SON DAKİKA

Trump Ve Almanya

Gündem Yazıları

BEDAVA ÜLKÜCÜLÜK

Gündem Yazıları

KADER MAHKÛMLARINA AF

KÖŞE YAZILARI

Bin Yıllık Kardeşliğimizi Bozamayacaklar

Bu haber 04 Mart 2017 - 15:33 'de eklendi ve 28 kez görüntülendi.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, şeytanin bile aklına gelmeyecek oyunları, “analiz” diye yutturmaya çalışan zihniyetin deşifre olduğunu söyledi.

Gazeteci Ahmet Hakan, dün bize gönderme yaparak “kılıç artığı” deyiminin ne anlama geldiğini izah etmemizi istemiş, ancak acul davranarak bugün kendisi yanlış bir açıklamada bulunmuştur.

Önce kılıcın Türk tarihinde neyi sembolize ettiğinin ve arkasında hangi kültürel birikimin saklı olduğunun ortaya konulması icap eder.

Sosyolojik yapısı “ordu millet” geleneği üzerine oturmuş olan Türk milletinin kültüründe “kılıç”, sıradan bir savaş aleti veya herhangi bir silah değildir.

Türk kültüründe kılıç, egemenlik sembolüdür. Aynı zamanda gücün, iradenin remzidir. Kılıç, üstünlük demektir.

Kılıcın, manevi gücün de remzi olduğunu gösteren çok sayıda olay Türk tarihine geçmiştir. O bakımdan kılıcın mutfakta veya mezbahada kullanılan hoyrat ve ürkütücü “âlât-ı cariha” yani “kesici ve delici aletler” sınıfından addedilmesi ve buradan yola çıkılarak Türklerin düşmanlarını kılıçtan geçirdiğini, kalanlara da “kılıç artığı” denildiğinin iddia edilmesi; cehalettir.

Kılıcın nevi, niteliği ve hangi madenden yapıldığından çok Türk kültüründe neyi ifade ettiğine en bariz örnek, Bektaşi büyüklerinden Gül Baba’nın elinde büyük bir tahta kılıçla muharebelere giren bir savaşçı olduğuna dair menkıbelerdir.

Gül Baba, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamıştır. Avrupa’daki fetihlere katılmış ve Kanuni’yi de derinden etkilemiş bir Bektaşi babasıdır. Osmanlı tarihçileri, Budapeşte’de türbesi ve heykeli bulunan Gül Baba’nın; başından gülü, elinden de tahta kılıcı eksik etmediğini yazmışlardır.

Gül Baba’nın elindeki gül sevgiyi ve müsamahayı, tahta kılıç ise Osmanlının antiemperyalest hâkimiyetini sembolize etmektedir. Kılıcın tahta olması; Osmanlının fetihlerle niyetinin, elde edilen topraklarda halkı kılıçtan geçirmek ve ezmek değil, onları emniyet, hürriyet ve karşılıklı müsamaha içinde yaşatmak olduğunu göstermek içindir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin fethettiği ülkelerdeki müsamahası sayesinde farklı dinlerden, farklı milletlerden topluluklar, büyük bir serbesti içinde hayat sürmüşlerdir.

Kılıç artığı deyiminin, Osmanlının kılıçtan geçirdiklerinden arta kalanlar için kullanıldığını söylemek doğru değildir. “Kılıç artığı” tabiri, savaşta yenilen tarafın sağ kalan askerleri için de kullanılmakla birlikte en geniş manası, Osmanlı Devleti’nin ele geçirip hâkimiyet tesis ettiği topraklarda hayatları bağışlanan kimselerdir. Osmanlılar, onlara dinlerini yaşama, ibadetlerini serbestçe yerine getirme hakkı vermiş, hayatlarını hürriyet içinde sürdürme imkânı tanımıştır. Osmanlı Devleti, ele geçirdiği topraklarda hem kişisel hem de toplumsal hak ve hürriyetlerin korunmasına azami dikkat göstermiştir. Bu çerçevede kılıç, gayrimüslimlere adaletle hükmedileceğini garanti eden Osmanlı hukukunu da simgelemektedir.

“Kılıç artığı” deyimi, klasik devir Türk-İslam savaş hukuku içinde şekillenmiş olmakla birlikte, sosyokültürel dayanağı Türklerin kılıcı kullanarak savaşlar kazandığı, hâkimiyet tesis ettiği daha eski devirlere kadar uzanır.
Ayrıca “kılıç artığı”ndan başka Türk dilinde kılıç kelimesiyle üretilmiş pek çok deyim ve atasözü vardır:

“Kılıç hakkı; kılıcı yağlı; kılıcından kan damlar; kılıcını arşa astı; kılıç keser, kol övünür; kılıç kının kesmez; kılıç kınından çıktı; çifte kılıç bir kına sığmaz; kılıç yarası sağalır, dil yarası sağalmaz.”

“Kılıç artığı” kavramını, “Ermeni tehciri” gibi kendi kategorisi ve realitesi içinde incelenmesi gereken olaylara mal etmek, Türk tarihi içindeki bazı olaylarla ilişkilendirerek Türk milletini “soykırımcı” gibi göstermek için kullanmak bilgisizliktir.

Sünnilerin Alevileri kılıçtan geçirdiği yalanından hareket edilerek Alevilerin kılıç artığı olduğunu öne sürmek ise maksatlı değilse belahettir, bönlüktür.

Bu iddialar, Yavuz sultan Selim’le Şah İsmail arasında Anadolu’da hâkimiyet tesisi için geçen mücadelenin yanlış tefsirinden yola çıkan tarih eserlerine dayandırılmaktadır. Oysa Şah İsmail de Yavuz kadar Türk’tür. O dönemde yaşananlar Sünni-Alevi kavgası değil, iki cihangir Türk hükümdarının egemenlik mücadelesidir. Bu durumda eğer “kılıç artığı” varsa Sünni veya Alevi herkes bu kategorinin içine girer.

O hâlde Alevi kardeşlerimizi ötekileştirmek veya Sünnilerle onları birbirine düşman gibi göstermek için bu tabirin kullanılması fevkalade hatalı ve mahzurludur.

Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli “kılıç artığı” deyimini kullanırken, yazılarıyla Türk ile Kürt’ü, Sünni ile Alevi’yi bölmeyi amaçlayan, bin yıllık kardeşliğimizi yok etmek için şeytanın bile aklına gelmeyecek çeşitli oyunları tezgâhlayan veya tezgâhlayanlara alet olan ve bunu da “analiz” diye bu aziz millete yutturmaya çabalayan bir zihniyeti deşifre etmek amacını gütmüştür. Kısaca son günlerde “üst akıl” diye sıkça duyduğumuz emperyalizmin amaçlarına alet olunmasına tahammül edemediği için haklı olarak tepkisini ortaya koymuştur. Bu bağlamda en çok sorumlu, özenli ve hakkaniyetli davranması gerekenler medya mensupları ve özellikle de algı yaratarak toplumu etkileme imkânına sahip olan köşe yazarlarıdır.

Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’ye gösterilen tepkide da aynı endişeler yatmaktadır.

Dün Emin Çölaşan da mal bulmuş Mağribi gibi hemen bu meseleyi MHP aleyhinde algı oluşturma malzemesi olarak kullanmak üzere köşesine taşımış ve fevkalade tehlikeli bir başlık atmıştır.

Çölaşan; “Kılıç Artığı Alevi!” başlıklı kışkırtıcı yazısında, Alevilerin Müslümanlar tarafından ele geçirilen Türkiye’de canları bağışlanmış kişiler olduğunu iddia etmiştir. Burada Emin Çölaşan iki affedilmez hataya düşmüştür. Birincisi Alevileri Müslümanların dışında göstermesi, ikincisi de Alevilerin yaşadığı toprakları Müslümanların ele geçirdiğini ima etmesidir.

Oysa geçmişte “kılıç artığı” deyimi genellikle gayrimüslimler için kullanılmıştır. Bu da Osmanlı tebaası olmayanlar için geçerlidir. Tebaaya dâhil olanlar kılıç artığı olmaktan çıkmakta, Osmanlı toplumunun ayrılmaz bir parçası hâline gelmektedir.

Osmanlı yönetim anlayışı, Sultan İkinci Mahmut’un şu veciz sözünde ifadesini bulmaktadır: “Ben tebaamdan Müslümanları camide, Hristiyanları kilisede, Musevileri havrada görmek isterim.”

Aksi takdirde Osmanlıda gayrimüslimlerden çok sayıda vezir ve üst düzey bürokrat çıkması, bunların devleti yönetmesi mümkün müdür?
Emin Çölaşan, bir tarih cahilidir. İyi bir araştırmacı değil, usta bir karıştırmacı, hoyrat bir medya tetikçisidir. Kalemini, gazeteciliğin gereği için değil, ideolojik ön yargıları ve düşmanlıkları için kullanmakta; bu uğurda toplumsal hassasiyetleri kaşımaktan, tarihî hakikatleri saptırmaktan çekinmemektedir.

Çölaşan’ın dedesi Refik Şevket İnce, Millî Mücadele’nin mümtaz simalarından biridir. Daha önce Balkan Savaşı’nda yedek subay olarak yer almıştır. Birinci TBMM’ye de Saruhan yani Manisa mebusu olarak katılmıştır. Kurtuluş Savaşı’nda önemli hizmetler vermiştir. Demokrat Partinin kurucu üyelerindendir ve Menderes hükûmetlerinde bakanlık yapmıştır.
Bir Millî Mücadele kahramanının torunu olan Çölaşan; bunun sevkiyle olsa gerek, yıllar önce Anıtkabir Komutanlığına giderek anne tarafından dedesi Refik Şevket İnce’nin kılıcını sergilenmek üzere Anıtkabir Müzesi’ne hediye etmek istemiştir.

Çölaşan, dedesinin kılıcının neyi sembolize ettiğini bal gibi bilmektedir.

Şimdi soruyoruz: Çölaşan’ın dedesinin kılıç artıkları kimlerdir? Mustafa Kemal Atatürk’le sırt sırta veren Alevi kardeşlerimiz midir? Millî Mücadelede çetelere katılmayan masum Ermeni ve Rum vatandaşlarımız mıdır?

Çölaşan, bazı kaynaklardan hazır yazılar eline tutuşturulan ve bu yazıların altına imza atarak kendisine aitmiş gibi yayımlayan hazırlopçu ve beleşçi bir gazeteci türüdür. Ancak şimdilerde haber ve bilgi kaynakları kurumuştur. Elinde doğru bilgi ve doküman olmadığı için de sık sık çuvallamakta, özellikle tarihî konularda büyük hatalara düşmektedir.

Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü açısından en hassas konulardan biri olan mezhep ayrımcılığını kaşıyan, kanatan; MHP’yi mezhep ayrımcılığı yapıyormuş gibi göstermeye gayret eden Emin Çölaşan’ı ve isimlerini belirtmeye değer bulmadığımız onun gibi bazı tahrikçileri şiddetle kınıyoruz.

Siyasi mülahazalarla MHP’yi kusurlu gösterip bunun üzerinden AKP’ye akıl hocalığı yapma gayretkeşliğine düşerken bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini kılıçla bölmeye çalışan Abdülkadir Selvi’yi ve medyadaki benzerlerini şiddetle lanetliyoruz.

Bilinmelidir ki MHP; etnik kökeni, dini, mezhebi ne olursa olsun; Türk milletinin bütün fertlerini bir bütün olarak görmektedir.

Türk milletinin sevgiyle, hoşgörüyle, insan haklarına azami riayetle su verdiği “çelikten egemenlik kılıcı”, dünya durdukça Türkiye’nin ufuklarında parlayacaktır.

Başından gülü, elinden de tahta kılıcı eksik etmeyen Gül Baba’nın ruhu; semalarımızda ilelebet seyran edecektir.

MHP var oldukça Türk milleti, emperyalizmin her türlü oyununu bozarak birlik ve bütünlüğünü korumaya devam edecektir.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.