SON DAKİKA

En Kötü Türk Vatandaşı!..

Bu haber 08 Kasım 2013 - 10:04 'de eklendi ve 7 kez görüntülendi.

Şükrü Alnıaçık

“Yabancı”nın, “dışardan”ın “ithal”nin “bambaşka”nın ve “acayip”in bile bu kadar aşkla söylendiği başka bir dil var mıdır acaba? Gönlümüzün misafir odasınının başköşesine yabancılar otururken, öz annemize mutfaktaki hasır tabureyi çok gören bir milletiz.

Evet tabii ki annelerimiz için ölüme gidiyoruz. Ancak “sevgisi kolay kazanıldığından” olsa gerek en çok ağlattığımız kadınlar da yine kendi öz annelerimiz. Milletçe abartılı bir misafirperverlikle, kendinden kaçışın ortasında bir yerdeyiz.

Milli özgüvenin ve samimi Milliyetçiliğin katili olan bu gizli “yabancı hayranlığı” ne yazık ki 12 Eylül’le birlikte teşkilat disiplinini; sonra da iletişim devrimiyle birlikte ideolojik disiplini aşarak Milliyetçilere de bulaşan bir milli hastalık olarak beyin hücrelerimize bağlanmış oldu.

Hiç kimse bu milleti “yeterince” yani, Necdet Sevinç merhumun ifadesiyle, “sırtı kalınların hovardalık çağı yadığı yaşta beli bükülen Anadolu köylüsü”ne bakarak, Nene Hatun sadedinde, Iğdırlı Hasan Onbaşı töresince sevmiyor. Sevseydi böyle olmazdı.

Hiç AVM’lerde, tatil yerlerinde, sinemada, tiyatroda, statta, düğünde, dernekte, ekranda kendimize benzer gençleri, Ülkücüdeki sancıyı görebiliyor muyuz?

Bunların Milliyetçiliğe kafadan “ırkçılık” deyişleri, o kadar da saf ve bilinçsiz olmalarından ileri gelmiyor. Milliyetçiliği rahatlarını bozacak bir meşakkat olarak gördükleri için bize “ırkçı” deyip, milli meselelerle uğraşmaktan kaçıyorlar.

Bunları, belki de “sübyancıların elinde kepaze olmasın diye uğrunda kavga ettiği çocuk mahkum tarafından bıçaklanan Cüneyt sendromu”yla yazıyorum. “O benim ekmek paramdı” diye vurmuştu bıçağı çocuk Cüneyt’in böğrüne… Öyle ya!.. Biz de mücadelemizi, “millet kepaze olmasın” diye yürütüyoruz.

Bize göre, yabancı hayranlığı kavramının temeldeki bileşenlerinden biri, “siyasi egzogami” yani hükümdar seviyesinde yapılan “dışarıdan evlilik”tir. Özetle, “yabancı iyi bir şey olmasa, Hakan Çin’den prenses getirtmezdi;” yanılsaması…

Oysa hükümdar, o çekik gözlü nazenine, “Çin imparatoru beni tanıdı beyler, bakın kızını da verdi; Hakan benim!” diyebilmek için katlanıyordu. Nitekim Bilge Kağan Çin’den uzak durulmasına dair öğüdünü boşuna taşa yazdırmamıştı. Gecenin bir yerinde aniden zehirlenmek de vardı işin içinde.

Türk, uzun yıllar “yabancı” kavramını; Çinli Prensesler gibi “kağana özgü” veya Çin ülkesi gibi “yağmalanacak” bir “güzellik” olarak görmüştü. Buna itiraz etmeden önce çocukluktaki erik, elma, kiraz ve dut mevsimlerini hatırlayalım! Kimse lort numarası yapmasın! Eriğe “dalmak” için kaçak trenle 30 km. gidip kazasız geri gelmek, bizim için savaş talimi gibi bir şeydi. “Dalan” ile “talan” aynı şeydir. Bunu “hırsızlıktan” ayıran faktör, alenen ve çocuklar tarafından yapılmış olmasıydı!..

Kendi obasından olana kılıç kaldırmanın cezasının ölüm olduğu bir kültürde, “canı ve malı helal olan yabancılara” gösterilen bir nefsani teveccühün, zamanla “kültüre” dönüşmesi, sürpriz değildir.

Türkler kadar çok savaş ve fetih yapan başka bir kavim olmadığına göre “yabancıda güzellikler görmenin” sosyal psikolojide çocuksu izler bırakmasına da şaşırmamalıyız.

Ne var ki; fetihler durunca yani son üç yüz yıldır bu talandan kalan kök kültürel değerler, birbirimizi kırıp dökmeye, devlet malını talan etmeye ve sırf bunun için siyaset yapmaya kadar geldi.

Milliyetçi Hareketi, ideolojik bir siyasi parti olan MHP’yi bu talan özlemli geleneksel siyasetten ayıran faktör, farklı bir “ülküsünün” olmasıdır. Bazılarının “nasıl oldu da biz AKP gibi yapmadık” derken ıskaladıkları nokta burasıdır.

Sakın yanlış anlaşılmasın, Türklerde törenin izin verdiği savaş ve talancılığın dışında günlük hayatta hırsızlığın cezası, “ölüm”dü. Hırsızın boynu vurulur ve kesik başı babasınn boynuna asılırdı.

Son iki yüz yılda hastalık seviyesine varan yabancı hayranlığı, dün “Moskovacı” Komünistlerle, “Tahrancı” Müslümanları karşımıza çıkarmıştı.

Bugün sempati ibreleri, soğuk savaşın galibi olan batıya, “Washington’a” dönmüştür. Güneydeki Irak-ı Arap ve Hicaz halkı ise kendinden kaçan Müslümanın “vazgeçilmezi”dir.

Bu Türk’e özgü yabancı hayranlığı, sıhhiye eri gibi gezen ve muharebe adrenaliniyle korunan Türk Milliyetçilerinin yüz yıldır toplumu tedavi etmeye çalıştığı kanserojen bir virüse benzemektedir.

Bu virüs, son on yılda Marksistler tarafından Kürtlere aşılanmış; bazı Kürtler, kendilerine bin yıllık kardeşlerinden daha yakın dostlar bulacaklarını zannederek, bizden uzağa savrulmuşlardır. Halbuki…

Bilge Kağan gibi dağa taşa yazmadık belki ama; kriminal sapkınlık ve terör müstesna olmak üzere

En kötü Türk vatandaşı, en iyi “yabancı”dan iyidir!. Ölümü pahasına herkese bunu anlatacağız!..

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.