Asikurtlar©

Kafalar Karışınca…

Kafalar Karışınca…
02 Ağustos 2016 - 19:37 'de eklendi ve 4457 kez görüntülendi.

 

 

Kafalar karışınca “geriye sarıp bir daha bakmak” gerekir. İşte biz buna kısaca Tarihçilik diyoruz.
Eğer kafa karışıklığı yaratarak milleti kandırmışlarsa ve Tarihçiler de kanmışsa o millet için yapabileceğiniz bir şey yoktur.

Milletlerin en uykulu, en uyuşuk zamanlarında bile uyarıların tarihten ve tarihçilerden gelmesi boşuna değildir.
Atatürk’te, Nihal Atsız’da, Alparslan Türkeş’te ve Devlet Bahçeli’de gördüğümüz aykırı duruş ve uyanık olma şuuru, hiç şüphesiz Tarih’ten beslenmektedir.
Hareketin, her gün camiaya seslenme imkânı bulunan nöbetçi Tarihçisi olarak, milletçe içine düştüğümüz durumu özetleyelim:

Türkiye’de ilk çok partili seçim II. Meşrutiyette yapılmıştır.
II. Meşrutiyet, I. Meşrutiyetin rafa kaldırılmasından 31 yıl sonra, İttihatçı subayların isyan tehdidi altında ilan edilmişti.

Toplumun o günkü yapısı dikkate alındığında 1908 seçimlerinde askeri vesayet olmak zorundaydı. Çünkü Osmanlı siyaseti, irticadan çok gayrimüslim tehdidi altındaydı.
İttihat ve Terakki’nin ağırlığını koyarak 270 sandalyeden 264’ünü aldığı bu seçimde 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 9 Ermeni, 5 Yahudi ve 8 Slav mebus, parlamentoya girmişti.
Siyasi tercihleri, önce etnik köken ve dini inanç sonra halifeye bağlılık ve modernleşme arzusu belirliyordu. 1908’de Sadece İstanbul ve Ankara’da seçime katılabilen Prens Sabahattin’in Ahrar Fırkasından sonra 1911’de Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurulmuş, 1911 ara seçimlerinde 1 İstanbul mebusluğunu bir oy farkla almıştı.
Ordu destekli İttihatçılara karşı muhalefet giderek artıyordu. Baskı altındaki bu muhalefetin dini inançlar da dahil her türlü siyasi güç faktörünü kullanması kaçınılmazdı.

Nitekim bir süre sonra Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası (1918) Teali-i İslam Cemiyeti hatta daha da ileri giderek 1919’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu. Aynı yıl faaliyete geçen Wilson Prensipleri Cemiyeti ise Türkiye’nin “25 yıllığına ABD tarafından yönetilmesini” istiyordu.

Yani siyasette başı sıkışan unsurların düşmanla işbirliğine gitmesinin ilk örneği FETÖ değildir. Dolayısıyla bu durum “nasıl olur, olamaz” diye reddedeceğimiz, inanılması güç bir muamma değildir.
Nurculuk hareketinin kurucusu olan Said-i Nursi de bir “II. Meşrutiyet” (1908-1922) figürüdür.
Yani Gülen cemaatinin aldığı bu inanılmaz mesafe, ne AKP iktidarıyla ne 90’larla, ne 1946’da başlayan demokratik hayatla ne de Cumhuriyet dönemiyle sınırlıdır.

Bugün jetlerle meclisin çatısına vurarak milleti uyandıran dehşetli tablo, 100 yıl önce çizilmeye başlamıştır.
Said-i Nursi, Ermeni nüfusunun kent merkezinde % 40’la rekor kırdığı bir Bitlisli olarak Doğuda Taşnak çetelerinin sıcak tehdidini yakından yaşamıştı.

Dolayısıyla biraz da yapısı gereği siyasete ilgi duymuş, İttihat ve Terakki’ye sıcak bakmış ve Cumhuriyetin ideolojik temellerine yön vermek amacıyla Ankara’ya kadar gelmiş, Kurtuluş mücadelesini desteklemişti.
Ancak Cumhuriyet döneminde yapılan Laiklik ve çağdaşlaşma inkılaplarından sonra alternatif bir ideolojik çizgi içinde talebe yetiştirmeye başlamıştır. Bu, Mısır, Ürdün ve Suriye’de etkili olan “İhvan-ı Müslimin” benzeri bir karşı devrimci siyasi tavırdır.

Nurculuğun Yazıcılar, Okuyucular, Yeni Asya gibi kollarına 1970’lerde bir de Gülen Kolu eklenmiştir.
SSCB’nin inançsızlık yayarak güçlenmesine karşı NATO ülkeleri ve Doğu Avrupa’da ABD’nin geliştirdiği “Yeşil Kuşak” projesinin gelecek vaat ettiğini erken fark eden Fethullah gülen, Amerikan dostluğuna yönelmiş ve 12 Eylül 1980’den itibaren hızla güçlenmiştir.
Bu güçlenmenin dünyada Moon Tarikati gibi Türk devleti ve ordusu içinde de Irak’taki Kesnizaniler gibi gerçekleşmesi ABD’nin işine gelmiştir.

Böylece zamanla F. Gülen ABD’ye deklare edebileceği bir kadro gücüne sahip olmuştur.
ABD, 1998’de Apo’yu Türkiye’ye teslim ederken 1999’da da F. Gülen’in Amerika’ya sığınmasını Büyük Ortadoğu Projesinin stratejik adımlarına dahil etmiştir.

Bugün Türk Ordusunda Kurmay Albay ve Tuğgeneral olarak görev yapan yüzlerce Gülen müridinin 1999’da en azından Teğmen- Üsteğmen ve Yüzbaşı rütbesinde olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.
Fethullah Gülen’i, Nur hareketinden koparan ve onu halen bir vatan halini durumuna düşüren görüş, 1200’lerin Kalenderi-Cevlaki dervişlerinde de görülen “Allah gücü kime verdiyse bunda bir hikmet bulma ve ABD’ye biat etme” tercihidir.

13. Yüzyılda zararlı bir mistik fantezi olarak görülen bu düşünce, “Ulus devletler” yüzyılında kendi devletinin ordusunu ikiye bölecek, kendi devletini düşman karşısında tökezletecek bir stratejik gaflettir.
Dolayısıyla da vatana ihanettir.
Kafalar karışık olsa da milletimiz uyanmakta, devletimiz akıllanmakta, milli mücadele sürmektedir.

Şükrü Alnıaçık

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER