SON DAKİKA
istanbul bayan escort escort mersin

BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ VE ÇİLELİ DAVASI

Bu haber 03 Nisan 2018 - 12:57 'de eklendi ve 1.510 kez görüntülendi.

1860 yıllarda Orta Anadolu’nun Kayseri Pınarbaşı İlçesi’nin Yukarı Köşkerli Köyünde yaşamakta olan Avşar Obalarından Koyunoğlu (Koyunoğlu ailesi, Oğuzların yirmi dört boyundan birisi olan Avşar boyuna mensup bir aileydir) ailesinin mensubu olan Arif Ağa, toprak kavgası nedeniyle Sultan Abdülaziz döneminde önce Silifke’ye sürgün edilmiştir. Arif ağa ve ailesi Silifke’de fazla kalmayıp, tekrar Pınarbaşı İlçesi’ne dönmüşler, ancak bu kez de Kıbrıs’a sürgün edilmişlerdir…

Alpaslan Türkeş, 25 Kasım 1917 yılında Kıbrıs’ın Lefkoşe Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade sokağının 13 numaralı mütevazi evde gözlerini dünyaya açar. Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanımın dünyaya gelen oğullarına Ali Arslan adını verirlerdir…

4 yıl 4 ay 4 günlükken; 1921 yılında Ali Arslan, annesi tarafından yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu’na (Sıbyan Mektebi) gönderilir…

Osmanlı Uleması olan Hoca Efendi’nin dizi dibine çöken ve Ali Arslan’ın ağzından çıkan ilk söz, euzü besmeledir…

Ardı sıra gelen ilkokul ve Rüştiye yılları ve her biri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asim Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla yetişmiş olan hocalarından dersler alır…

Onlar, Ona müfredatın yanı sıra Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i âli Osman bakiyesi hür ve müstakil Türkiye’nin yanı sıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler…

..ve Hocası Osman Zeki Bey, Ali Arslan’ın adını, “Senin adın Alparslan olsun ve Sultan Alpaslan’a denk bir yiğit Türk ol” diyerek değiştirir…

Küçük Alparslan’ın doğup, yetiştiği o yıllarda Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşilada’mızın tamamı İngiliz işgali altındadır…

..ve Türk’ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu daha çocukluk yıllarında düşünmeye başlar…

Ki, O her gece Türkiye’ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır…

Bir euzü besmele ile başlayan şuur, hocaları tarafından körüklenerek, dava ateşine dönmeye başlamıştır…

1933 yılına gelindiğinde, 16 yaşında olan Alparslan, işgal ve esaret altında yaşamaya dayanacak gücü kalmamıştır…

Babası Ahmet Hamdi Bey’i ile Annesi Fatma Zehra Hanım’ı ikna eder ve Türk’ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik yaşamadığı anavatanı Türkiye’ye geri dönerler…

Ailesi ile İstanbul’a yerleşen Alparslan’ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi’ne kayıt olmak olur…

Artık Alparslan yandan Askeri okul okurken, bir yandan da çocukken düşlediği ve yüreğini yakan Türklük, Türkçülük davasının peşindedir…

Ülkü devi Atsız Hoca ile tanışıp, onun ocağında pişmesiyle bambaşka bir boyuta taşınır…

Dünyaya gözünü işgalin altında açsa da, çocukluğunun bir kısmı esaret altında geçse de, gönlündeki dava uğruna çileli yılar daha yeni başlayacaktır…

Alparslan Türkeş, 1936 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar…

1938’de Harbiye’den mezun olur…

..ve Alparslan Türkeş, Türk Ordusu’nun genç bir teğmenidir ve artık O, Türk Milleti’nin emrindedir…

Takvimler 3 Mayıs 1944 gösterir…

Ankara’da (eski tabirle bir nümayiş) gösteri/yürüyüş vardır…

Türk’ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini hem dosta, hem de düşmana hep bir ağızdan meydan okunarak gösterileceği bir yürüyüşdür…

O gün Bozkurt soylular, komünizmle hiç alakası olmayan komünizme ve her türlü emperyalizme boyun eğmeyeceklerini, gafilliğe ve ihanete göz yummayacaklarını haykırırlar…

..ve işte o gün kendi öz vatanında, vatanına sahip çıkanlar, devrin dalkavuk iktidarının uyduruk iddiaları sonucu tutuklanıp, haklarında açılan “Türkçülük-Turancılık Davası” adı altında yargılama süreci başlar…

..ve Türklük, Türkçülük ve Turancılık davasını savunanlar, tabutluklara atılıp, işkencelere maruz kalırlar…

Türkiye’de Türk Milliyetçisi olmanın bedelini tarifi imkânsız çileler çekerek ödenmeye başlarlar…

Bu çileli yolda çile çekenlerden birisi de genç Üsteğmen Alparslan Türkeş’tir…

18 Mayıs 1944 tarihinde İsmet İnönü Türk milliyetçileri “vatan haini” olarak suçlar ve tebligat yayınlar…

13 Haziran 1944 tarihinde Tophane semtinde tutuklanıp askeri cezaevindeki hücreye kapatılır…

20 Ekim 1944’te kendisini “vatan hainliği” suçlamasıyla sorgulayan Savcıya, “Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnat edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanimi severim.” diye haykırır ve suçlamayı kabul etmez, fakat mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır. Bu süreçte bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 31 Mart 1947 yılında “Türkçülük-Turancılık Davası”ndan 2 nolu mahkemenin kararıyla beraat eder…

Bu, Alparslan Türkeş’in Türkçülüğü savunduğu ve Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır…

..ve sonda olmayacaktır…

“Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil”di ya…

O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakarmaksızın bir ömür çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir…

1947 yılında Alparslan Türkeş ve 15 Türk subayı, ABD Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıl süren bir eğitim görürler…

1951 yılında Kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi’nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur…

1955 yılında yurt dış görev için açılan sınavı kazanır ve ABD Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada Üniversitesinde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür…

1957 yılında Türkiye’ye döner…

1959 yılında Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gönderilir ve bu okulu da başarıyla bitirir…

..ve O artık bir Kurmay Albay’dır…

Fakat Türkiye’de bu süre zarfında iyiye yönelik hiçbir gelişme olmadığı gibi, ülke her gün daha kötüye gitmektedir…

Emperyalist dış güçlerin desteği ile beslenip, yıllarca örgütlenen ve memleketi kardeş kavgasına sürüklemek isteyenleri önlemek ve bazı reformları yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi ülke yönetimine el koyar…

El koyma kararını açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi; “İhtilâlin Kudretli Albayı” Alpaslan Türkeş’tir…

Kurmay Albay Alparslan Türkeş, ihtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet istatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.

Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960’ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve “Ondörtler” olarak bilinen arkadaşları ile birlikte Komite’nin diğer üyelerince emekliye sevk edilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp, yurtdışında görevlendirilmek suretiyle sürgün edilirler…

Alparslan Türkeş, 19 Kasım 1960 yılında Türkiye’nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir…

1961-1963 yılına kadar; 2,5 yıl yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş’in Türkiye’ye dönmesine müsaade edilmez…

Fakat her ne kadar Alpaslan Türkeş’in Türkiye’ye dönmesine müsaade edilmese de, işgal altında geçen çocukluğunda olduğu gibi, O’nun aklı hep vatanı Türkiye’deydi…

Sürgünde olduğu halde ülke menfaatini düşünerek Hindistan Delhi’den, “Milli Birlik Komitesi”nin Cumhurbaşkanı Orgeneral Cemal Gürsel’e, dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmemesi gerektiği hususunda, “Orgeneralim, Size asla yazmak niyetinde değildim. Fakat bugün memleketin yüksek menfaatleri bakımından bazı hususları dikkatinize sunulması zaruri oldu.” diyerek başlayan ve “Aksi halde millet ve tarih önünde sorumlu olacağınızı hatırlatırım. Saygılarımla.” diyerek biten o tarihi mektubu yazmıştır…

Alparslan Türkeş her ne kadar yurt dışında sürgünde olsa da, Türkiye’nin geleceği için fikri ve siyasi mücadelesine, Türkiye’de bulunan dava arkadaşları vasıtasıyla devam etmiştir…

İdamların yapılmasından bir ay sonra 15 Ekim 1961 yılında seçimler yapılmış ve İsmet İnönü Başbakan olmuştur…

Başını Kara Harp Okulu Komutanı olan Kurmay Albay Talat Aydemir’in çektiği bir grup askerin, “Henüz ihtilal amacına ulaşamadı. Askeri yönetim devam etmeli” düşüncesiyle hareket ettiği dönemde; 23 Mart 1963 yıllında Alparslan Türkeş sürgünden Türkiye’ye dönmüştür…

İsmet İnönü hükümetine karşı yapılmak istenen darbe girişiminde yer alması teklifi Alpaslan Türkeş’e de yapıldı, fakat 10 Nisan 1963 yılında “Artık her gün memlekette ihtilalcilik oynanmaz. Türkiye Suriye gibi her erken kalkanın darbe yapacağı bir ülke olamaz. Seçim yapılmıştır. Particilik faaliyettedir. Meclis çalışmaktadır. Bu durumda demokratik düzen içinde meşru siyasi faaliyetle hizmet çaresine bakmalıyız.” diyerek Talat Aydemir’in darbe teklifini Ankara Dikmen semtindeki meşhur Taşoçağı görüşmesinde reddeder…

Alparslan Türkeş’in amacı,  dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup parti kurmaktır ve “Huzur ve Yükseliş Derneği’nin kuruluş amacı da buna yöneliktir…

Lakin 21 Mayıs 1963 tarihinde “Talat Aydemir’in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiasıyla” Alparslan Türkeş tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevinde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder…

Türklük ve Türk Milliyetçiliği uğruna çile çekmeye devam eder, fakat bir adım geri atmaz…

31 Mart 1965’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katılır…

1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultay’ında Genel Başkanlığına seçilen Alparslan Türkeş, aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili seçilir…

18 Mart 1966 tarihinde “Ülkü Ocağı” adı altında Ülkü Ocaklarının gençlik teşkilatı kuruldu. 28 Şubat 1968 yılında bunu Genç Ülkücüler Teşkilatı’nın kurulması takip etti ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar…

8-9 Şubat 1969 tarihinde Adana Olağanüstü Büyük Kongresinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CHMP)’nin adı, Milliyetçi Hareket Partisi ((MHP), amblemi ise, Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Alpaslan Türkeş Adana milletvekili olarak seçilir…

31 Mart 1975 -13 Haziran 1977 tarihleri ile 1 Ağustos – 31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar…

Çocuklu yıllarında düşlediği gibi, gerek Türkiye’de yaşayan Türkleri gerekse de Türkiye dışında yaşayan Türk soydaşlarımız Türk Milliyetçiliği etrafında birleştirmek için verdiği Türklük mücadelesi ve Turan ülküsü ile bütün Türklerin yeniden birliğini sağlayıp, bir bayrak altında toplamak için verdiği eşsiz mücadele nedeniyle Türk dünyası O’na, Başbuğ Türkeş adını vermiştir…

Artık O, sadece Alparslan Türkeş’in değil, Türk dünyasının Başbuğu, Başbuğ Alparslan Türkeş’tir…

Siyaset yapmakla, bir dava ortaya koyup onun üzerinden siyaset yapmak çok farklı bir şeydir…

Sıradan siyasetten ziyade, ülke menfaatinin koşulsuz her zaman önde olduğu dava söz konusu olduğunda resmiyete olmadığı halde görev addedip devletin geleceğini sağlamak için gerekeni yapmak gerekiyordu…

Öncesi olmakla birlikte, özellikle 1968 yılından itibaren Marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu haline getirerek “Komünist Devrim” için üs haline koyarlar…

..ve Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin’in Stalin’in Mao’nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur…

Ülke öyle bir noktaya gelmiştir ki; Komünist yeraltı örgütleri “şehir gerillası”, “kır gerillası” gibi isimler altında savunma güçleri oluşturulmuştur…

..ve Okullarda kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar…

Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş, toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmaya ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır…

Başbuğ Alpaslan Türkeş’in sürgüne gönderildiği yıllarda, yurtdışında yazmaya başladığı Türk Milliyetçiğinin temelini oluşturan “Dokuz Işık” prensipleri, ülkenin vahim noktaya gidişatı nedeniyle uygulamaya konarak, Türk milliyetçisi gençlerin örgütlenmesini sağlar…

Başka bir deyişle; yazı olarak bulunan “Doktriner Türk Milliyetçiliği” safhası ülke çıkarı için belki de zamanından önce fiilen uygulamaya başlar…

Ki, bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları; özellikle de Komünist örgütler, kendilerine karşı çıkıp, mücadele eden Ülkücü Hareket’e karşı savaş ilan etmiştir…

Ülkücü Hareketin vatan savunması için Komünist teröristlerle girdiği mücadele sonucu; İlk ülkücü şehit Ruhi Kılıçkıran’ın şahadet şerbetini içtiği 4 Ocak 1968’den, 12 Eylül 1980’e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit vermiştir…

O yıllar, Başbuğ Alparslan Türkeş’in, “Evlatlarım“ dediği Ülkücü-Türk Milliyetçisi gençleri kendi eliyle kara toprağa verdiği yıllardır…

Gelişen olaylar karşında devletti yönetenler aciz iken, devletin emrinde olan güvenlik güçleri ise, yönetime geçici el koyup, ülkede güvenlik ve huzur sağlamak yerine, ihtilalin şartlarının “olgunlaşması”; daha fazla kanın akmasını bekliyordu…

..ve aynen istedikleri gibi olmuştur…

12 Eylül 1980 sabahı şartlar yeterince “olgunlaşmış” olacak ki; “olgunlaşan şartların neticesinde” ihtilâl yaparlar…

Dava için çile çekmek dedik ya…

Bu ilk, fakat son değil dedik ya…

Başbuğ Alparslan Türkeş, Türkiye’nin dış güçlerin emellerine kurban edilmemesi için mücadele verirken, bir anda kendini Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarında bulur…

12 Eylül’den üç gün sonra teslim olan Başbuğ Alparslan Türkeş, Cunta tarafından tutuklanır ve önce 1 ay Uzunada’da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu’nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi’nde 4,5 yıl hapis yatar…

O ve 218 Ülkücünün idamı istenir, 9 Nisan 1985’de tahliye olur ve beraat eder…

Başbuğ Alparslan Türkeş için 1978-1980 yılları birçoğunu bizzat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının Komünist çeteler tarafından katledildiğini bizzat gördüğü ve her şeye rağmen kaybetmediği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır…

12 Eylül 1980 askeri darbesi ile darbeciler tarafından siyasetçilere konan “siyaset yapma yasağı”, 6 Eylül 1987 yalında yapılan referandum sonucu kalkar ve Başbuğ Alparslan Türkeş, Milli Ülküyü iktidar yapmak ve davayı kitlelere anlatmak için yeniden meydanlara inerek, milletine gider…

4 Ekim 1987 tarihinde Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkanlığa seçilir…

20 Ekim 1991 tarihinde Genel seçimlerde MÇP’nin, RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir…

..ve Türkün Başbuğu son kez TBMM’dedir…

Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi veren Başbuğ Alpaslan Türkeş’tir…

27 Aralık 1992 tarihinde 12 Eylül 1980 darbesi ile kapatılan partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP’nin son kurultay delegeleri, MHP’nin isim ve amblemini MÇP’nin kullanabilmesine karar verirler…

24 Ocak 1992 tarihinde MÇP’nin 4. Olağanüstü kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal olarak değiştirirler…

Tarih 1997’nin 4 Nisan’ını gösterdiğinde, Türk Dünyasının Son Başbuğu, Başbuğ Alparslan Türkeş Hak’ka yürür…

*

Öncelikle, Başbuğumuz Alparslan Türkeş Beyi vefatının 21. Yılında rahmet, minnet ve dua ile anıyorum.

Ruhu şad, mekanı cennet olsun…

“Dava” diyorsunuz ya…

Sizin “dava”dan/mücadeleden ne anladığınızı, daha doğrusu hiçbir şey anlamadığınız rahmetli Başbuğumuz Başbuğ Alparslan Türkeş, “Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun, siyasi kazanç mücadelesi değil ahlak ve fazilet mücadelesidir.” diyerek anlatıyor…

Çünkü davada kişisel çıkar yoktur…

İstediği olmayınca dava arkadaşlarını yarı yolda bırakmak yoktur…

Davada satmakta yoktur…

Başbuğumuzun tarifi imkânsız çileler çekerek kurduğu MHP’ne kişisel çıkarlar nedeniyle ihanet ederek gittikten sonra, “Biz Türkeşçiyiz” deseniz buna kim inanır?

Sizlerde ahlak ve fazilet olsaydı, davasına ihanet ettiğiniz rahmetli Başbuğumuzun adını, ihanetiniz sonrası ağzınıza bile almaktan utanırdınız!..

MHP’ni siz sadece siyaset yapan bir parti olarak görmüş olmalısınız ki; siyasi çıkarınızın mücadelesi verdiniz…

İsteğiniz olmayınca, her zaman yaptığınız gibi, yine soluğu başka patilerin kapısında aldınız…

..ve siz bilir misiniz?

“Sadakatin bittiği yerde, ihanetin başladığını”!..

Ülkücülüğün çilesini çekmiş ve yazmış; rahmet ve dua ile andığım Galip Erdem ağabeyimizin “Ağrı Dağı Teorisi” olarak bilinen bir sözü vardır; “Bizler davayı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk. Bin zahmet ve emekle, acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye vardığımızda sevincimiz sonsuzdu. Ama küçük(!) bir noksanımız olduğunu fark ettik. Davayı dağın eteklerinde unutmuştuk. Meğer biz davayı değil, kendimizi zirveye çıkarmışız.”

Rahmetli Galip Erdem ağabeyimizin sözü gayet nettir ki, ayrıca bir açıklamaya gerek yoktur ki, zaten kişisel çıkarını, “davam” dediğinden önde tutan, başka bir deyişle davasını satan anlayacaktır Galip Erdem ağabeyimizin anlatmak istediğini…

İkbal ve siyasi çıkarınız için siyaset yapacak siyasi parti arıyor iseniz, tercihiniz MHP değil, başka partiler olmalıdır…

Dava adamı olmayıp, kişisel çıkar için herkese müsait olmanız, “Kimse gömleğini çıkarmadan gelsin. Gelen herkese kapımız açık” söyleminizden net bir şekilde anlaşılmaktadır…

MHP için -sizin tabiriniz ile- “gömlek” önemlidir…

Ki, MHP’nin birilerine şirin görünmek, onlardan oy alabilmek, onları oy potansiyeli olarak görmek gibi bir siyaset tarzı ve düşüncesi yoktur, olmayacaktır…

Ki, MHP böyle düşündüğü ve bu düşüncesini siyasete birebir yansıttığı için yarım asırlık bir davadır…

İhanet edenlere ve davayı satanlara MHP’de yer yoktur…

Bir kere davasını satan, her defasında satar…

..ve bu rahmetli başbuğumuz zamanında da böyle olmuştur…

O’nun zamanında, O’nu satanların soyundan gelenler, bugün davasını satmıştır…

Rahmetli Başbuğumuzun hayatını kısa bir anlatımla okudunuz/biliyorsunuz…

“MHP” demek, Başbuğ Alparslan Türkeş demektir!

“Ülkücülük” demek, MHP demektir!

Ki, “Ülkücü MHP olur. MHP’de olmayan ülkücü değildir.” diyen rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’tir…

Siyaset yapacaksanız, “adam” gibi siyaset yapın!

Yolunuz çizdiniz ise, gidişiniz olsun da, geri dönüşümüz olmasın…

Ki, olmayacaktır da…

Solcu ile solcu, komünist ile komünist, sağcı ile sağcı olup, nabza göre şerbet vermekle siyaset yapabilirsiniz, fakat dava ve/veya dava adamı olamazsınız!..

Onun için gömleğin sizin için önemi yoktur, fakat MHP için “gömleğin” önemi büyüktür…

MHP’nin kuruluşundan itibaren Türk siyaseti, Türklük ve Türk Milliyetçiliği için ortaya koyduğu bir duruşu vardır…

Her zaman ifade ettiğim gibi; ‘MHP sadece bir siyasi parti değildir ve MHP sadece siyaset yapmaz. Yeri gelir oyun kurar, yeri gelir oyunları bozar! Fakat hepsini Türk milleti ve Türk vatanı için yapar’

Siyasi ikballere açılan kapı değildir MHP!..

Bu vatanının en icra köşesinde; her ne olursa olsun sadece bu davayı savunmaya devam eden bir genç/gençler ile “Ben bu dava için şunu yaptım. Ben bu dava için bu yaptım. Ben bu dava için hapis yattım. Ben söyle ülkücüyüm. Ben böyle ülkücüyüm” diye övünen, ama davayı satan sizi kıyasladığımız da, O genç/gençler daha değerlidir!..

Sizden vazgeçilir de, işte o gençten/gençlerden vazgeçilmez!..

Biliyoruz ki; MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin kişilik ve siyasi hayatının çizgisi olan ve MHP’nin geniş görüşlü siyasi çizgisi haline de gelen, “Önce Ülkem ve Milletim, Sonra Partim ve Ben” düşüncesiyle ortaya koyduğu tavır ve yaptırımlar, dün olduğu gibi bugün de sorunuza gitmektedir…

Kimin zoruna giderse gitsin, kimin/kimlerin oyunları bozulsa bozulsun, MHP tarihin kendisine yüklediği kutsal görevi, yarım asırlık dönemde yerine getirmiş ve getirmeye devam edecektir…

Ki, “İt Ürür, Kervan Yürür”müş…

Boşuna hayal kurmayın!

“MHP biterse, biz çıkarız”, başka bir deyişle; “MHP’nin bitmesi üzerine” plan yapmayın!

Sayın Devlet Bahçeli’nin ifade ettiği gibi, “İMANLA YAPILAN, İHANETLE ASLA YIKILMAZ”

Siz bitersiniz, biz bunu görürüz de, MHP’nin bittiğini görmek size asla nasip olmaz…

Cengiz KORKMAZ

 

Cengiz Korkmazcengiz@asikurtlar.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.