Asikurtlar©

İngiliz gizli belgelerinde Atatürk’ün para ilişkileri

İngiliz gizli belgelerinde Atatürk’ün para ilişkileri
10 Nisan 2016 - 5:32 'de eklendi ve 4897 kez görüntülendi.

Önce WikiLeaks… Şimdi Panama Belgeleri… Kralların, başkanların, başbakanların, siyasi liderlerin para işleri ortaya dökülüyor. Ülkelerin istihbarat servislerinin siyasilerin para ilişkilerini takip etmeye özel önem verdiklerini biliyoruz. İngilizler gizli belgelerinde Atatürk’ün para ilişkisi konusunda hangi bilgilere sahipti? İngilizlerin gizli yazışmalarında Atatürk hakkında neler yazdıklarının minik bir özeti…

İngiltere Kralı VIII. Edward 1936’da ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaparak, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile görüştü.

 

ataturk-resim

 

Para işlerine girmeden önce İngilizler, 1920’li yılların başında Mustafa Kemal’i nasıl tanıyorlardı, buna bakalım…
Bundan önce de bir ismi tanıyalım:
Adı, Horace George Montagu Rumbold (1869-1941)…
İngilizlerin önemli diplomatlarından biriydi. Arapça, Japonca ve Almanca biliyordu.
Biz bu ismi daha çok; İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri olarak görev yapmasından ve İngiltere adına Lozan Barış Antlaşması’na katılmasından biliyoruz.
I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki diplomatları ülkelerine döndü. Savaşı kazanınca diplomatik kurumlardan farklı olarak işgal devrine mahsus “Yüksek Komiserlik” kurdular.
İstanbul’daki Yüksek Komiserlik, İngiliz Dışişleri’ne bağlıydı. Hazırladıkları yıllık raporları “gizli” damgasıyla bakanlığa gönderirlerdi.
Gizlilik içeren bu raporlar 1966 yılından itibaren peyderpey açıldı. 1981 yılından itibaren bu belgeler Türkçe’ye çevrilip yayınlandı. Örneğin, Doç. Ali Satan, 1920-1925 arasını kapsayan “yıllık raporları” kitaplar haline getirdi.
Bakın İngilizler, 1920 başında Mustafa Kemal’i doğru-yanlış nasıl tanıyordu?..

“DÜRÜST BİRİ”

Tarih: 27 Nisan 1921.
İstanbul Yüksek Komiseri Rumbold, İngiliz Dışişleri Bakanı George Curzon’a gönderdiği “Türkiye Yıllık Raporu”nda, Mustafa Kemal hakkında doğru-yanlış şu tespitleri yapıyor:
“Orta halli bir ailenin çocuğu olarak 1981’de Selanik’te dünyaya gelen Mustafa Kemal, ilk askeri eğitimini Selanik ve Manastır idadilerinde almıştır. Çalışkanlığı ile akranları arasından sıyrılmayı başarmış ve listenin ilk sırasında olmak üzere İstanbul Askeri İdadisi’ne geçmiştir. Arkadaşları arasında pek popüler olmayan Mustafa Kemal’in kibirli biri olduğu söylenebilir. Kurmay subaylığa hak kazanmasından sonra 1907’de Selanik’e atanmış ve aynı yıl içerisinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girmek suretiyle farmasonlar (?) arasına katılmış ve İttihatçı fikirlerin en ateşli savunucularından biri olmuştur. Bir asker olarak iyi teşkilatçılığıyla ön plana çıkmaktadır. 1913’te askeri ataşe olarak Sofya’ya atanmıştır. Bugün dahi devam eden eğlenceye ve içkiye olan ilgisinin bugünlere dayandığı dile getirilmektedir. Savaş sırasında üst düzeyde cesaret göstermiş ve bir gözünü yitirmiş olduğu söylenmektedir.
Enver Paşa ve Almanlar ile olan ilişkileri oldukça kötüdür. Viyana’da İmparator Charles’ın taç giyme töreninde mevcut padişaha eşlik ettiği bilinmekte ve o dönemlerde veliahtın (Vahdettin) kendisinden Enver Paşa’ya karşı bir denge unsuru olarak faydalanmak arzusunda olduğu ifade edilmektedir.
1919’un ilk dönemlerinde ortaya çıkan Milli Mücadele hareketinin bir anlamda tohumlarının atıldığı İstanbul’daki askeri çevrelerin örgütlenmesinde oldukça tesirli olmuştur. Bu hareket ile olan ilişkisi 1919 Mayıs’ında Anadolu’nun kuzeyinde özel olarak kurulmuş ordu müfettişliğine Ferit Paşa tarafından gönderilmesinin hemen ardından başlamıştır. O zamandan bu yana, adı geçen hareketin en önde gelen lideri konumundadır. Ayrıca bu hareket içerisindeki şahsi ağırlığı da oldukça fazladır. İdari ve siyasi yeteneklerinin ve kararlılığının hiç de azımsanmayacak ölçüde olması nedeniyle mevcut konumunu muhafaza etmesini bilmiştir. Muhtemelen kendisinin hazırladığı konuşmaları, kitleleri ve her türlü durumu başarıya yönlendirme yeteneğine sahip olduğunu açıkça yansıtmaktadır. Fevkalade gösterişli ve otoriter bir görünüme sahip olmakla birlikte, kendisini aşırı vatanseverlik ve dürüstlükten yoksun biri olmakla suçlamak için ortada bir sebep görünmemektedir.”

“ZİMMETİNE PARA GEÇİRMEYEN TEK LİDER”

Konu dürüstlüğe geldi.
Yine bir gizli İngiliz belgesine göz atmak gerekiyor.
10 yıl önce kaybettiğimiz Prof. Salahi R. Sonyel, İngiliz belgeleri üzerinde çok çalışmış tarihçilerimizden biriydi.
“Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı” adlı kitabında; İngilizlerin gizli yazışmalarında Mustafa Kemal’in parayla olan ilişkisi konusuna nasıl değindiklerini gözler önüne serdi.
Tarih: 29 Ocak 1921.
İstanbul’da İngiliz Askeri Karargahı, Mustafa Kemal’le ilgili olarak İngiltere Savaş Bakanlığı’na şu gizli bilgiyi gönderdi:
“(Atatürk) Gelibolu’da Liman von Sanders’in buyruklarına kasten itaat etmemişti. Bunun sonucu olarak Enver Paşa’yla arası açılmış ve görevinden istifa etmişti…
Onun, Enver ve Alman komutanla çekişmeleri, şimdiki Padişahı (o sırada Prens Vahdettin), Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl’ın taç giyme törenine katılmak üzere Viyana’ya seyahat ederken Mustafa Kemal’i de yaveri olarak yanına almaya inandırmıştı. Vahdettin’in amacı, Kemal’i, Enver’le İttihat ve Terakki Cemiyeti arasında denge kurmada kullanmaktı… Mustafa Kemal bugün belki de varlıklı (zengin) olmakla birlikte; onun dürüst olmayan davranışlarda bulunmuş olduğunu sanmaya neden yoktur. İttihatçı önderler arasında hiçbir zaman kendi adına para geçirmemiş tek kişidir.
Akıcı bir konuşma üslubuna sahip, becerikli bir politikacıdır…
Dolayısıyla, bir yandan Kızıllar (Ruslar) tarafından ona kur yapılırken; öteki yandan Avrupa’ya meydan okuyan kendi ülkesinin ümitsiz yazgısının önderliğini yapabilecek yetenektedir.”
İngilizler, içinde kimi yanlışlıklar da bulunan bu tespitleri 1921 yılında yazdı.
Peki…
Atatürk öldükten sonra, yani 1938 yılında hakkında gizli raporlarında ne yazdılar?
Şöyle…

“DALKAVUKLARA TAHAMMÜLÜ YOK”

Adı, Percy Loraine Lyham (1880-1961)…

 

percy-loraine-lyham
Mısır’da İngiliz Yüksek Komseri olarak görev yaparken 1933 yılında Türkiye’ye atandı. 1939 yılına kadar İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi olarak görev yaptı.
İngiliz dışişleri personeli tarafından “kendini beğenmiş Percy” lakabı verilen bu diplomatın dünyada beğendiği ender liderlerden biri Atatürk idi.
Atatürk vefat ettiğinde 608 telgraf numarasıyla İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Frederick Lindley Wood’ye şu bilgiyi geçti…
Tarih: 25 Kasım 1938 idi…
“Aziz Lordum,
Size Mösyö Kemal Atatürk’ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum. Bu belgeye ek olarak bu yazımda; Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım.
Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların çok azı, Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki, onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.
Bu bilginin toplanmasında ben, belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır…
Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.
Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen kabinedeki bazı bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.
Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım…
Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil; yüz yıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir…
Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok. Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türklerin tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum:
Bu da Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan -tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi- faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.
İddia edilen acımasızlığı; onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır.
İddia edilen tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevkler; toplumda kadının rolü kavramıyla bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çok eşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur.
Atatürk, Batı’da ‘yes-men’ ve uzun süredir Türkiye’de ‘evet efendimci’ olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor; bu tür insanları aşağılıyordu.
Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu.
Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü.
Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, halkı için yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa görevlerini yerine getiremedikleri kanısına varıyordu.
Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum.
Hitler ve Mussolini’nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi.

horace

Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve bütün devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru, ancak olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil…
Atatürk’ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinç altının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dik duruşunun bir başka parçasıydı.
Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi olmuştu; doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti.
İşini iyi bilen, yetenek sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı.
Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet’in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur.
Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkeler arası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.
Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı.
O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır.
İnsanlara; hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan daha önemlisi, bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır…”

Soner Yalçın

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER