Asikurtlar©

Koç başı, açılamayan kapıları kırmakta kullanılır

Koç başı, açılamayan kapıları kırmakta kullanılır
25 Mart 2016 - 0:40 'de eklendi ve 3022 kez görüntülendi.

 

 

 

İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Guardian’da yazan Charlie SKELTON adlı bir gazeteci, Bilderberg gizem perdesinin aralanması gerektiğini düşünüyor. Hatta bu işi, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa KOÇ’un yapabileceği görüşünde. Oxford Üniversitesi mezunu SKELTON, hem gazeteci, hem oyuncu, hem de komedi yazarı. 2009’dan bu yana Guardian için Bilderberg toplantılarını takip ediyor. İzlenimlerini köşesinde yazıyor. SKELTON, 2015 Bilderberg toplantısı öncesindeki yazısında, Avusturya’da Mustafa KOÇ’la karşılaşmasını kaleme aldı. Yazılana göre KOÇ, Bilderberg’i idare eden yönetim komitesinde yer alıyor. Komite, toplantı gündemini ve katılımcıları belirlemekle görevli. SKELTON, Bilderberg’de konuşulanların sır perdesi ardında kalmasına karşı çıkan yazısında KOÇ’tan yardım istiyor. 1970’li yıllarda Bilderberg konferansları sonrası basın toplantısı düzenlediğini belirten SKELTON, sonradan bu toplantıların kaldırdığını anlatıyor. SKELTON, Koç Holding’in yönetim ilkeleri arasında şeffaflığın başta geldiğini belirterek, KOÇ’un şeffaflık adına yönetiminde yer aldığı Bilderberg’de basın toplantılarını tekrar başlatmasını istiyor. KOÇ’un Bilderberg’de güçlü bir konumu olduğunu, küresel iş dünyasında etkili bağlantıları bulunduğunu, Bilderberg yönetim komitesindeki Goldman Sachs Başkanı Peter SUTHERLAND’ın, Koç Holding yönetiminde olduğunu hatırlatan SKELTON, “İletişim, ilerleme ruhu, şeffaflık adına, KOÇ’a basın toplantısı yapılması için çağrıda bulunuyorum. İçimde 2015 yılının KOÇ’un yılı olacağına dair değişik bir his var” diye yazdı.[1]

 

Fener Ortodoks Patriği, 19 Ekim 1997’de bir ay süren bir resmi gezi yaptı. Eski ABD Başkanı Bill CLİNTON ve Dışişleri Bakanı Madeleine ALBRIGHT ile görüştü. ABD’de 1,5 milyon Rum vardır. Beyaz Saray’da 3 saat kalan patriğe Kongre “Altın Madalya” verdi. Fener Rum Patrikhanesi’nin uluslararası nitelikte organizasyon yapmasına “patriğin ekümenik kimliğe çıkma girişimi olur” gerekçesiyle o güne kadar izin verilmiyordu…

 

1997 yılında Rahmi KOÇ’un ve Edinburg Dükü Prens Philip’le (Yunan asıllıdır) birlikte Patrikhane’nin “Çevre toplantısı” adı altında uluslararası bir toplantı yapması için gayret harcandı. Heybeliada’daki toplantı “Patrikhane’nin ekümeniklik için bir adım” olarak değerlendirildi.[2]

 

10 Ekim 1997 tarihli Ceviz Kabuğu adlı televizyon programında Rahmi KOÇ: “Ben kabul etsem de, etmesem de Patrik ekümeniktir.” dedi. Oysa Patriğin Ekümenik olabilmesi için taraflarca ve uluslararası tanınmış bir anlaşmanın olması gerekir. Ekümeniklik, devlet demektir; bu, Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde, Türkiye Cumhuriyetiyle eşit yetkilere sahip olmak anlamına geldiğinden; Ekümenik sınırları içindeki topraklar, Türkiye topraklarından kopacak ve Türkiye’nin oralara hiçbir şekilde karışamayacağı anlamına gelir. Yine aynı programda Rahmi KOÇ, Uluslararası toplantılarda, İslam’ı temsil eden yok; İslam’a bir baş gerek anlamında açıklamalar yaptı. Bu ifadeler ya cehaletten kaynaklanıyor ya da kasıt var. Çünkü İslam, bir tür Vatikan kurumu gibi düşünülüyor ve başında Papa gibi kutsal ve hatasız olduğu zannedilen bir temsilci olması gerektiği ima ediliyor veya siyasi anlamda halifelik savunuluyor da açık açık söylenemiyor…

 

Herkesin bildiği üzere İslam’da ruhban sınıfı yani din temsilcisi yoktur ve hiç kimse böyle bir iddiayla ortaya çıkamayacağı gibi; böyle bir kişi, diğer insanların seçimi veya ataması yoluyla da belirlenemez. Din temsilcisini yani peygamber seçimini veya atamasını ancak Allah yapabilir ki, Allah bu seçim ve atamasını Hz. Muhhammed’le sonlandırmıştır. Yani, dinin temsilcisi sadece peygamberdir ve peygamberin dışındaki kişiler, dini değil yalnız kendilerini temsil ederler; bu nedenle, hiç kimse dini temsil ediyorum iddiasında bulunamaz. Allah tarafından din temsilcisi (peygamber) seçim ve ataması artık yapılmayacağından; bundan sonra kişiler, sadece kendilerini temsil edebilirler ve sorumluluk alarak ancak akıllarıyla ortaya çıkabilirler. Adı her ne olursa olsun, hatta diyelim halifelik olsun; böyle bir halifelik, dini değil siyasi bir makamdır. Kutsal değildir, yanlış yapar ve eleştiriye açıktır…

 

Bir zamanlar siyasi bir makam olan halifeliğin olduğu Osmanlı imparatorluğunun her yerinde aynı dil konuşulmuyordu; deyim yerindeyse, çok farklı seslerden oluşan gürültüden kaynaklı iletişim kopukluğu vardı. Osmanlı imparatorluğunda, farklı milletlerden ve dinlerden oluşan gruplar, ancak kendi içlerinde kendi dillerini konuşarak anlaşabiliyorlardı. Bu nedenle, dil, din ve millet bakımından Osmanlı imparatorluğu karma karışıktı. Böyle bir imparatorluk, federasyon yapısına benzer bir şekilde yönetiliyordu. Nitekim Osmanlı imparatorluğunun federasyona benzer yapıda olması dağılmasını kolaylaştırdı. Tüm etnisitelerin ayrılıp gitmesiyle Osmanlı imparatorluğu yıkıldı ve sonunda sadece Türk kaldı. İşte bu geriye kalan Türk varlığına dayanarak Birlikçi (üniter) devlet yapısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Yani iddia edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti mozaik değildir; yukarıda okuduğunuz şekilde Osmanlı mozaikti. İmparatorluktan Cumhuriyete etnik bakiye de söz konusu değildir.[3] Çünkü gerek sömürgecilerin kullanmasıyla gerek Türk’e karşı savaş vererek kendi yarı sömürge devletlerini kurarak ayrılıp gittiler…

 

Birilerinin savurduğu bilmem şu kadar etnisite, yok 72 millet, hurafe masallarıdır. Artık; çok acil olarak insanımız, halk, etnisite konusunda açık-seçik düşünebilecek şekilde kafasını netleştirmelidir. Halk, etnisite nedir? Neye denir?

1- Arkeolojik kalıntıları bulunan

2- Uluslararası kabul edilmiş ortak antropolojik ölçüsü olan

3- Kesintisiz en az 3 bin yıllık tarihi bulunan

4- Kendine özgü kelimeleri, düzenli söz dizimi ve ek alma yapısıyla, matbaa öncesine ait dilinin varlığını kanıtlayan yazma eserleri olan

 

İşte bu 4 özelliği aynı anda sağlayan insan topluluğuna halk, etnisite denir; bu 4 özellik aynı anda sağlanamıyorsa, o halk, etnisite yok hükmündedir. Birilerinin, kendilerini öyle hissetmesi veya zannetmesi, o şeyi var etmez. Bilim, hissetmeyle, zannetmeyle yapılmaz; maddi kanıtla yapılır. Bilimde her şey, açık, seçik, somut olarak ortaya konulabilme özelliğinde olmalıdır. Yoksa, hiçbir şekilde ciddiye alınmaz ve geçerliliği yoktur…

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Misakı Milli Sınırları içinde Türk varlığına dayanarak kuruldu; yani, Misakı Milli Sınırları demek, Türklerin bulunduğu topraklar demektir. Evet; Türkiye Cumhuriyeti Devleti coğrafyası içinde, Türk dışında herhangi bir halk yoktur. Lozan Antlaşmasının 37., 38., 39., 40., 41., 42., 43., 44. Maddeleri gereğince gayrimüslim yani Müslüman olmayan (Ermeni, Rum, Yahudi gibi) azınlıklar vardır. Halk, etnisite başka bir şeydir; Müslüman olmayan gayrimüslim azınlık başka bir şeydir. Lozan Antlaşmasının 38. Maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gayrimüslim azınlıkları, milliyet, dil, din ve ırk ayırmaksızın; Türk halkından sayıldığını, yaşam ve özgürlüklerinin korunacağını taahhüt etti. Bununla ilişkili olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasa’sında, 1926 yılında gayrimüslimlere eşit vatandaşlık verildi…

 

Bazı kısımlarını bizzat ATATÜRK’ün yazdığı ve 1931 yılında, İstanbul Devlet Matbaası tarafından yayınlanan Vatandaş için medeni bilgiler’in; 16. sayfasında yer alan şu paragraf dikkat çekicidir:

“Bugünkü Türk milletinin siyasi ve toplumsal birliği içinde kendilerine kürtlük, çerkeslik, lâzlık veya Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Ancak geçmiş zorbalık dönemlerinin ürünü olan bu yanlış adlandırmalar; düşmana alet olmuş birkaç, gerici, beyinsiz dışında; millet bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü, bu millet bireyleri de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.” Gördüğümüz üzere ATATÜRK, bu ifadeler bilimsel değil keyfidir diyor. Geçmiş zorbalık dönemlerinin yanlış adlandırması diyor; bu yanlışı (ayrı adlandırmayı) Türklere aşılayanlara, düşmana alet olmuş gerici beyinsizler diyor!

 

Vardır demekle var olduğu iddia edilen şey var olmaz. Var olduğunu iddia ettiğiniz “şey”in, varlığına dair belge sunarak kanıtlamak zorundasınız. Birilerini, faşistlikle, ırkçılıkla suçlarken; insanların kafasına vura vura insanları olmayan bir şeye inandırmaya çalışmak faşistliğin dik âlâsıdır. Irkçılık yapmıyoruz; yazdıklarımız yanlış yöne çekilmesin. Biz bilim yapıyoruz. Bir şey adlandırılmadan önce, varlığı kanıtlanmalıdır. Önce adlandırma yap, sonra dili inşa et; sonra halklaştır; sonra da devletleştir olmaz öyle şey. Eee hani bunun varlığına dair kanıt? Onu bırakın canım, kanıt isteyip ırkçılık yapmayın. Böyle saçma şey mi olur. Kanıt istemenin neresi ırkçılık; bu bilimsel yönteme aykırıdır. Biz diyoruz ki, önce varlık kanıtlansın, sonra adlandırılsın; sıralamayı tersyüz edip cahil-cühelanın kafası karıştırılmasın. Bilim diyor ki: “varlığı kanıtlanamayan şey yoktur.” Bu; bizim öznel kabulümüz değil; evrensel, zaman üstü aklın apaçık gerçeğidir…

 

Kafatasçılık, ırkçılık, faşizm; nefret veya gerçekte bölmeye hazırlayan birlik adı altında, olmayan hayali etnisiteler listesi yapıp insanları ayrı ayrı gruplandırarak güya birbirlerine sevdirmek sömürgeciliğin ve işbirlikçilerin işidir. Biz, maddi kanıtlara dayalı, tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılmasını ve doğru tarih eğitimi verilerek, Türklerin Türklere yabancılaşmasının (asimilasyonun) önlenmesini savunuyoruz…

 

Azınlık denilen gayrimüslimlerin, Türk nüfusu içindeki oranı % 1 bile değildir; ancak Osmanlı döneminde tefecilikle sermaye edinmeleri ve iyi eğitim almaları nedeniyle nüfuza, dolayısıyla oranlarının çok daha üstünde güce ve etkiye sahiptirler. Artık herkesin bildiği gibi, bölücü terör örgütü PKK’yı dışarıdan 50’den fazla ülke destekliyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde azınlık olan gayrimüslimler; hak etmedikleri hâlde, her türlü imkânlardan fazlasıyla yararlanmalarına rağmen, Türkiye Cumhuriyetine karşı hiç tereddüt etmeden yıkıcı etkinlikler fırsatını gözettiler ve azınlık konusunu, olmayan etnisite üzerine kaydırarak onlar da içeriden bu bozgunculuğa katıldılar. Günümüzde, Birlikçi (üniter) yapıdaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmayı amaçlayanlar; bu amaçları anlaşılmasın diye yeni Osmanlıcılığı öneriyorlar. Oysa Türkiye’de Osmanlıya benzer şekilde karışık insan malzemesi olmadığından böyle bir yapıya da gerek yoktur. Ancak her ne olursa olsun Osmanlı gibi Türkiye Cumhuriyeti’ni de bölmeyi kafaya koyduklarından bu karışık insan malzemesini oluşturmak için yıllardır uğraşıyorlar. Bir de, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran resmi ideolojiden vazgeçin anlamında konuşup yazarak hurafecilerin kulaklarına yeni Osmanlıyı üfleyen George FRIEDMAN, Graham E. FULLER gibi sömürgeci diplomatlara sormak gerekir: Madem Osmanlı iyiydi; neden böldünüz?

 

Ülkemizdeki genel çoğunluğun sorunu, kitaptan bilgiyi okuyarak öğrenememesidir. Sadece yaşayarak, acı çekerek, kaybederek deneyim yoluyla öğrenebiliyorlar. Sömürgeci düşman ve kuklaları bunu bildiklerinden, içeride devletin imkânlarını kullanarak devamlı bireysel, yem, yal ve ot dağıtıyorlar. Az biraz saf temiz olanlara da din pompalayarak uyuşturuyorlar. Önemli olan bunun ne zamana kadar gideceği ve ülkemizin ne kadar dayanabileceği. Sömürgeci düşman ve kuklaları, bu millet artık kendini bir daha toparlayamayacağından emin olduğunda işte o an değirmenin suyunu kesecek ve bunlar cascavlak devletsiz orta yerde kalacaklar. 1 Kasım 2015 sonrası CHP kongresi bir kere daha gösterdi ki, CHP teşkilatı da AKP gibi bölücü ve milletin adının olmadığı bölücü anayasayı istiyor. İçinde bulunduğumuz şartlarda, parti müritlerinin kendilerine şu soruyu sormaları gerekir: Tamam; bölücü AKP’ye karşısınız da, partilerinizin bölücü AKP’den farkı ne? Ama doğru ya, unutmuşum; bunlar soru soramaz. Kendi akıllarına güvenseler, mürit olmaz; kendi ilkeleriyle düşüp hareket ederlerdi…

 

Üyeleri arasında, Bilderberg toplantılarına katılanların da olduğu TÜSİAD’ın, geçtiğimiz yıllarda, uluslararası sipariş ürünü olduğu apaçık anlaşılan bir bölücü anayasa taslağı önermesi yukarıda yazdıklarımızla beraber değerlendirildiğinde daha da anlamlı hale geliyor. Gezi eylemlerinde polisin tazyikinden kaçanların bazı otellere sığınması, otel sahiplerinin Tayyip tarafından, faiz lobisi olmakla eleştirilmesine neden oldu. Tayyip, “bizim dönemimizde bunlar sermayelerini 5 kat büyüttü” dedi. Bir AKP’li çıkıp da soramadı ki, madem bu insanlar yanlış kişiler; bunların servet edinmesini neden önlemediniz de, daha önce hiçbir hükumetin yapmadığı şekilde bu kadar aşırı servet büyütmelerini kolaylaştırdınız? O sıralarda çokça eleştirilenlerden biri olan KOÇ ailesine, Türkiye’nin en büyük şirketlerinden TÜPRAŞ ve Yapı Kredi Bankası hangi hükumet döneminde verildi? Tabii ki AKP. Siyasilerin ve tabanlarının çelişkileri bir yana, sermayedarların da milli olup olmadıkları sorgulanmalıdır. Örneğin, KOÇ ailesinden ölen kişilerin tabutlarına Osmanlı sancağının sarılmasının, TÜSİAD’ın önerdiği bölücü anayasayla veya 10 Ekim 1997 tarihli Ceviz Kabuğu programındaki açıklamalarla ilişkisi var mı? Neden Türkiye Cumhuriyeti bayrağı değil de Osmanlı sancağı? Bölücü anayasanın yapılmak istendiği ülkemizde; KOÇ’lar, Birlikçi (üniter) devlet yapısındaki Cumhuriyeti istemediklerini ve karışık dinlerden ve dillerden oluşan Osmanlı gibi çok ortaklı federasyonu arzuladıklarını mı, diplomatik hareketlerle göstermeye çalışıyorlar? Öyle ya, insanların gerçekleri; düğünlerde ve cenazelerde ortaya çıkar…

 

Deniz KAÇAĞAN

 

Kaynak:

[1] http://www.milliyet.com.tr/-sir-perdesini-koc-aralasin-/ekonomi/detay/2073208/default.htm

[2] Mustafa Necati ÖZFATURA – Patrikhane fitnesi ve “Pontus Rum devleti hayali”; İslam dergisi; Mayıs; 1998

[3] Ali Tayyar ÖNDER – Türkiye’nin etnik yapısı halkımızın kökenleri ve gerçekler; Sayfa 15; Fark Yayınları; 16. Baskı; 2007

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER