SON DAKİKA

Farzedin ki; “Cumhurbaşkanı Erdoğan suçlu”…

Bu haber 02 Aralık 2017 - 14:05 'de eklendi ve 2.242 kez görüntülendi.

İran’ın köklü bir devlet olduğunu biliyoruz…

Petrol rezervi açısından baktığımızda ise, Venezuela, Suudi Arabistan ve Kanada’dan sonra İran’ın geldiğini de biliyoruz…

Zaten her şey petrol için başlıyor…

Pehlevi hanedanı; emperyalistlerin güdümündeki Rıza Şah’ın yıkılıp, yerine Ayetullah Humeyni’nin tahta geçmesinin altında da petrol vardı, fakat emperyalistler Humeyni destekleseler de beklemedikleri bir şey oldu…

İran’ın devrimden önceki resmi bayrağının ortasında yer alan amblem (Aslan ve Güneş), tarihi öneme sahip 2500 yıllık İran imparatorluğunun simgesi, devrimden sonra Humeyninin emriyle değiştirilerek “Allah” yazısı amblem şekline getirilmiş ve devrimin zafere ulaşmasının tarihi olan, İran takvimine göre 22 Bahman’ı (11 Şubat) simgeleyen 22 kez “Allah-u Ekber” yazısı bayrağa ilave edilmiş, Kuran’ı Kerim’in sadece ruhani-dini bir eser olarak değil, temel bir yasal kaynak olarak uygulanmaya başlanmıştı…

Dolayısıyla, İran’da Ayetullah Humeyni’nin tahta geçmesiyle beklenen (Başta ABD olmak üzere emperyalistler ve aydın kesimin) özgürlük beklentilerinin aksine, “baskıcı” bir yönetimi tercih etmişti…

Ki, bu durum “insan hakları ve demokrasi” söylemleriyle ülkeler işgal eden, işgal ettikleri ülkeleri sömüren başta ABD’nin hiç işine gelmemişti…

Ayetullah Humeyni’nin tahta geçmesiyle başlayan yönetim değişikliği; Kuran’ı Kerim’in yasal kaynak olarak benimsenip, uygulamaya konulması, Ayetullah Humeyni’den sonra gelen İran liderleri tarafından (tahtı ele geçirmeye çalışan reformcu birkaç lider hariç) da devam ettirilmişti…

İran’ın, Kuran’ı Kerim’i yasa olarak uygulaması, ismin İran İslam Cumhuriyeti olması emperyalistleri yıllarca rahatsız etti…

1990’ların sonuna doğru ABD’nin Orta Asya’daki yaşamsal çıkarlarının farkına daha fazla varmış ve buna paralel olarak, Amerikan ulusal güvenlik stratejilerini de değiştirdi…

1998’deki Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde, bölgedeki enerji rezervlerinin uluslararası pazarlara aktarılmasının ve bölgenin istikrarının ABD için taşıdığı önem, “İstikrarlı ve müreffeh Kafkasya ve Orta Asya, Akdeniz’den Çin’e uzanan geniş bir bölgede istikrar ve güvenliğe katkı sağlayacak ve Kafkasya gaz ve petrol rezervlerinin, ABD’nin muazzam ticari katılımıyla, dünya piyasalarına aktarılmasını mümkün kılacaktır. Bu bölgedeki ülkeler, egemenliklerini ve uluslararası camiadaki yerlerini teminat altına aldıysalar da, demokratik ve ekonomik alanda gerçekleştirilmesi gereken reformlar vardır. […] Bu ülkelerin bağımsızlıkları, egemenlikleri, toprak bütünlükleri ve demokratik ve ekonomik reformları gerçekleştirmeleri Amerikan çıkarları için önemlidir. Bu hedeflere ulaşılabilmesi için ikili ilişkilerimizi ve uluslararası kuruluşlardaki liderliğimizi kullanarak milyarlarca doların bölgeye akmasını sağlıyoruz.” şeklinde ifade edilirken, dış politikası ve uluslararası yardımları bölge ülkelerinin ekonomik ve siyasal bağımsızlıklarının yanı sıra, demokrasi inşası, serbest pazar politikaları, insan hakları ve bölgesel ekonomik bütünleşme konularına da yoğunlaşmak için “İpek Yolu Strateji Belgesi”nde, ABD’nin bölgeye yönelik politikasının ana unsurları ise;

“−Bağımsızlığın, egemenliğin, demokratik yönetimlerin ve insan haklarına saygının desteklenmesi;

−Hoşgörü, çoğulculuk, diyalog ortamları ile ırkçılığa ve Yahudi düşmanlığına karşı mücadelenin desteklenmesi;

−Bölgesel ihtilafların çözülmesinde ve sınır ötesi ticareti zorlaştıran engellerin kaldırılmasında aktif biçimde yer alınması;

−Dostane ilişkilerin ve ekonomik işbirliğinin desteklenmesi;

−Pazar merkezli ilkelerin ve uygulamaların yayılmasının sağlanması;

−İletişim, ulaşım, eğitim, sağlık, enerji ve ticaret alanlarındaki alt yapının gelişmesine katkı sağlanması;

−ABD kaynaklı ticari girişimlerin ve yatırımların desteklenmesi.” şeklinde sayılmaktaydı…

“İpek Yolu Strateji Belgesi” esas olarak ABD’nin bölgedeki ekonomik ve ticari çıkarlarının sağlanmasını kolaylaştıracak bir eksen üzerine oturtulmuş, bu ana hat çevresinde ise, “demokratikleşmenin sağlanmasından, insan haklarının desteklenmesine” kadar, ABD’nin küreselleşme amacına uyan diğer unsurlar desteklenmiştir.

1999’da yayınlanan “Ulusal Strateji Belgesi”nde bölgeye yönelik ilişkin olarak ağırlıklı biçimde üzerinde durulan konular ekonomik niteliktedir…

“Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl Beyaz Saray’ın Kongre’ye sunduğu ve ülkenin güvenlik önceliklerini belirleyen Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi (National Security Strategy) (…) ABD’nin 2015 yılı için öncelikli dış politika ve güvenlik hedefleri belirtilmiş ve bu ülke açısından en önemli tehditlere dikkat çekilmiştir.

Raporun giriş metninde, artan radikal-köktendinci hareketler ve bunlara dayalı olarak gelişen terör, Rus saldırganlığı, iklim değişikliği ve siber tehditler, ABD’nin en önemli güvenlik sorunları olarak sayılmış; ayrıca bu bölümde dikkat çekilen son konu ise, nükleer silahların yayılması ve özellikle İran nükleer programının barışçıl amaçlarla sınırlandırılması konusunun gündeme getirilmesi olmuştur.

Bu giriş metninden sonra raporun asıl metnine geçilmiştir. (…) Giriş bölümünde ABD’nin bu metinde açıklanan yeni güvenlik stratejisinin ulusal çıkarlar temelinde geliştirildiği ve ABD’nin güçlü ve kalıcı liderliğini hedeflediği belirtilmiş ve müttefik ülkelerle olan ilişkilerin önemine dikkat çekilerek, yeni yükselen güçlerle yapıcı ilişkiler kurulabileceği ifade edilmiştir. ABD’nin düşmanlarına gerektiğinde caydırıcılık ve hatta bu grupları mağlup edici hamleler yapma konusunda kararlı olduğunun da ifade edildiği bu bölümde dikkat çekilen bir diğer konu ise, ABD’nin bu politikayı oluştururken dikkate aldığı hedeflerin belirtilmesi olmuştur. Bu hedefler;

1-Evrensel değerler ve uluslararası hukuk çerçevesinde ABD’nin güvenliği ve gelişen ekonomisine uygun şekilde “amaçlara dayalı liderlik etme” hedefi (lead with purpose),

2-Girişimcilik ve güçlü Amerikan ekonomisi ile Amerikan Ordusu’nun destekleyeceği “güçlü liderlik” modelini inşa etme hedefi (lead with strength),

3-Hukukun üstünlüğü, demokrasinin korunması ve uluslararası alanda mümkün olduğunca savunulması gibi kriterlere dayanan “örnek liderlik etme” hedefi (lead by example),

4-Dünya barışı ve istikrarı gibi önemli değerleri sağlamak konusunda sorumluluğu müttefiklere de dağıtmayı öngören “partnerlerle birlikte yönetmek” hedefi (lead with partners),

5-ABD’nin askeri, ekonomik, kültürel ve diğer tüm unsurlarını birlikte harmanlayan “bütün enstrümanlarla liderlik etmek” hedefi (lead with all the instruments of U.S. power),

6-Uluslararası düzlemde gücün değişken, göreceli ve dinamik bir olgu olmasının da etkisiyle ortaya çıkan “uzun vadeli liderlik etme” (lead with a long-term perspective) hedefleridir.

Güvenlik başlıklı ikinci bölüme, Amerikan hükümetinin vatandaşlarını koruma görevi hatırlatılarak giriş yapılmış ve bu sorumluluğun sadece ülke içerisini değil, dışarısını da kapsadığı vurgulanmıştır. Güvenlik bölümünde ayrıca kitle imha silahlarının yayılması, iklim değişikliği, sibergüvenlik, uzay güvenliği, hava ve deniz güvenliği ile dünyadaki sağlık sorunlarına ayrıca bölümler ayrılması dikkat çekicidir.

Refah başlıklı üçüncü bölüme, ABD ekonomisinin halen daha dünyanın en büyük, açık ve yenilikçi ekonomisi olduğu tespitiyle başlanmıştır. (…) Amerikan ekonomisinin dünyadaki ekonomik ve siyasal istikrarın kaynağı olduğu tespitinin yapılması çok önemlidir. Bu doğrultuda yeni iş imkanları yaratmaya devam edileceği ve reel ücretlerde daha yüksek rakamların hedeflendiği belirtilmiştir. Ayrıca enerji güvenliği konusu alt bir başlıkta özel olarak incelenmiştir. Bu noktada Rusya-Ukrayna krizi nedeniyle Avrupa ülkelerinin yaşadığı sıkıntıya dikkat çekilmiş ve Rusya’nın bu konuyu stratejik bir tehdit unsuru olarak kullandığı mesajı verilmiştir. Bu doğrultuda ABD’nin hedefleri ise; enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, enerji alanında rekabetçi bir piyasa düzeni kurmak ve Kuzey Kutbu ve Asya bölgelerinde enerji politikaları anlamında ortaya çıkabilecek çatışmaları çözmek şeklinde sıralanmıştır. Bunlara ek olarak, yine bu bölümde bilim, teknoloji ve girişimcilik anlamında ABD’nin dünyadaki öncü konumunu koruması, Trans-Atlantik ve Trans-Pasifik Yatırım ve İşbirliği hamleleri ile ekonomik düzeni sağlamak ve dünyadaki aşırı fakirliği sona erdirmek önemli Amerikan hedefleri olarak belirtilmiştir.

Değerler adı verilen dördüncü bölümde, ABD’nin güvenlik stratejisinde yer alan temel bazı değerler detaylı şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Bu değerler arasında en dikkat çekenleri; demokrasi, insan hakları ve sivil özgürlüklerin korunması (bu noktada geçmişte ABD’nin kendisinin de kullandığı işkenceye dayalı sorgulama tekniklerine eleştirel bir duruş gözlemlenmektedir), eşitlik, düşünce ve ifade hürriyeti, barışçıl gösteri yapma hakkı gibi temel demokratik hakların korunması ve yayılması, farklı gruplara (eşcinsel, etnik ve dini azınlıklar vs.) da bu temel hakların tanınması, yeni gelişen demokrasilere destek olunması (bu noktada Tunus özel olarak vurgulanmış), sivil toplum örgütleri ve genç liderlerin desteklenmesi ve sivillere yönelik toplu katliamların durdurulması gibi hedeflerdir.

Uluslararası Düzen adı verilen beşinci bölümde, bugün dünyada halen devam eden düzenin ABD ve ona benzer değerleri savunan ülkeler tarafından 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulduğu vurgulanarak, ABD’nin bu alandaki sorumluluğunun daha fazla olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu noktada revizyonist bazı ülkelerin son dönemde sıklıkla dile getirmeye başladığı Birleşmiş Milletler’i (BM) yeniden yapılandırma görüşüne hak verilmemekte ve dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunun Amerikan liderliği ve BM yapısı altında bu şekilde bir düzenle hayatlarına devam etmek istedikleri vurgulanmaktadır. Bu doğrultuda, ABD’nin üzerine düşen sorumlulukları yerine getireceği ve uluslararası anlaşmalar ve sözleşmelere uygun hareket edeceğinin belirtildiği bu bölümde dikkat çeken bir diğer husus ise, bu değerlere saygılı olmayan ülkelerin ekonomik ve siyasal yaptırım mekanizmalarıyla cezalandırılacağının ifade edilmesidir. Asya-Pasifik bölgesinde ABD’nin başlattığı dengeleme politikasının sürdürüleceğinin ifade edildiği bu bölümde, ABD’nin öncelikle bir Pasifik gücü olduğu gibi önemli bir tespit yapılmıştır. ABD’nin ekonomik büyümesinin önümüzdeki 5 yılda daha çok Asya-Pasifik bölgesine doğru olacağını belirten rapor, Kuzey Kore tehlikesine dikkat çekerek, ABD müttefiki Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Filipinler gibi ülkelerle olan ilişkilerin öneminin altını çizmiştir. ASEAN ve benzeri bölgesel ekonomik yapıların öneminin de vurgulandığı bu bölümde, ABD’nin zengin, istikrarlı ve barışçıl bir Çin Halk Cumhuriyeti istediği gibi önemli bir irade beyanı yapılmıştır. Ancak Çin’in askeri modernleşmesinin yakından takip edileceğinin belirtildiği bu bölümde ayrıca, bu ülke (Çin) kaynaklı siber saldırılara dikkat çekilmiştir.”

Lakin, emperyalist ülkelerin hemen hemen hepsi, insan haklarını kendi devletlerin çıkarına göre yorumlamaktadırlar…

Kendi çıkarlarının olduğu yerde meydana gelen insan hakları ihlalleri çoğu zaman görmezden ve duymazlıktan gelinmektedir…

Bu görmek için ise, Ortadoğu ülkelerine bakmak yeterli olacaktır…

İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan Birleşmiş Milletler (BM)’in kuruluş amacı; “Adaleti ayakta tutmak, haksızlık karşısında haklının yanında yer almak, insan haklarını tesis etmek ve dünyanın kan gölüne dönmesini engellemek”tir.

Lakin, savaş şartları altında kurulan, Birleşmiş Milletler kurulma amacına ve mevcut yapısına baktığımızda; ne adaleti, ne haksızlık karşısında haklının yanında durmak, ne insan haklarını tesis etmek, ne de barışa katkı sağlayıp, dünyanın kan gölüne dönmesini engellemek gibi bir görevini, emperyalist devletlerin çıkarını korumak dışında yerine getirdiği görülmemiştir…

Kısacası Birleşmiş Milletler, emperyalist devletlerin çıkarına göre müdahale yapan, kararlar alan ve zulümler karşısında sükût eden bir teşkilata dönmüştür…

Bu aşamada ABD’ye kaçan İranlı Reza Zarrab ABD’de ne için yargılanıyor? Sorusunu sorup, cevabını arayabiliriz…

1979 yılı; İran Devrimi sonucunda, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasına geri döndüğümüzde bugün nelerin yapılmaya çalışıldığını analiz eder, aradığımız soruların cevabını bulabiliriz…

Batı ülkeleri; emperyalist ülkeler ile Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı olarak faaliyet gösteren Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’nun “nükleer silah elde etmek için çalışmakla yapmakla” itham ettiği İran’ın nükleer programı 1950’lerde; o zamanlar müttefiki olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) desteğiyle başladı…

Bu destek, 1979 yılına kadar sürdü, fakat 1979 yılına gelindiğinde, İran Devrimi sonucunda İran’da İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması nedeniyle durduruldu…

Söz konusu dönemde bu husus ile ilgili UAEK birçok rapor yayınlarken, ABD ve Avrupa Birliği (AB) İran’a yoğun olarak yaptırımlar uygulamaya yıllarca devam etti…

ABD’nin Temsilciler Meclisi ve Senato’da aldığı kararla “yasa” haline gelen “nükleer program” nedeniyle İran’a yönelik ambargo uyguluyordu…

Uygulanan ambargoya göre, İran kıskaca alınmış ve bu sayede nükleere enerji üretmekten vazgeçilmesi sağlanmaya çalışılıyordu…

Yani kısacası: Elinde atom bombası olanlar, İran’a, “Atom bombası yapma” diyordu…

İşte Reza Zarrab Türkiye’de kaldığı süre içinde ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerin İran’a uyguladığı ambargoyu delmişti…

17-25 Aralık sonrası ABD’ye kaçan Reza Zarrab, ABD yasalarına göre hakkında hazırlanan iddianameye istinaden yargılanmaya devam ediyor…

İddianameye baktığımızda dört ayrı suçlama var;

1-“ABD’yi dolandırmak”,

2-“İran ambargosunu ihlal etmek”,

3-“Bankacılık sahtekarlığı”,

4-“Karapara aklamak”

Yani kısacası Reza Zarrab, “ABD yasalarının ihlal edilmek” suçundan yargılanıyor…

Yani, İran’ın nükleer programı nedeniyle ABD’nin Temsilciler Meclisi ve Senato’da aldığı karar gereği “yasa” haline gelen yasayı ihlal etmek…

Yani bu suçların hepsi ABD’ye karşı işlenmiş suçlar(dı)…

Bu suçlardan dolayı Reza Zarrab hakkında toplamda 75 yıl; “ABD dolandırmaktan 5 yıl, İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve karapara aklamaktan 20 yıl hapis cezası” isteniyor…

İddianamede dikkat çekici nokta; Reza Zarrab’ın “İran devleti ve İran kurumları adına çalışarak, kurduğu komplo şebekesi ile İran’a yönelik yaptırımları, İran lehine ihlal ettiği” iddia ediliyor…

Yani kısacası: Reza zarrab’ın suçu, ABD’nin İran için uyguladığı ambargoyu ihlal etmesi!..

Lakin, sanık olarak hakkında iddianame hazırlanan Reza Zarrab bir anda sanık olduğu davada, tanık oluvermiştir…

İran’a yıllarca ambargo uygulayan ABD neden sanık olarak yargıladığı suçluyu biranda tanık yapmıştır?…

Çıkarı için her şeyi yapan ABD bu kez ne yapmaya çalışmaktadır?

Aslında sorunun cevabı çok basittir…

Çünkü hedef Türkiye’dir.

Sanık olarak hakkında iddianame hazırlanan, fakat tanık olarak yargılamasına devam eden Reza Zarrab’ın ifadelerine baktığımızda hepsinin Türkiye aleyhine ifadeler olduğu görülmektedir…

ABD ile anlaşıp, sanıklıktan, tanıklığa geçen birinden de başka bir şeyin beklenmesi yanlış olur(du)…

Peki neden hedef Türkiye?

Biraz hayal edin…

-Suriye ve Irak’ta terör örgütlerine karşı devam eden operasyonları hayal edin…

-Türk askerinin kendi başına orada sağladığı başarıları hayal edin…

-Vefalı Türk geldi diye, Türk askerine karşı gösterilen sevgi selini hayal edin…

-ABD’in terör örgütleri mücadelede, Yıllarca Türkiye’ye saldıran PKK terör örgütü ve onun yan kolları olan örgütlerle yaptığı işbirliğini ve silah yardımlarını hayal edin…

-ABD’nin karşısında büyük güç olan Rusya ile Türkiye’nin son dönemde ortak anlaşmalar yapmasını hayal edin…

-Türkiye’nin, Rusya ve İran’la birlikte anlaşmaları hayal edin…

-Fetö operasyonları kapsamında Türkiye’nin ABD Büyükelçiliğinde ajan olarak çalışanlar tutuklanınca birden ayağa kalkıp, derhal serbest bırakılmasını isteyen ABD’nin, Fetö lideri Fethullah Gülen’nin iade edilmesi istendiğinde, “suçlu olduğuna dair inandırıcı belge” isteyen ABD’yi hayal edin…

-“Müttefikimiz” olduğunu söyleyen, fakat çıkarı olmadığı sürece “müttefik olduğu” hiç aklına gelmeyen ABD’yi hayal edin…

1980-1988 İran ile Irak savaşını hatırlayın…

İran’la, Irak savaşırken, ABD’nin gizlice ikisini birden nasıl destek verdiğini hiç unutmayın!..

Yukarıda yayınlanan strateji belgelerine baktığımızda çıkarı için ABD’de değişen hiçbir şeyin olmadığı gibi, çıkarı için her şeyi yapacağı açıktır…

Dün ABD ne ise, bu günde ABD odur…

Sanık olarak yargıladığı biri, tanık oluyorsa ABD’nin ileriye dönük kirli bir oyunu muhakkak vardır!..

Bu aşamada farzedin ki; “Cumhurbaşkanı Erdoğan suçlu”…

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve yetkililerinin yargılanacağı, suçlu bulunacağı yer ABD mahkemeleri değildir.

Türkiye Cumhuriyetine karşı kirli senaryolar yazılıp, sahnelenmeye devam ederken, “Mahalle yanarken, orospu saçını tararmış” atasözünde de ifade edildiği gibi orospulaşmaya gerek yoktur…

Cengiz KORKMAZ

Cengiz Korkmazcengiz@asikurtlar.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.