SON DAKİKA

BAY ÇÖLAŞAN…

Gündem Yazıları

Önce Vatan

Gündem Yazıları

Derin Güçlerin Taşeronu DHKP/C

Bu haber 19 Mart 2014 - 12:56 'de eklendi ve 24 kez görüntülendi.

TSK kendi içerisinde temizliğe başlamış ancak aylardır darbeye uygun ortam hazırlamak için beslenen sol ve sosyalist örgütler ortada ve sahipsiz kalmıştı. İşte bu günlerde ilginç bir gelişme yaşandı…Sola karşı başlatılan amansız operasyonlar devam ederken, İsrail’in İstanbul Başkonsolos’u Efraim Elrom kimliği belirsiz bir grup tarafından kaçırıldı..

İNSANLAR ölümlere ağlarken, Başbakan ölümleri bile oya dönüştürmek uğruna muhteris söylemlerine hız verdi. Hatta o kadar ileri gitti ve o kadar haddini aştı ki, MHP VE DHKP/C arasında ilişki olduğunu iddia etti. Başbakan’ın bu çıkışına MHP’den yanıt gecikmedi.

MHP Lideri “Şerefsizlik yarışında hep kaybettin Sayın Başbakan. Şimdi yeni bir şerefsizlik yarışına giriyorsun. DHKP-C ile MHP arasındaki ilişkiyi kurup ispatlayamazsan şerefsizin ta kendisisin” diyerek Başbakan’a sert bir yanıt verdi.

MHP ile DHKP/C arasındaki ilişkisini irdelemeden önce, DHKP/C’nin köklerine ve ilişkiler ağına kısaca göz atmakta yarar var…

Yıl 1971…

Türkiye siyasal çalkantılar arasında buhranlı günler geçiriyordu… Öğrenci olayları kontrol edilemez boyutlara doğru sürüklenirken, sol örgütler günden güne marjinal bir çizgiye kayıyor ve şiddeti bir metod olarak benimsiyorlardı. Banka soygunları, bombalı saldırılar, sabotajlar ve cinayetler birbiri ardına gelmeye başlamıştı.. 12 Mart muhtırasına giden süreçte, solun ünlü teorisyeni Doğan Avcıoğlu devrim için izlenecek yol haritasını değiştiriyor, işçi sınıfının omuzlarında yükselmesi tasarlanan devrim için yeni bir taşıyıcı dinamik arıyordu. Bu dinamik ORDU ve ASKER olarak belirlenmişti.Gerçekten Doğan Avcıoğlu “Yüz işçi kandıracağıma, bir albay kandırırım” diyerek devrime giden yolun askerden ve elbette sol tandanslı bir darbeden geçeceğine işaret ediyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde irili ufaklı sol cuntalar oluşturulmaya başlanmıştı. Doğan Avcıoğlu’nun başını çektiği grup Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde yuvalanmış sol görüşlü cuntalarla temasa geçiyor, bu cuntaları ideolojik olarak besliyor ve elbette sol bir darbenin gerçekleşmesi için bu cuntaları teşvik ediyordu.

ASKERİ DARBE İÇİN SON AŞAMA

Uzatmayalım… Darbe için bütün şartların oluştuğunun düşünüldüğü bir dönemde, irili ufaklı sol cuntalar hareketleniyor ve komuta kademesine müdahale için baskı oluşturuyordu. Askeri darbe için son aşamaya gelinmişken Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’in saf değiştirmesi ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un da tek başına bu işe cesaret edememesi nedeniyle sol ve sosyalist darbe girişimi akamete uğradı. 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri, biraz da müdahaleye odaklanmış genç subayların tazyikinden kurtulabilmek adına hükümete muhtıra vermekle yetindi ama hükümeti de düşürdü.

12 Mart askeri müdahalesi ilk günlerde sol gruplar arasında büyük bir sevinçle karşılandı. Zira bu müdahalenin aylardır hazırlığını yaptıkları sol ve sosyalist darbe olduğunu sanmışlardı. Gerçeği anlamaları fazla zaman almadı. 12 Mart 1971 Askeri Müdahalesinin hemen sonrasında başlatılan “Balyoz Harekatı” ile sol gruplara ağır darbeler indirilmeye başlandı. Öyle ki TSK bünyesinde yüzlerce subay sol örgütlerle ilişki içerisinde olduğu iddiasıyla ihraç ediliyordu.

TSK kendi içerisinde temizliğe başlamış ancak aylardır darbeye uygun ortam hazırlamak için beslenen sol ve sosyalist örgütler ortada ve sahipsiz kalmıştı. İşte bu günlerde ilginç bir gelişme yaşandı…Sola karşı başlatılan amansız operasyonlar devam ederken, İsrail’in İstanbul Başkonsolos’u Efraim Elrom kimliği belirsiz bir grup tarafından kaçırıldı..

THKP/C VE KAÇIRILARAK ÖLDÜRÜLEN İSRAİL BAŞKONSOLOSU

İsrail Başkonsolosu Elrom, kaçırılmadan önce Emniyet Genel Müdürlüğü durumu haber almış ve de İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bildirmişti. Ancak dönemin Siyasi Şube Müdürü Adnan Kınay’ın anılarında anlatıldığına göre, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli nöbetçi polis memuru, gece gelen bu ihbarı sabah amirlerine hatırlatmak üzere sümen altına koymuş, sonra da unutmuştu!!! Tüm aramalara rağmen kaçırılan Başkonsolos’a ulaşılamamış, ancak 22 Mayıs 1971 günü sabaha karşı Nişantaşı’nda bir evde saat 01:42 sularında şakak bölgesinden vurularak öldürülmüş ve yapılan aramalarda ancak cesedine ulaşılabilmişti.

YÜRÜTÜLEN SORUŞTURMALARDA EYLEMİN KAMUOYUNDA HENÜZ TANINMAYAN BİR SİLAHLI ÖRGÜT TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ ANLAŞILDI. BU ÖRGÜTÜN ADI O ZAMAN Kİ ADIYLA THKP/C’YDİ. ÖRGÜTÜN BAŞINDA İSE MAHİR ÇAYAN VARDI… 

Soruşturmanın derinleştirilmesiyle birlikte, deşifre edilen örgütün Başkonsolos’u kaçırdığı evin Hv. İst. Yzb. İlyas Aydın adına kiralandığı, ayrıca Hv. Tğm. Saffet Alp, Hv. Ütğm. Mehmet Balaban ve Hv. Tğm. Cengiz Aker isimleri üzerine THKP-C adına örgüt evleri kiralandığı tespit edildi. Ayrıca Elrom’un kaçırılmasında Eyüp Jandarma Komutanlığı’na ait Reo aracın kullanıldığı, Elrom’un bir astsubaya ait askeri hurcun içerisinde kaçırıldığı anlaşıldı. Efraim Elrom’un neden öldürüldüğü ve neden hedef haline getirildiği hiçbir zaman aydınlatılamadı. Hiç kuşku yok ki THKP/C darbeye zemin hazırlamak için kurulmuş taşeron bir örgüttü. Bu cinayeti de kim bilir hangi güç merkezlerinin taşeronu olarak üstlenmişti?

İşte THKP/C ve devamı olan DHKP/C bu cinayetten itibaren hep derin güç merkezlerinin taşeronu olarak kaldı.

Soruşturma sırasında yasa dışı sol örgütlerin 9 Mart öncesinde Silahlı Kuvvetler içerisinde örgütlenmelere gittikleri ve oldukça örgütlü bir yapıya ulaştıkları da ayrıca anlaşılmıştı. Nitekim Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde, içerisinde Hv.Yzb. Orhan Savaşçı, Hv.Yzb. Güner Durlanık, Hv.Yzb. Güven Aktan, Hv.Üstğ. Yılmaz Salih Veyisoğlu, Hv.Üstğ. Uğur Taylan, Hv.Üstğ. Tayfur Orçun, Hv.Üstğ. Tevfik Işık Çeviker, Hv.Tğm. Mehmet Alkaya, Hv.Tğm. Nevzat Yücel, Hv.Tğm. Mazhar Ataç, Hv.Tğm. Mustafa Şahin, Hv.Tğm. Cengiz Solak, Hv.Tğm. Kemal Berişler, Hv.Tğm. Saffet Alp gibi isimlerin bulunduğu cunta oluşumlarının varlığı tespit edildi.

SOL GRUPLARIN UZANTILARI

Anarşi’nin ana besin kaynaklarından bir tanesinin de, iri ufaklı bu cunta oluşumları olduğu da açığa çıkmış ve deşifre edilmişti.

12 Mart Askeri Müdahalesi sonrasında yürütülen soruşturmalarda çok sayıda yasa dışı örgüt üyesi gözaltında alınmış ve tutuklanmış, yasa dışı örgütlerin benimsediği anarşi ve terör metotları kanun duvarına çarparak parçalanmıştı. Nitekim sol grupların TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ/ CEPHESİ adında kurdukları yasa dışı örgüt, bunun TSK bünyesindeki uzantıları, politikleşmiş askeri savaş stratejisi adı altında genişlettikleri terör ağı 1971-1973 DÖNEMİNE AİT İSTANBUL SIKIYÖNETİM ASKERİ SAVCILIĞI’NIN 28.02.1973 TARİH VE 1973/1-1 SAYILI İDDİANAMESİNDE TAFSİLATLI BİR ŞEKİLDE AÇIKLANMAKTADIR.

THKP/C’NİN ÇÖKERTİLMESİ

12 Mart sonrasında THKP/C ağır bir darbe aldı. Efraim Elrom suikasti sonrasında örgütün lider kadrosunun peşine düşüldü.

Nitekim İstanbul Maltepe’de bir evde sıkıştırıldılar. Meşhur “Sibel Erkan” olayı da böyle başladı. Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir tarafından sığındıkları evin küçük kızı Sibel Erkan rehin alınmıştı. Üç gün süren pazarlıklardan netice alınamamış ve de Deniz Binbaşı Cihangir Erdeniz’in açtığı ateşle Hüseyin Cevahir öldürülmüş ve Mahir Çayan yaralı olarak ele geçirilmişti.

Art arda gelen operasyonlar sonrasında THKP/C ağır bir darbe aldı. Ancak Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna 29 Kasım 1971 tarihinde Maltepe Cezaevinden firar ettiler.

26 Mart 1972’de Ünye’de NATO’ya ait radar istasyonunda çalışan iki İngiliz ve bir Kanadalı teknisyeni kaçırarak, karşılığında THKO (Türkiye Halkın Kurtuluş Ordusu) militanları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın serbest bırakılmasını istediler.

28 Mart’ta rehinelerle birlikte Niksar’ın Kızıldere Köyü muhtarının evinde kalmakta olan arkadaşlarının yanına geçtiler. 30 Mart günü muhtarın evinde ablukaya alındılar. Başlayan silahlı çatışma sonunda Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz ölü geçirildi.

Bir kişi sağ kurtulmayı başarmıştı.

Kim mi?

AKP’nin bugün çözüm ortağı olan milletvekili Ertuğrul Kürkçü!

Bu olaydan sonra THKP/C ağır darbe aldı ve sessizliğe büründü.

 

HKP/C’NİN DEVAMI DEV-SOL 

YENİDEN KURULUŞ

1974 yılında gelen Genel Af, sol örgütleri tekrar hareketlendirdi. Militan kadrolar dışarı çıkar çıkmaz tekrar örgütlenme arayışlarına girdiler.

Bugün DHKP/C olarak isimlendirilen örgüt aslında 1978 yılında Dev-Yol’dan ayrılan Dursun Karataş’ın kurduğu Dev-Sol’un devamı olan bir örgüttür. Kendisini THKP/C’NİN devamı olarak ilan etmiştir.

1980 Askeri müdahalesine giden süreçte sokaklara bir kez daha anarşi hâkim olmaya başlamıştı. Gerçekten hemen her gün bir banka soygunu ve hemen her gün bir sabotaj ya da suikast düzenleniyor, anarşi günden güne ve sistemli bir şekilde tırmandırılıyordu.

Bugün daha net anlaşılıyor ki, bu anarşi güdümlü bir anarşiydi. Birileri derin bir iktidar kavgası sürdürüyor ve sokakları kaosa sürüklüyordu.

Amaç belliydi. Yükselen anarşi karşısında umut haline gelmek ve askeri müdahaleye ortam hazırlamak….

İşte bugünlerde DHKP/C (Dev-Sol) bir kez daha toparlanma sürecine girdi. Yeniden yapılandırılan örgüt yapısı, ardı ardına silahlı saldırılar düzenlemeye başladı.

Parlamenter demokrasiyi tavizsiz savunan MHP, bir anda tırmandırılan anarşinin değişmez hedefi haline getirildi.

Nitekim 30 Haziran 1979 tarihinde Sıkıyönetim İdaresi altındaki Ankara’da bulunan MHP Genel Merkezi’ne saldırı düzenlendi. 11 kar maskeli şahıs Bahçelievler Polis Karakolu’na yalnızca 50 metre uzaklıktaki MHP Genel Merkezi binasına önce 6 adet el bombası atmış ve akabinde de otomatik silahlarla rastgele ateş açmaya başlamışlardı. MHP Genel Merkezine düzenlenen ilk ve tek saldırı buydu..

Sıkıyönetim, bir siyasi partinin Genel Merkez binasını dahi korumaktan aciz! kalarak suçsuz ve masum insanların ölümüne seyirci olmuştu. Nitekim birçok mensubu, il ve ilçe başkanları, parti binaları, yan kuruluşları hedef olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin nihai olarak Genel Merkezine de saldırı düzenlenmişti. Bu saldırı sırasında Ali Alper Demir ve Ömer Yüce isimli iki kişi hayatını kaybetti.

Bahçelievler Polis Karakolu’na yalnızca elli metre uzaklıkta bulunan ve polis tarafından korunan bir siyasi partinin genel merkezine saldırmak cesaretini gösterenler, bu kudreti nereden bulmuşlardı?

Milliyetçi Hareket Partisi’ne yönelik baskının hemen öncesinde MHP’nin güvenliğinden sorumlu bulunan polis memurlarının ellerinde bulunan ve her hangi bir saldırıyı etkili bir şekilde defetmeye oldukça elverişli bulunan otomatik silahlar geri alınmış ve bu polis memurlarına “çakaralmaz” diye tabir edilen basit silahlar dağıtılmıştı. Polisin elinden otomatik silahların alınması sonrasında bu saldırının yapılması oldukça anlamlıydı! Nitekim saldırı sonrasında bir basın toplantısı düzenleyen MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş bu konuya değinerek MHP’Yİ koruyan polislerin otomatik silahlarının saldırıdan hemen önce geri alınmasının tesadüf olamayacağını ifade etmişti.

Bu menfur saldırının açık bir provokasyon olduğu çok geçmeden anlaşılmış, saldırıyla ilgili olarak DHKP-C (Acilciler) militanlığına soyunmuş 2 Komiser muavini, 15 polis ve 1 polis okulu öğrencisi saldırının sorumlusu olarak gözaltına alınmıştı. MHP’yi korumakla görevli polislerin silahlarının toplanması sonrasında, garip bir şekilde kar maskeli ve DHKP-C militanı polisler MHP Genel Merkezine saldırı düzenlenmişlerdi. Bu karanlık saldırının arkasındaki güç odakları hiçbir zaman hesap vermemiş ve gerçek cinayet şebekeleri yargı önüne çıkarılamamıştır.

Bu kadar mı? Elbette değil…

12 Eylül Askeri Müdahalesi öncesinde yaşanan en önemli provokasyonlardan bir tanesi hiç şüphesiz Gümrük ve Tekel Eski Bakanı ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın şehit edilmesiydi.

27 Mayıs 1980 tarihinde, yani askeri müdahaleden yaklaşık 4 ay önce, memleketi Eskişehir’den eşi ve çocukları ile birlikte Ankara’daki evine dönen Gün Sazak evinin önüne park etmiş olduğu aracının bagajını açarken otomatik silahlarla açılan ateş sonrasında hayatını kaybetti. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan merhum Gün Sazak, ailesinin gözleri önünde hunharca katledilmiş ve böylece ihtilale giden yolda kanlı bir saldırının hedefi olmuştu.

Merhum Gün Sazak’ın şehit edilmesi askeri müdahale için “şartları olgunlaştıran” en önemli mihenk taşlarından birisi olması nedeniyle, bugün bile tüm yönleriyle aydınlatılamamış, karanlık bir provokasyondur.

Bakanlık yaptığı dönem boyunca hemen her siyasi görüşten yurttaşların ve politikacıların takdirlerini toplayan, dürüstlüğü, çalışkanlığı ve memlekete sevgisi herkes tarafından bilinen merhum Gün Sazak’ın hayatını kaybetmesi, memleketin huzur ve barışını hedef almıştır.

Gün Sazak’ın şehit edilmesi, devlet içerisinde yuvalanmış bazı karanlık odakların desteği ile gerçekleştirilmiştir. Bu konudaki somut veriler bugüne kadar tahlil edilememiş ve yargı organlarınca yeterince değerlendirilememiştir. Gün Sazak’ın, darbeye zemin oluşturmak amacıyla, bu amaca hizmet eden bir yapının yasa dışı sol örgütleri taşeron olarak kullanarak hazırladığı bir tertip sonucu şehit edildiğinden şüphe duyulmamalıdır.

12 Eylül 1980 tarihli askeri müdahaleye kadar olağanüstü yetkilerle donatılmış bulunan Sıkıyönetim Komutanları bir çok vilayette tüm yetkileri ellerine almış olmasına rağmen, her ne hikmetse anarşiyi önlemek kudretini ortaya koyamamışlar, hatta bir çok provokasyon Sıkıyönetim ilan edilen vilayetlerde artarak yaşanmaya devam etmiştir.

Sıkıyönetim İlan edilmesi ile birlikte Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’na Korgeneral Nihat Özer atanmıştır. Usulsüz uygulamaları, ideolojik tavırları ile tesis etmekle görevli olduğu düzeni alt üst etmiş ve anarşinin bütünüyle artmasının vesile olmuştur.

Merhum Gün Sazak 1977 tarihinde kurulan Milliyetçi Cephe hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görev yapmış ve görev süresi boyunca ortaya koymuş olduğu yüksek vazife şuuru ile gümrük kapılarındaki kaçakçılığın kökünü kazımıştır. CHP’nin sol kanadından İzmir Milletvekili Süleyman Genç bile “Ben inceledim, cumhuriyet kurulduktan bu yana gümrüklerdeki soygunu fikri ve felsefesi benimle yüzde yüz ters olan Gün Sazak önlemiştir” diyerek Gün Sazak’ın hakkını teslim etmiştir.

Bakanlık vazifesi sırasında kaçakçılıkla mücadele konusundaki net ve kararlı tavrı sayesinde birçok yasa dışı oluşumun da hedefi haline gelen Gün Sazak, Bakanlık vazifesinden ayrılmasından sonra da M.H.P’de yöneticilik görevlerinde bulunmuş ve siyasi hayatına devam etmiştir. Yapmış olduğu kritik görevler ve bu görevleri ifa ederken ortaya koymuş olduğu tutum nedeniyle hedef haline geldiği bilinen Gün Sazak, Devlet’in güvenlik birimleri tarafından da korunmaya devam edilmiştir.

Ancak garip bir şekilde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı görevini yürütmekte olan Korgeneral Nihat Özer tarafından, şehit bakan Gün Sazak’ın korumaları geri çekilmiş ve suikasta sayılı günler kala merhum Gün Sazak savunmasız bir şekilde bırakılmıştır. Nitekim Tekel Eski Genel Müdürü Esat Güçhan, şahit olduğu bu şüpheli durumu değişik vesilelerle kamuoyu ile paylaşmıştır. Tekel Eski Genel Müdürü Esat Güçhan “”Gün Bey’in koruması vardı fakat alınmıştı. Ben kendisini ziyarete gittiğimde hiçbir güvenlik görevlisi görmeyince rahatsız oldum. Bunu kendisine de ifade ettim. Gün Bey bekçinin geri çekildiğini ancak müdahale etmememi istedi. Ben buna rağmen Ankara Valisi Vecdi Gönül’e gidip Gün Bey’in korumasının alındığını ve yerine kimsenin görevlendirilmediğini söyledim ve kendilerinden şahsi ilgilerini istirham ettim. Fakat o zaman sıkıyönetim var ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı, Korgeneral Nihat Özer, Vecdi Bey korumayı sıkıyönetim komutanının kaldırdığını, vali olarak re’sen koruma veremeyeceğini ancak partinin sıkıyönetim komutanına resmi yazı yazarak koruma isteyebileceğini söyledi. Bu durumu Gün Bey’e aktardım, `Allah’ın takdiri ne ise o olur, insanı bekçiler değil Allah korur” dedi.” şeklinde beyanda bulunarak yaşadıklarını kamuoyuna aktarmıştır.

Yapılan soruşturmalar neticesinde anlaşılmıştır ki, Gün Sazak Dev-Sol (DHKP/C) Merkez Komitesi tarafından verilen karar sonucunda şehit edilmiştir. Ancak suikastin arkasındaki karanlık güçler hiçbir zaman tespit edilememiştir.

Gün Sazak’ın cenaze töreninde toplanan mahşeri bir kalabalığa hitap eden Merhum Türkeş “İşte Türkiye’de mücadele budur. Bir yanda Türk Devleti yaşasın, güçlü olsun, Türk Milleti mutlu ve müreffeh olsun, DEMOKRATİK PARLAMENTER REJİMİMİZ YIKILMASIN, Milli ve manevi mukaddeslerimiz korunsun diyenlerle diğer yanda devleti kundaklayanların, milletimizin boynuna esaret zincirini vurmak isteyenlerin, demokrasi ve parlamenter rejim düşmanlarının ve bütün kutsal şeylerimiz yıkmak isteyenlerin mücadelesidir. Yıkılmak istenen Türk Devleti’dir, kurşunlanan Türk Milleti’dir, Öldürülen Türk Demokrasisi’dir” şeklinde değerlendirmelerde bulunmuştur.

Herhalde Başbakan’ın MHP ve DHKP/C ilişkisi dedikleri bunlar olsa gerek…

Geride bırakılan ülkücü şehitler, MHP Genel Merkezi’ne bombalı saldırılar….

12 Eylül 1980 Darbesi’nin ardından bu kanlı örgüt hakkında dava açılmıştır. 1283 sanıklı dava, 15 Mart 1982’de başlamış; sanıklar binlerce eylem ve ölümden sorumlu tutulmuş ve haklarında iddianame düzenlenmiştir.

Sonuç?

Dava zaman aşımından düşmüştür. Onlarca insanın katilleri ellerini kollarını sallayarak toplum içerisine karışmışlar ve DHKP-C’lilerin (Dev-Sol) tamamı serbest bırakılmıştır. Ülkücülerin senelerce içeride yattıktan sonra serbest bırakılmasından rahatsız olup feryat koparanlar, Dev-Sol (DHKP/C) davasının zamanaşımından düşmesi karşısında sus pus olmayı tercih etmişlerdir.

PEKİ, AKP İLE DHKP/C ARASINDAKİ İLİŞKİYİ DE İRDELEMEK GEREKMEZ Mİ?

Bugün artık bütün çıplaklığı ile görülüyor ki, adına çözüm süreci denilen bir ihanet planı sinsice ve arsızca sürdürülüyor. Sürecin bir ayağını Milli İstihbarat Teşkilatı oluştururken, diğer ayağını Kandil/İmralı (PKK) hattı oluşturuyor.

Daha düne kadar “örgütle görüşecek kadar şerefsiz” olmadıklarını iddia edenler, bugün yasa dışı terör örgütüyle ve Apo’yla görüşmelerini topluma bir barış süreci olarak pazarlamaktan utanmıyorlar…

Apo bir siyasi önder gibi toplumsal reçeteler yazarken, bölücübaşının görüş ve düşünceleri gazetelerde çarşaf çarşaf yer buluyor.

İşte adına çözüm süreci denilen bu ihanet maskaralığı ortaya yeni bir siyasi parti çıkardı.

Bu siyasi parti bölücübaşı Apo’nun talimatıyla kuruldu. İsmi “HDP”

HDP isimli bu partinin kurulması sırasında bölücübaşı bir açıklama yaptı ve dedi ki:

“Mahir Çayan’dan aldığım emaneti HDP’ye teslim ediyorum”

Yani bölücübaşı DHKP/C’nin kurucusu kabul edilen Mahir Çayan’ın mirasçısı olarak yıllarca taşıdığını düşündüğü emaneti HDP’ye iade ettiğini ilan etti.

Apo’nun bu çağrısı birileri tarafından derhal karşılık buldu. Nitekim BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü derhal partisinden istifa ederek Apo’nun işaretine uygun olarak HDP’ye katıldı.

Kim miydi Ertuğrul Kürkçü?

Yukarıda yazdık. THKP/C’nin 1971 yılındaki kuruluş aşamasındaki Merkez Komite Üyesiydi.

Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıltepe’de öldürüldüğünde evden sağ kurtulmayı başaran tek isim Ertuğrul Kürkçü’ydü…

THKP/C isimli örgütü milletin başına bela ettikten yıllar sonra, örgütün kurucusu Mahir Çayan’ın mirasını taşıdığına inandığı Apo’nun partisinden milletvekili oldu…

Ve yine Apo’nun ifadesiyle “Mahir Çayan’ın emaneti HDP’ye devredilince” o da gitti HDP’YE katıldı. Hatta HDP’nin Eşbaşkanı oldu…

MHP ile DHKP/C’yi aynı safta olmakla itham eden Başbakan, bu çirkin ifadeyi kullanmadan önce yan yana durduğu Apo’nun kimin mirasçısı olduğunu ve kendisinin kimlerle yan yana durmakta olduğunu sorgulamalı ve bu konudaki eksiklerini daha çok okuyarak gidermelidir.  

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.