SON DAKİKA
istanbul bayan escort escort mersin

18 Mayıs 1944 Kırım Sürgünü

Bu haber 18 Mayıs 2013 - 10:20 'de eklendi ve 44 kez görüntülendi.

21. asırda Türkler, dünyanın her tarafında, Doğu Türkistan da, Balkanlarda, Kafkaslar da, Irak’ta, Kırım da ‘insanlık dışı vahşi cinayetler ve sürgünler içerisinde bırakılmışlardır

Dünya tarihinin önemli kesitlerini oluşturan Türk milletinin, bir ‘medeniyet tasavvuru’ ile anayurdu olan Ortaasya’dan ayrıldığı günlerden bu yana, ‘insanlık haramilerinin’, sinsi ve hoyrat tuzaklarıyla karşı karşıya kaldı. “ Dünya ve insanlık medeniyetine içinden çıkardığı değerlerle katkı yapan Türk milletini, bu ‘farklılığından’ dolayı çekemeyen kavimler; emperyalist güçler O’nun önüne her daim set çekmeye çalışarak vahşiyane zulümler yapmışlardır. 21. asırda Türkler, dünyanın her tarafında, Doğu Türkistan’da, Balkanlarda, Kafkaslar’da, Irak’ta, Kırım’da ‘insanlık dışı vahşi cinayetler ve sürgünler içerisinde bırakılmışlardır. “ şeklinde sözlere yer verdi.

Kırım Tatarlarının; 18 Mayıs 1944 gecesi ebedi vatanları Kırım’dan hoyrat, hodbin ve bin bir türlü eza ve cefa çektirmelerle katarlara ‘tıkış-tıkış’ sıkıştırılarak ölüm vadisi Sibirya ve Orta Asya çöllerine bırakıldığını hatırlatan Destici şunları kaydetti:

Sovyet devletinin izlediği bu sürgün politikası sonucunda, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ülkede toplam olarak 3.332.580 kişinin, yaşadığı topraklardan çıkartılarak Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerine yerleştirildiği ve 1948-49 yıllarında bu sayının ölüm, sürgünlükten serbest bırakılma gibi sebeplerle 2.275.900 kişiye indiği belirtilmektedir.

Katarlarda, hayvanların dahi konulmayacağı yerlerde, yaklaşık bir ay süren yolculuk boyunca yüzbinlerce Kırım Türk’ünden 200 bin kadarı sürgün yolculuğu, soğuk, hastalık ve açlıktan hayatlarını kaybederek alemlerin sahibine ruhunu teslim etmiştir.

Kırım ve tüm dünya insanlığı için ‘utanç levhası’ olan bu sürgün ve sonrası yapılan vahşi katliamlar, tarihe silinmeyen kara bir leke olarak geçmiştir. Yarım asır üzerinden geçse dahi Kırım Tatarları’nın halet-i ruhiyelerinde derin travmalar bırakan bu hadisede yaralar zaman zaman kanayarak devam etmektedir.

Kırım’lı soydaşlarımızın ecdatlarından kendilerine miras kalan ebedi vatanlarından, nainsani bir şekilde sürgün edilmelerinin yıldönümünde, mazlum ve bir o kadar da mustazaf olan bu kardeşlerimizin elim dolu hatıralarını içten bir şekilde yaşıyor, Deccali zihniyet olarak doğmuş ve insanlara kahr-u perişan haller yaşatmış despot, komünist ve faşizan Rus Komünistlerini bir kez daha tel’in ediyoruz.

 

Anlatan : Arire Nezetli İDRİSLİ – Hazırlayan: Neşe SARISOY

1928 yılında Kırım’ın Yalıboyu’ndaki güzel Simeiz’de doğdum. Sürgün edildiğimizde 15 yaşındaydım. O günler, birinci gününden son gününe kadar, hep aklımda. Nasıl unutulur ki o günler? İstesem de unutamıyorum.

Sürgünden bir gün önce her şey sakindi. Pek çok evde olduğu gibi bizim evde de cepheden gelen izinli Rus askerleri yaşardı. 17 Mayıs 1944 günü evimizde büyük bir temizlik yapmaya başladık. Her şeyi yıkıyor, siliyor süpürüyorduk. Bizim bu çalışmalarımızı gören Rus askerleri “Niçin yapıyorsunuz böyle bir şeyi? Ne gerek var? Ya birden buradan çıkarılırsanız boşuna yapmış olmayacak mısınız?” dediklerinde, ben “Ömrümde bir yere gitmedim. Babaannem de hayatında hiç tren görmedi. Bir kere bile seyahat etmedi. Niye gidelim ki durup dururken?” diye onlara soruyla cevap veriyordum. Başka bir şey söylemediler, sürüleceğimize dair bir tek kelime etmediler.

18 Mayıs sabaha karşı saat dört veya beş civarıydı. Askerler geldi evimize:

– Çıkın, çabuk, çıkın!

 

– Niçin? Ne oldu? Nereye?

 

– Çıkın çabuk hazırlanın! Yolcusunuz!

 

– Ne yolcusu? Niçin?

 

– Hainsiniz siz! Sovyet Hükûmeti’nin kararı bu! Çabuk, sallanmayın! Çabuk çıkın!

 

Şaşkındık. Sersem gibiydik. Büyük bir kaos yaşanıyordu. Evde beş kişiydik. Teyzem avluda ağlıyor, “Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın! Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın!” diye bağırıyordu. O gün, hatırımdadır, çok tuhaf bir olay da olmuştu. O gün bir fırtına vardı Simeiz’de. Rüzgâr uğulduyor, ağaçları sarsıyor, kimi ağaçların dalları kopuyordu Rüzgârın, ağaçların uğultularına, köpeklerin acı acı havlamaları ulumaları (Arire hanım da ağlıyordu. Nasıl ağlamasın ki?) ineklerin böğürmeleri ve bizlerin feryatları karışıyordu. O günün sesleri… Tarifsizdi o günün feryadları… Korkunçtu… Ardından dolu yağdı, iri iri dolulardı Biz ağlamadık yalnızca. Sanki, bizimle beraber gök ağladı, hayvanlarımız ağladı. Ağaçlarımız ağladı..

 

Bizleri Akmescit’e getirip hayvan vagonlarına doldurdular. 28 gün yol gittik. Bütün yol boyunca bir kere yemek verdiler, Sarıtav (Saratov)’da. Bazılarımız yanına yiyecek bir şeyler alabilmişti. Bazılarının unu vardı, pişirip bize de verirlerdi. Vagonumuz o kadar doluydu, o kadar sıkışıktı ki ayaklarımı uzatamıyordum. Vagonumuzda ölenleri yol kenarına bırakıp gittik, gömemedik. Semerkand’a getirdiler, stadyuma topladılar. Yanımıza alabildiğimiz eşyaları, bohçacıklarımızı bir kenara topladılar. Bizleri tüfeklerle ite kalka hamama götürdüler. Anlatılır gibi şeyler değildi. Bizleri dipçikliyor, küfürler ediyor ve üzerimize ilaçlı kaynar su atıyorlardı. Kaynar suya dayanamayıp ölenler oldu. Kaynar sular… (Yanaklarından akan ince ince yaşlar sel oldu burada Arire Hanım’ın. Bir süre hıçkırıklardan dolayı konuşamadı.)

 

Hamamdan sonra yine stadyuma getirdiler bizleri. Biz dönene kadar bohçalarımız, eşyalarımız karıştırılmış, işe yarayacaklar yağmalanmıştı. Eşek arabalarına koyup köylere dağıttılar. At ahırlarında yattık. Ne yorganımız, ne döşeğimiz vardı. Günlerce, haftalarca yerde, yattık. Oradaki ağır şartlarda, pek çok insanımız hastalandı, pek çoğu öldü. Yeterli yiyecek verilmezdi. Ağır işlerde çalıştırılırdık. Yaşlı kadınlarımız, hep Kırım hasretini anlatırlardı; pek çoğu son günlerini yaşarken, son nefeslerini vermeden, bir yudum dahi olsa Kırım’ın suyunu içmek isterlerdi. Bir yudum, bir yudumcuk Kırım suyu olsa, içsem, rahat ölebilirdim, derlerdi.

 

Bir gün bir kadıncağızla oğlunu çakallar yemiş. Aç çakallar. Oğlancağızı ayakkabılarından tanıyabildik. Bu olaydan üç gün sonra cepheden babası geldi. Selâm verdi. (Burada Arire hanım yine kendini tutamadı, hıçkırıklara boğuldu.) Askerden gelen bu yiğit selâm verdikten sonra, Cemaat” dedi, “Benim karım Anife, oğlum Server’i görenleriniz tanıyanlarınız var mı? Fotisalalı idiler? Kim biliyor?” Hiç kimse bir şey yemedi, hiç kimse sesini çıkaramadı. Nasıl densin çakallar yedi diye.

 

Sonra bir kadıncık, yaşlı bir kadıncık; “A balam!… Allah …… Allah sana sabırlar versin! Yazımız böyle imiş… Allah rahmet eylesin!….. ” dedi ve anlattı. O, cepheden gelen yiğit adam, gözlerimizin önünde kendini yere atıp öyle bir ağladı, öyle bir dövündü, öyle bir yerleri tırmaladı ki dayanılır şey değildi. Sonra adamı, o yiğiti kaldırdılar yerden, su verdiler, biraz olsun teskin etmeye çalıştılar. Adamcağız yerden kalktığında saçları bembeyaz olmuş, çökmüş, bir anda ihtiyarlamıştı.

 

Şimdi düşünüyorum, yaşadığımız bu facialara, dehşetli günlere rağmen nasıl sağ kalabildik, nasıl olup da Vatanımız Kırım’a dönebildik diye? Bunun bir tek açıklaması var o da birlik. İsmail Bey Gaspıralı’nın bize miras bıraktığı birlik. Biz birbirimizi koruyarak, birbirimizle dayanışarak, ekmeğimizi paylaşarak, birlikte mücadele ederek bugünlere gelebildik. Burada adını anmadan geçemeyeceğim bir kişi var. Gafur ağa. Kemaneci idi. Sürgün günlerinin o ağır, o dayanılmaz, pislik ve açlık içinde geçen günlerinde bize kemanesiyle kaytarmalar çalardı. 5 dakika olsun onunla güler, hiç olmazsa gülerek ağlardık. Bize “Qorqmañ balalar, bir kün Vatanğa qaytarmız, şen qaytarmalar çalarmız” diye sürekli moral ve kuvvet verirdi.

 

Allah’a şükür her şeye rağmen dimdik ayakta kaldık. Millet olarak yok olmadık. Şimdi de halimiz ağır. Ama birlik beraberlik içerisinde bu günleri de geçeriz inşallah!

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.