Asikurtlar©

HANGİSİ YERLİ HANGİSİ YABANCI?

HANGİSİ YERLİ HANGİSİ YABANCI?
02 Mart 2016 - 10:46 'de eklendi ve 4090 kez görüntülendi.

Türkiye’nin Suriye politikasının ne kadar yerli ve milli ne kadar partizan ve keyfi olduğundan bir türlü emin olamıyoruz.
İçimizden bir ses zaman zaman “devletimiz büyüktür, 1963-74’te olduğu gibi icabında hükümetlere rağmen gereğini yapar” derken bir ses ise “nerde o devlet, sen hala tek parça yaşadığına dua et!” diyor.
Yakın Siyasi Tarih içinde Türk Dış Politikasını dönemlere ayırmak gerekirse:
a) “Güçlü bir devletin dostluğunu kazanarak güçlü bir düşman karşısında güç dengesi sağlamak” şeklinde yürütülen “Osmanlı Denge Politikası…”
b) Enver Paşa’yla birlikte ölümcül yakınlaşma ve Almanya’yla Milliyetçi ittifak siyasetine dönüşmüştü.
c) Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkeli, bölgesel paktlarla desteklenen “Milli Bağımsızlık” siyaseti ise…
d) İnönü’nün NAZİ-Sovyet tehditlerine karşı İngiltere ve ABD’yle yakınlaşmasıyla birlikte geleneksel Osmanlı denge politikasına rücu etmişti.
Demokrat Parti döneminde Sovyet tehdidi azalmadığı için bu politika Kore Savaşı ve NATO üyeliğiyle de taçlanarak 90’lara kadar devam etti.
e) Şimdi ise “din devleti” olarak benimsediği Osmanlı yönetim sistemine 90 yıl sonra geri dönme arzusunda olan AKP hükümetleri dış siyasette de Ortadoğu’ya farklı bir ilgi göstermeye başladı.
Önce Gazze’de, Filistin meselesinde, sonra da Mısır ve Suriye krizlerinde Türkiye daha aktif bir rol üstlenmeye çalıştı.
Önce İsrail’e “van minut” dediğimiz söylendi, sonra “ben onu moderatöre söyledim” denildi.
6 kez Gazze’ye gideceğim deyip 7 kez gidemediğimiz oldu. Sürekli olarak İsrail’e Türkiye düşmanlığı yapmak için fırsat verildi. Ama İsrail’le olan ticaret hacmimiz “nedense” hiç düşmedi.
Mısır’ın iç işlerine müdahil olduk, Dört parmakla temsil edilen Rabia Meydanı direnişini milli bir sembol haline getirdik. Ülke olarak alemin fellahından fırça yedik!
Suriye iç savaşına da yine “İhvan-ı Müslimin” üniformasıyla katıldık, Şam’da Cuma namazı kılarız dedik, Diyarbakır’da mermi sesinden ezan sesini duyamaz hale geldik!
Ben 32 yıllık tarihçiyim, böyle bir Osmanlı görmedim!
Bu olsa olsa belediye kokulu bir Osmanlı varoş diplomasisidir.
Lozan’a göre statü bakımından Taksim meydanından hiçbir farkı olmayan Süleyman Şah Türbesini ihtiva eden on dönümlük vatan toprağının terk edilmesi bile Suriye’deki hali pürmelalimizin bir göstergesidir.
Türk haysiyetinin tarihi bir hatırası olan bu kalenin yerinden kaldırılması için Suriye hükümeti 1973 ve 1995’te Fırat’ın üzerine iki tane baraj yapmış en son 57. Hükümetin katı tutumu sayesinde bayrağımız Suriye semalarında dalgalanabilmişti.
AKP hükümetinin Suriye politikasını yıllardır biz de eleştiriyoruz. Hatta zaman zaman sesimizi yükseltiyor, onu yerden yere vuruyoruz.
Ama hiçbir zaman “Türkiye’nin IŞİD gibi bir vahşet şebekesine silah gönderdiğini” iddia edecek kadar adileşmiyoruz. Vatansızların durumuna düşmüyoruz.
Milli fayda-zarar hesabı yapıyoruz. Milli Güvenliğimizi, ideolojinin, mezhebin, inanç ve siyasetin üzerinde görüyoruz.
“IŞİD Kobani’de, Şengal’de Kürtleri öldürdü, Türkiye IŞİD’i destekledi, ben de PKK’ya yazılıp Türkleri öldüreyim” düz mantığı içinde bir tek Mehmetçik şehit düşse; dökülen kanda hissemiz olacağını biliyoruz.
Peki kimler bunu iddia ediyor ve açıkça söylüyor?.. İddia etmekle de kalmıyor, hayatını, hürriyetini ve geleceğini riske ederek istihbarat topluyor, eylem yapıyor?
1- PKK… En büyük siyasi beklentisini bu iddia üzerinden yürüyüyor… Çünkü Türkiye IŞİD’le aynı fotoğrafa girdiğinde IŞİD’le savaşan PKK (PYD adıyla) kahraman olmakla kalmıyor. Hem ABD ve Rusya hem de Suriye, Irak, İran ve İsrail Türkiye’nin karşısına geçiyor. Böylece “Kürdistan” kuruluyor!
2- Cemaat… AKP hükümetini ABD’nin gözünden düşürmek için IŞİD kartını kullanıyor. Jandarma’daki elemanlarının deşifre olması pahasına devletin TIR’larına çevirme yapıyor. Bunu medyada dile getirmek için kendi imkânlarını zorluyor ve CHP’nin Esad dostluğunu da bu yönde kullanıyor.
3- Cumhuriyet Gazetesi ve Can Dündar, Ana muhalefet partisinin AKP’nin Suriye envanterini açık etme konusunda birden çok gerekçesi var. Bunlar, modern Atatürkçülükten mezhepçiliğe doğru kalite kalite sıralanıyor.
Ancak bunların hiç biri, Can Dündar’ın bu konuya, 1. Ve 2. maddelerdeki grupların aldığı riskleri paylaşacak kadar müdahil olmasının sebeplerini anlamamıza yetmiyor.
Ve dün Anayasa Mahkemesi başkanı, Kürt açılımındaki “12 Kötü adam”ın ev sahibi Zühtü Arslan, Can Dündar’ı kurtaran karara imza atıyor..
Paralelin bir kenarının “vatan haini” dediğine, diğer kenarı “cesur gazeteci” diyor.
Bunların hangisi yabancı, hangisi yerli?.. Hangisi hain, hangisi milli?..
Söylemeye dilim varmıyor!..

 

 

Şükrü Alnıaçık

 

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER