Asikurtlar©

DEVLET BAHÇELİ’NİN HAKKINI TESLİM ETMEK VİCDANİ BİR BORÇ DEĞİL MİDİR EFENDİLER?

DEVLET BAHÇELİ’NİN HAKKINI TESLİM ETMEK VİCDANİ BİR BORÇ DEĞİL MİDİR EFENDİLER?
02 Haziran 2016 - 18:05 'de eklendi ve 5439 kez görüntülendi.

 

           

Türk siyasetinde her gün baş döndürücü bir hızla yeni gelişmeler yaşanıyor. Birçok kişi 24 saat sonra hangi durumda olacağımızı kestirmekte güçlük çekiyor. Bu keşmekeş içinde öngörüleri gerçekleşen bir siyasetçinin tespitleri de yoğun gündem içinde kaybolup gidiyor. Çünkü kendi deyimleriyle “üst akıl” bu tespitlerin isabetini değil, MHP kongresine ilişkin tartışmaların gündemde olmasını istiyor! Tabi bu öngörülerin sahibi parlatılmak istenen bir siyasetçi olsaydı durum böyle olmazdı, bu şüphe götürmez bir gerçek…

 

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra oluşan siyasi atmosferi muhakkak ki her birimiz hatırlıyor. CHP-AKP arasındaki sözde koalisyon görüşmeleri tiyatrosu, CHP’nin MHP’ye HDP ile koalisyon yapması şartı ile Başbakanlık teklifi (gerçi Başbakanlığı hangi sıfatla, hangi yetkiyle MHP’ye lütfettikleri hala muamma), AKP’nin teklif etmediği ama MHP’nin koalisyonu reddettiğinin görsel ve yazılı medyada çarşaf çarşaf yayınlanması, Devlet Bahçeli’nin her şeye hayır dediği iddiasının zihinlere yerleştirildiği ve parti içindeki muhaliflerin en az başka partiler kadar bu iddiaların zihinlere yerleşmesi için çaba harcadığı algı operasyonları…

 

Devlet Bahçeli’nin AKP ile koalisyon kurmak için öne sürdüğü ve bunların kabulü halinde elimizi değil gövdemizi taşın altına koyarız dediği 4 şartı hatırlayarak bugün geldiğimiz noktaya bir bakalım ki bu şartların ezbere değil, gerçekten yaşanacakların önceden görülmesi ile tespit edildiği ortaya çıksın. Devlet Bahçeli’nin AKP ile koalisyon kurmaya yönelik şartları;

 

  • Çözüm sürecinin geri dönülmemek üzere sona erdirilmesi,
  • Cumhurbaşkanının yasal sınırlar içinde kalması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin korunması, parlamenter demokrasinin güçlendirilmesi,
  • Anayasanın ilk 4 maddesinin korunacağı garantisinin verilmesi,
  • 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarının üzerine gidilmesi idi.

Çözüm Sürecinin Sona Erdirilmesi:

Maalesef çözüm sürecinde bölge hâkimiyetinin tamamen PKK’ya bırakılması nedeniyle şehit haberi almadığımız gün yok. Bunun müsebbibi ve sorumlusunun çözüm sürecini yürüten AKP hükümeti olduğu açık. Elinde her türlü yasal araç ve imkân olmasına rağmen teröre bulaşmış siyasilere dokunulmazlık zırhı olsun ya da olmasın dokunulmadığı da, terör örgütünün finansal kaynaklarının kurutulmasına yönelik bir adım atılmadığı da ortada. Hatta terörist cenazelerine taziyeye giden veya PKK’yı terör örgütü olarak görmediğini açıkça ifade eden AKP vekillerinin varlığı da kamuoyunun malumu. Bununla birlikte, Temmuz 2015’ten bu yana askerimiz, polisimiz, korucularımızın vatan için canı uğruna terörle mücadele ettiği ve operasyonlarda binlerce teröristin öldürüldüğü de bir gerçek. Demek ki en azından tam manasıyla terörle mücadelede olmasa da, en azından teröristle mücadelede AKP’nin Devlet Bahçeli’nin çizgisine geldiği açıktır. Bunun içindir ki Devlet Bahçeli, terörle mücadele konusunda hükümete destek verdiklerini, başka yetkiler gerektiği halde hukuki destek de olabileceklerini yüksek sesle dile getiriyor.

 

Cumhurbaşkanının Yasal Sınırları İçinde Kalması:

Devlet Bahçeli bunu söylediğinde muhatabı Başbakan Ahmet Davutoğlu idi. Ahmet Davutoğlu ise “Cumhurbaşkanımız müzakere konusu olamaz” demişti. Müzakere konusu olamaz dediği Cumhurbaşkanı, Devlet Bahçeli’nin öngördüğü şekilde yasal sınırlarını aşarak iktidar partisinin içişlerine müdahale etti ve bütün Türkiye’nin gözleri önünde Ahmet Davutoğlu’nu tasfiye etti.

 

Sayın Devlet Bahçeli siyasi nezaketi ve kişisel hukuku gereği Ahmet Davutoğlu ile görüşmelerinde Davutoğlu’nun anlattıklarını kamuoyu ile paylaşmasa da, koalisyon görüşmesinde Davutoğlu’nun, koalisyon kurulmasına Cumhurbaşkanının izin vermediğini Devlet Bahçeli’ye söylediğini bilen biliyor.

 

Şimdi herkes Cumhurbaşkanı nasıl olur da bir başbakanı tasfiye eder diye konuşuyor, tasfiye edilen Başbakan ise “bu benim isteğimle, irademle olmadı” diyor.

 

Başbakanın tasfiyesine nelerin sebep oluğuna ilişkin kamuoyunda “başkanlık için samimi gayret göstermediği, içinde Başkanlık konusunun da yer alacağı yeni Anayasa için ‘o biraz demlensin dediği’, fazla ön plana çıktığı” gibi hususlar konuşuluyor.

 

Bununla da sınırlı kalmayıp, Cumhurbaşkanı kuvvetler ayrılığından rahatsızlığını, artık “kuvvetler uyumu” olmalı diye dile getirirken, medyamız bunu kamuoyunun gündeminden özellikle kaçırıyor. Cumhurbaşkanı bu konuda en son “Ben yasama, yürütme ve organlarının da Cumhurbaşkanıyım” diyerek “kuvvetler uyumu”nu daha da ileri bir aşamaya getirmiş bulunuyor. Bu durum, 92 yıllık parlamenter demokrasi birikimine tek bir kişinin kişisel fantezileri için sırt dönmek değil midir? Devletler sistemler üzerinde durur, kişiler üzerinde duran devletler ancak kabile ya da çadır devletleridir.

 

Anayasanın İlk 4 Maddesinin Korunması:

Devlet Bahçeli koalisyon kurulması için ön şart olarak Anayasanın ilk 4 maddesinin korunacağı garantisi istediğinde zamanın Başbakanı Ahmet Davutoğlu, ilk 4 maddeyi değiştirmek gibi bir gündemlerinin olmadığını söylemiş, kamuoyunda ise hâlihazırda devletin temel ilkeleri olan hususların koalisyon şartı olarak öne sürülmesi eleştirilmişti. Ancak, 1 Kasım seçimlerinden bu yana çok uzun zaman geçmemişti ki, mevcut Anayasa üzerine yemin eden Meclis Başkanı İsmail Kahraman yeni anayasada laiklik ilkesinin olmaması gerektiğini söyledi. Meclis Başkanının laikliğin cumhuriyetin değiştirilmez niteliklerinden olduğunu bilmemesi elbette düşünülemezdi ve her ne kadar daha sonra bunun kendi şahsi fikri olduğunu ifade etse de bu sesin “sahibinin sesi” olduğu bütün kamuoyunun malumuydu.

 

Kamuoyunda infial yaratan bu açıklamalarda dahi nedense Devlet Bahçeli’nin bu konuda seçim öncesinde uyarı yapmış olduğu konuşulmadı. Elbette parlatılması gereken bir kişi olsa, şu kadar zaman önce şu kişi uyarmıştı diye spotlar görecektik.

 

17-25 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Soruşturmalarının Üzerine Gidilmesi:

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları hükümet tarafından “hükümete darbe, Türkiye’nin gelişmesini istemeyen dış güçlerin oyunu, tapeler montaj” şeklinde başarı ile püskürtülmüş olsa da tapelerin montaj olmadığı devletin resmi kurumu olan Adli Tıp Kurumu tarafından tespit edilmiş ancak kamuoyundan bunun gizlenmesi için yayın yasağı getirilmişti. Devlet Bahçeli yolsuzluk iddialarının somut delillere dayandığını bildiği için koalisyon için yolsuzluk soruşturmalarının üzerine gidilmesini şart koymuş ve bunu “hesaplaşmadan helalleşme olmaz” düsturu ile ifade etmişti.

 

1 Kasım seçimlerinden bugüne gelirken 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının baş aktörlerinden, Cumhurbaşkanının deyimiyle “hayırsever iş adamı” Reza Zarrab, ABD’de tutuklandı. Tekel konumu nedeniyle geleneksel medyada ne kadar yer alır bilinmez ama sosyal medyada ABD’deki Reza Zarrab soruşturmasının eski bakanlar Muammer Güler, Egemen Bağış ve Zafer Çağlayan’a kadar ulaştığı haberleri, bu isimlere verilen rüşvetler ile Cumhurbaşkanının eşi Emine Erdoğan’ın vakfına yapılan bağışlara ilişkin belgeler çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Şimdi birçok kişi bu işin uluslararası mahiyet kazanmasından şikâyetçi ve “keşke mesele Türkiye içinde çözülseydi” diyor. Evet, keşke bu meselenin üzerine Devlet Bahçeli’nin dediği gibi Türkiye içinde gidilse ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin en tepesindeki isimlerin sıkıştırılarak başta ABD olmak üzere yabancı ülkelerin Türkiye’den taviz koparmasının önüne geçilebilseydi…

 

HDP ile Koalisyon:

Devlet Bahçeli AKP ile koalisyon kurulması için ortaya koyduğu 4 şart dışında AKP’den kurtulmak için HDP ile koalisyon kurmaya razı olmaması nedeniyle de çok eleştirilmişti 7 Haziran- 1Kasım sürecinde. Bu konuda da birkaç cümle söylemek elzem.

 

Her aklı başında insan; Türk milliyetçisi MHP’nin, PKK’nın siyasal uzantısı HDP ile içeriden ya da dışarıdan destekli bir koalisyon kurmasının eşyanın tabiatına aykırı olacağını teslim eder. Yine de o dönem Devlet Bahçeli, kendisine “hayırcı” yaftasının yapıştırılmasına yönelik uygulanan algı yönetiminde bu yüzden çok eleştirilmişti. Sanki HDP’nin Kandil, İmralı’dan bağımsız bir iradesi varmış, terörle hiçbir bağı yokmuş gibi…

 

Bugün geldiğimiz noktada HDP’yi parlatan medyada HDP’nin PKK’dan farklı olmadığına ilişkin yorumlar yapılırken, Nişantaşı gibi HDP’ye oy verilen İstanbul’un kalburüstü semtlerinde insanların pişman olduğuna ilişkin haberler dolaşıyor.

 

Öyle ki, CHP, MHP ve HDP’den oluşması gerektiğinde ısrar edilen %60’lık blok’un Başbakanlık koltuğunu, elinde böyle bir yetki olmamasına rağmen Devlet Bahçeli’ye lütfeden CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bile teröriste taziyeye gidenlerin Meclis’te yeri olmadığını, dokunulmazlık konusunda HDP ile birlikte hareket edecek olan vekillerini partiden atacağını söylemek zorunda kalıyor, CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel ise HDP ve Eşbaşkanı Demirtaş için “adalardan, dağlardan talimat alanlar” nitelemesi yapıyor.

 

Devlet Bahçeli’nin koalisyon için ortaya koyduğu ön koşullara dönersek, bu koşullar ülkesini seven, namuslu her Türk vatandaşı için olmazsa olmaz koşullardı. Düzgün, iyi niyetli, kendinden emin hiçbir siyasi kurum ya da kişi için de reddedilebilecek hususlar değildi. Koalisyon kurmak için bu tür şartlar öne sürmemiş olsaydı da bu sefer amacı üzüm yemek olmayanlar “bu kadar eleştirdiği bir iktidar ile koşulsuz, şartsız koalisyon kurmak isteyecek kadar ilkesiz davranmakla” itham edeceklerdi muhakkak Devlet Bahçeli’yi…

 

Buna rağmen, MHP’yi Meclis dışında bırakmak ve böylece MHP’de lider değişiminin önünü açmak için Devlet Bahçeli’nin uzlaşılamaz, konuşulamaz bir siyasi kişilik olduğuna yönelik algı operasyonu kapsamında bu ilkeler, şartlar, ön şartlar, adına ne derseniz deyin, çok eleştirilmişti.

 

Devlet Bahçeli’nin koalisyon koşulları olarak ortaya koyduğu şartların tamamının ne kadar gerek şartlar olduğu seçimin üzerinden sadece 6 ay geçmeden ortaya çıkmadı mı?

 

Anayasanın ilk 4 maddesinin korunması gerekir demişti, laiklik tartışması ortaya atıldı. Cumhurbaşkanının yasal sınırları içinde kalması gerekir demişti, Cumhurbaşkanı cumhuriyet tarihinde ilk defa içinden çıktığı partinin iç işlerine karışarak bir başbakanı, hem de ağzından düşürmediği “milli irade”nin %49,5 oyunu alan bir başbakanı tasfiye etti. Çözüm süresinden vazgeçilmeli, terörle mücadele edilmeli demişti, şimdi tüm Türkiye kamuoyu, terörle mücadeleyi destekliyor.

 

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonun üzerine gidilmeli değişti, şimdi insanlar keşke bu işin üstüne Türkiye’de gidilseydi de bu mesele uluslararası bir nitelik kazanmasa ve Türkiye aleyhine kullanılmasa idi demeye başlıyor.

 

HDP ile aynı blokta olmamız mümkün değil demişti, şimdi kamuoyu ve CHP Genel Başkanı dahi HDP’yi PKK’nın uzantısı, HDP’li birçok vekili de terör suçlusu olarak görüyor.

 

O zaman, 24 saat sonrasında neler yaşanacağı kestirilemeyen bir ülkede, 1 Kasım seçimleri öncesi ortaya koyduğu bütün öngörüleri 6 ay içinde gerçekleşen Devlet Bahçeli’nin hakkını teslim etmek gerekmiyor mu? Bu sizce de vicdani bir borç değil midir?

 

Keşke kurultay tartışmaları ile geçen bu dönemde gösterilen gayret Devlet Bahçeli’nin ve dolayısıyla MHP’nin öngörülerinin ne kadar gerçekçi, MHP’nin kaygılarında ne kadar haklı olduğunu anlatmak için harcansaydı diyor musunuz siz de benim gibi?

 

Seçim öncesi bütün öngörüleri gerçekleşen Devlet Bahçeli’nin “beşinci parti” öngörüsünün gerçeğe dönüştüğünü de çok yakında görür müyüz sizce?

 

Yiğit GÖKALP

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER