaseti dinî unsurlarla dillendirmeyen herkesi din düşmanı olarak damgalama dönemi başladı.

Süreç belirtilen sınırda kalmadı. Liberal-kapitalist sistemle izdivaca giren din, her türlü gücü elde etme ve ötekine karşı kullanmanın aracı oldu. Yeni durumun en kaba, en biçimsiz ve en merhametsiz biçimi ülkemizde sahnelendi. Ülkemizde liberal-kapitalist sistem-din izdivacı ruhani otorite-mürit ilişkisini üretti. 1970'lerde başlayan 1980'den sonra tahkim edilen,1990'larda dolaylı tutumla baskı altına alındığı izlenimi verilip toplumun din algısı tahrik edilerek büyütülen ve beslenen, 2000'li yıllarda uygulamaya konulan bu anlayış, hem klasik dünya görüşünün hiyerarşik dilini hem de liberal-kapitalist sistemin gücü yücelten ve ötekine karşı insafsızca kullanan özelliğini bünyesine taşıyarak ruhanî otoriter sistemi kurmuştur.

Bu ruhani otoriter sistemin aktörleri, herkesi mürit / şakirt görmektedir. Siyasî iktidarın dilini paylaşmayan, ister yanlış ister doğru olsun siyasî uygulamalarını benimsemeyen, savunmayan, hayatının parçası yapmayan herkes bu anlayışa göre mürit ya da şakirt olmanın kurallarına aykırı hareket etmektedir. Terbiye edilmeye müstahaktır. Bu siyasi bünyeye uyum gösteren her hangi bir kişinin veya kurumun yaptığı yanlış, doğrudur. Çünkü "o bizdendir." Bakınız, Deniz Feneri e.V örneği. Her hangi bir muhalifin yaptığı doğru olsa bile yanlıştır. Çünkü "o bizden değildir." "Bizden olmayanı tanımlamak, aşağılamak ve bunun için şartlara ve duruma uygun bir ağ icat etmek" gücü korumanın ve derinleştirmenin bir yoludur.

Dinimize ve imânımıza el koyan bu fırsatçı siyasetin dilinde İslâm, siyasî bir işlev icra ettiği müddetçe anlamlıdır. Hayatı imân ve salih amelle (barışa, iyiliğe götüren eylem) ihya etmek söz konusu anlayışın uzağına düşer. Zira İslâm, emperyalist güçlerin geleceğe dönük siyasî ve stratejik hamlelerinin bir aracı olarak kullanılmakta ve siyasî iktidarda bunun bir parçası olduğunu açıkça ifade etmektedir. "Dindar gençlik yetiştireceğiz" sözü belirtilen ağa hizmet edecek kadro yetiştireceğiz karşılığında kullanılmaktadır. Emin olun ki bu sesi duyan ABD, "ortaklarımızın sayısı artıyor" diyerek mutlu olmakta, "gelecek yüzyılın aktörü yine benim" diye sevinmektedir. Çünkü işgali, demokrasi diye yutturacak böyle bir ortak bulmak zordur!

Liberal-kapitalist sistem-din izdivacından oluşan neo-muhafazakâr siyasî söylem, bütün baskıcı temayülleri bünyesine taşıyıp, gücü her türlü değerin tepesine yerleştirdiği için demokrat olamaz. Ötekine göre var olduğu için ötekini yok etme psikolojisi hâkimdir. Neo-muhafazakâr siyasî söylem, üzerinde düşünülen ve yaşanan İslâm'ı değil kullanılan ve siyasî-iktisadî güce tahvil eden İslâm'a dayanır. Nefreti biriktirerek intikam saatini bekleyen bir anlayıştan hak ve hukuk beklemek çıkarcılara, yalakalara ve yarı aydınlara özgü bir durumdur. Aydın olmanın gereği olarak baskıcı temayülleri eleştirmek yerine, "bu yetmez, daha da isteriz" diyen bir taifeye umut bağlamak gaflettir. Bilinç kaybıdır.

Fırsatçı siyaset kutsalımıza / dinimize, imânımıza, değerlerimize el koymuştur. Bunların üzerinden hem toplumsal algıyı kontrol etmekte hem çıkar ağı üreterek bağımlı tipler üretmekte hem de oluşturduğu algıyı muhaliflerine karşı baskının bir aracı olarak kullanmaktadır. Bu millete ve İslâm'a en büyük hizmet, kutsalımıza el koyan bu fırsatçı ve baskıcı siyasetin kurduğu tuzağı bozmaktır.

Nadim MACİT

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BAŞBUĞ DİYORKİ

Türk Töresinin bir şartı da yüksek vazife duygusudur. Vazifeyi her ne pahasına olursa ol¬sun yapmaktır. Diğer bir şart, toplum uğrunda her çeşit fedakârlığı yapmaktır. Millete hizmet yo¬lunda şahsi menfaatlerden, şahsi zevklerden fera¬gattir. Vazgeçmektir. Kişiler kendilerini millet için feda ederler. Türk Milleti'nin büyüklüğü böy¬le yükselecektir. Onu sizler yaşatacak, sizler yük¬selteceksiniz. Türk Töresinin en önemli bir gereği de sır saklamaktır. Sır saklamak...
Alpaslan Türkeş -

En Cok OKUNANLAR

Şu anda 73 konuk çevrimiçi