SON DAKİKA

Söz Konusu Olan Vatanın

Gündem Yazıları

BİZİM BRÜTÜS

KÖŞE YAZILARI

Balkanlarda Gezerken

Bu haber 07 Kasım 2014 - 6:00 'de eklendi ve 18 kez görüntülendi.

Mesaj bu defa Araştırma ve Kültür Vakfı’nın İstanbul’daki merkezinden gelmişti ve 19 Nisan 2014 günü saat 00.00’da başlayıp 24 Nisan akşamı bitecek olan bir Balkan turuna davet ediliyorduk. Tur programına göre Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Bulgaristan ülkelerinde önemli yerler ziyaret edilecekti. Tabii bu, pek çok tur şirketinin düzenlediği gibi turizm amaçlı bir organizasyon değil, kültür gezisi idi. Zaten böyle bir seyahat için fırsat kolladığım için hemen kabul ettim. Kırk dört yol arkadaşı olarak 18 Nisan’ı 19 Nisan’a bağlayan gece İstanbul Fatih’teki İtfaiye Garajı yanında otobüsümüze binip hareket ettik.

Otobüs içindeki tanışma faslından sonra o yollardan defalarca gidip geldikleri için tabir yerinde ise suyolu yapmış olan kaptanlarımıza güvenerek derin bir uykuya daldık ve gözümüzü Yunanistan sınırındaki İpsala’da açıverdik. Neyse ki, gerek Türkiye’den çıkışta, gerekse Yunanistan’a girişte fazla bekletilmeden yolumuza devam ettik. Programlandığı gibi Sabah Namazı vakti Gümülcine’deyiz. Kendi ülkemizde minare görmek belki bizi o kadar heyecanlandırmıyor ama sınırdan dışarı çıkıldığı anda bir dost, bir arkadaş olarak karşımıza çıkıverince rahatlayıp huzur buluyoruz. Gümülcine’deki Yeni ve Eski camilerin minarelerini görünce de öyle oldu.

İstanbul’un fethinden 110 yıl kadar önce Gazi Evrenos Bey’in hatırası olarak fethedilen bu eski vatan toprağındaki mahalle adları da zaten her şeyi anlatıyor:

Harmanlık, Kırmahalle, Mastanlı, Yenimahalle, Yenicemahalle, Çayüstü, Serdarmahalle, Tabakhane Mahallesi (Tabağna), Hamam Mahallesi, Kumara, Kozluköy Mahallesi, Poşpoş, Mahallesi, Yarımçınar, Bağlar Mahallesi, Alankuyu, Arifhane Mahallesi, Şehreküstü Mahallesi…

2,5 saatlik bir yolculuktan sonra Selaniğe ulaşacağımızı öğrenerek hareket ettik. Alabildiğine geniş ve verimli olduğu anlaşılan bir ovanın içinden geçiyoruz. Sağ tarafımızda uzakta Rodop Dağları yükseliyor. Ekili tarlalar içinde yer yer güneş panelleri sıralanıyor. Bir yıl önceki Orta Avrupa seyahatimiz sırasında hemen her yerde elektrik enerjisi üreten rüzgârgüllerini görüp bizde niye yaygın olarak kullanılmadığına hayıflanmıştık, burada da güneş panelleri aynı duyguları yaşattı.

Atalarımızın beş yüz kusur sene hükmettiği topraklardan geçerken hüzünlenmemek elde değil. O arada çiselemeye başlayan yağmur da sanki hüznümüzü paylaşıyor ve bizden ayrıldığı için mahzun olduğuna inandığımız toprakları ıslatıyor.

Artık kahvaltı zamanı gelmişti. Gümülcine ile Kavala arasında bulunan Anastasia isimli dinlenme tesisinde mola veriyoruz. Türkçe konuşan iki Rum bayanın hazırladıkları kahvaltı tabaklarını gördükten ve tattıktan sonra aklımdan geçen muzipliği hemen not ettim: “Yunanistan derhal AB’den çıkarılmalı!”

Sebep mi?

Bir yıl önce Avrupa ülkelerine yaptığımız seyahat sırasında o dört yıldızlı otellerde hiç rastlamadığımız nefislikte beyaz peynir, salatalık, domates, yumurta ve zeytin! Evet, evet, Avrupa ülkelerinde hiç rastlamadığımız zeytin vardı… Üstüne üstlük bir de tıpkı bizdeki gibi demleme çay! Böyle Avrupa Birliği üyesi ülke olur mu hiç?

Bu güzel kahvaltıdan sonra yolumuz Mısır Hidivi Mehmet Ali Paşa’nın memleketi Kavala’dan geçiyor ve kısa bir mola veriyoruz. Onun adının bir sokakta yaşatıldığını öğrenmek bizi sevindiriyor. Kavala’da bulunan Halil Bey Camii’nin kapalı olması, Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur veziri Pargalı İbrahim Paşa’nın yaptırdığı caminin ise Kilise olarak kullanılıyor olması ve Yunanlı çocukların orada şarapla yıkanarak vaftiz edildiklerini öğrenmek üzüntü veriyor ama gördüğümüz manzara bir anda bize İstanbul’u hatırlatıyor. Tıpkı Saraçhane Başı’ndaki su kemerlerinin kopyası ile karşı karşıyayız. Bu kemerler, Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Kavala’nın su ihtiyacını karşılamak için yaptırılmış.

balkanlar1

Selaniğe doğru yolculuğumuz devam ediyor ve artık dağlık yerlerden, virajlı yollardan geçiyoruz. Yol boyunca belli aralıklarla küçük/minyatür kiliseler görüyoruz. Rehberimiz bu kiliselerin kaza ihtimaline dikkat çekmek amacı ile yapıldığını söyledi.

Ve saat 10.30 sıralarında, 1430 yılında 2. Murat tarafından vatan topraklarına katılan Selanik’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu diyardayız. Akasyalar çiçek açmış ve Selanik bizi bembeyaz bir güzellikle karşılıyor. Hava bir kapanıp bir açıyor, arada bir yağmur çiseliyor. Havanın bu kasvetli halinden midir bilmem ama içimde bir burukluk var. Derken aklıma Ömer Seyfettin’in, konusu Selanik’te geçen Primo Türk Çocuğu isimli hikâyesi düşüyor…

Anası İtalyan, babası Türk olan Primo Balkan Savaşı yıllarında henüz ilkokul çağında bir çocuktur ve ailesiyle birlikte Selanik’te yaşamaktadır. Bir kelime bile Türkçe bilmezken olaylar onu Türklük şuuruyla yoğurmaya başlamış, babasından ayrılıp kendisini İtalya’ya götürmek isteyen annesini reddederek Selanik’te kalır. Düşmanların, beş yüz yıllık Türk yurdunu beş gün içinde ve hiç karşı konulmadan almalarını içine sindiremiyor, küçücük bedeni ama Turan ülküsüyle çarpmaya başlayan yüreği ile bir şeyler yapmak ister. Zaten İtalyanlara ait olan Primo adını da terk etmiş, kendisine Oğuz adını uygun bulmuştur.

Bilmem işte, şimdi Ömer Seyfettin’in “Primo Türk Çocuğu” adlı hikâyesinin geçtiği Selanik’te dolaşırken akılma o yiğit çocuk düştü ve ardından aynı topraklarda doğan Mustafa Kemal’i düşündüm. İşte şimdi O’nun doğduğu eve doğru yürüyorduk.

Girişteki mermer levha üzerinde şu yazıyı okuyoruz: “Türk Milleti’nin büyük müceddidi ve Balkan İttihadı’nın müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir.

İşbu levha Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu yıldönümü münasebetiyle konulmuştur. Selanik, 29 Birinciteşrin 1933”

balkanlar2

Atatürk’ün doğduğu ev ve aynı avluda yer alan Türk Konsolosluğu’nun gündüzleri bir, geceleri iki otobüs dolusu polisle korunduğunu söylediler ama biz polisleri görmedik. Evin içinde Atatürk ve ailesine ait bazı eşyalar, kendisi ile ilgili bilgiler veren tablolarla resimler var. Hemen öndeki caddede bulunan Selanik Türk Gençlik Derneği ise kapalı duruyor.

Kale’ye çıkarak Selaniği panoramik olarak seyredip fotoğraf çektikten sonra öğle yemeği için belirlenen lokantaya gidiyoruz. Evliya Çelebi’nin 90 cami olduğunu haber verdiği bu şehirde bir tek minare bile görememek bizi üzüyor. Hepsi ortadan kaldırılmış ya da başka amaçlarla kullanılır olmuş. Caddelerden geçerken dikkatimizi çeken bir şey var: Apartmanların, evlerin altında bulunan küçük çaplı akaryakıt istasyonları! Evet evet yanlış okumadınız; 30 – 40 metrekarelik dükkanlarda ve 5 – 10 katlı apartmanların, bazen de bir – iki katlı evlerin altında benzin ve mazot pompaları… Türkiye’mizde böyle bir ilkelliğin olmasını düşünebiliyor musunuz?

Gümülcine’den sonraki kahvaltıdan memnuniyetimi belirtmek için AB ülkelerine muzipçe bir atıfta bulunmuştum ya, burada teknik olarak sitem ve şikâyetlerimi iletiyorum. Bin bir dereden su getirtilmesine rağmen Türkiye hâlâ AB’ye kabul edilmezken bu ilkelliğe ve uygulanan çifte standarda ne demeli?

balkanlar3

Sahilde, Tarih boyunca çeşitli adlarla anılan ama Balkan Savaşları sonunda elimizden çıktıktan sonra Yunanlılar tarafından beyaza boyandığı için artık Beyaz Kule olarak nam salan kulenin yanına gidiyor ve yine hüzünleniyoruz. Eski bir Bizans kulesi olarak yapılan, Makedon milliyetçileri tarafından “Milli Anıt” olarak adlandırılan bu kule zamanla tahrip olup yıkılmış ve Türk’ün eli değdikten sonra gördüğümüz hale gelmiş, yüzyıllardan beri de dimdik ayakta duruyor. Rey’deki Tuğrul Burcu ile İstanbul’daki Anadolu ve Rumeli hisarlarının burçlarına benzerliği dikkate alınırsa zaten bizim eserimiz olduğu anlaşılacaktır. Heyhat ki heyhat, şimdi o kulenin burcunda Türk değil Yunan bayrağı dalgalanıyor!

Selanik’teki lokantada yemek yerken, önceden tembihlendiğini bilmemize rağmen tereddütlerimizi hisseden garsonların, “domuz yok, domuz yok” ifadelerine tebessüm ederek karnımızı doyuruyoruz ama içimde bir hüzün var. Aklıma, “Çalın Davulları Çaydan Aşağya” isimli Selanik Türküsü düşüyor ve tekrar edip duruyorum:

“Selanik Selanik viran olasın
Taşını toprağnı seller alasın
Sen de benim gibi yarsız kalasın…”

Bu duygularla Selanik’ten ayrıldıktan sonra aynı gün saat 17.40’ta Makedonya sınırına ulaştık. Bu ülkedeki ilk durağımız Manastır olacak. Sınırı geçerken gözümüze ilk çarpan yapının bir minare olması ne güzel!

Manastır, başta Resneli Niyazi olmak üzere pek çok ittihatçının çıktığı şehir. Ankara – İstanbul telgraf hattını kuran Manastırlı Hamdi Bey de oralı. Atatürk’ün okuduğu Askeri İdadi korunmuş ama şehirdeki Türk izleri büyük ölçüde silinmiş. Önce, giriş kapısının üstünde Osmanlıca “İdadi” yazısı hala durmakta olan binaya girip resim çekiyor, sonra da hemen yan tarafta bulunan ve “Elveda Rumeli” dizisinde Kaymakamlık binası olarak kullanılan yapının yanından geçerek 400 metre kadar ilerideki meydanın çevresinde bulunan Yeni Cami, İshakiye Camii ve Saat kulesi gibi ecdat eserlerine doğru yürüyoruz. Balkanlardaki en büyük cami olduğu söylenen ve 1502 yılında 2. Bayezıd döneminde yapılan İshak Çelebi Camii TİKA tarafından restore edilmekte olduğu için içine giremiyoruz. İstanbul ve başka yerlerde pek çok restorasyon işinde bulunan Mustafa Kalfadan bilgiler alıp ayrılıyoruz. Osmanlı saat kulesinin tepesine kondurulan haç bizi hüzünlendiriyor.

Seyahatimiz Paskalya Bayramı’na denk geldiği için çarşı büyük ölçüde kapalı ve alışveriş imkânı yok. Zaten -Paskalya sürprizinden habersiz- alışverişi hep Üsküp’e, Yahya Kemal’in şehrine bıraktığımız için aldırmıyoruz. Manastırda yenen akşam yemeğinden sonra hemen her yıl düzenlenen Şiir Akşamları ve başka sanat faaliyetleriyle ünlü Struga’ya doğru yol alıyoruz.

20 Nisan 2014 Pazar

Ankara’dan İstanbul’a, oradan da Yunanistan üzerinden Makedonya’ya uzanan otobüs yolculuğu ve bir de gün boyu yapılan geziler, ziyaretler bizi oldukça yormuştu. Otele yerleşip derin bir uykuya daldık ki o biçim!.. O güzelim Ohrid Gölü kenarında konaklamış olduğumuzu bile ancak sabah kahvaltısına inince fark edebildik. Otelimiz’in, Yugoslavya döneminde Mareşal Tito tarafından yaptırılmış olduğunu da bu arada öğreniyoruz.

Otelin hemen yan tarafında, Ohrid Gölü’nden çıkan ve otelimize de adını veren Drim Nehri var. Nehirler genelde deniz ya da göllere doğru akarken burada tersine akan bir ırmak var ve çıkış yeri de hemen oracıkta. Güzel bir seyir zevki var. Otelin önündeki caddenin karşı tarafında küçük bir cami var ve okunan ezan sesleri odamıza doluyor.

Otobüsle Struga’dan göle adını veren Ohrid şehrine hareket ediyoruz. Orada bir tekne gezisi yapacak, ecdad yadigârlarını ziyaret edip öğle yemeği yiyeceğiz.

balkanlar4

* * *

Ohrid’de ilk dikkatimizi çeken ve şehrin meydanına da adını veren 1100 yıllık olduğu söylenen bir çınar ağacı oluyor. Ağaç o kadar yaşlanmış ki artık ihtiyarların kullandığı bastonlar misali desteklerle ayakta durabiliyor. Buna rağmen hayata tutunmuş ve Nisan ayında taze yapraklarını çıkarmıştı. Meydanın hemen yakınlarında bulunan kahvelerde demleme çay ve Türk kahvesi içerken güzel bir ezan sesi geliyor ve bu sesin geldiği Zeynel Abidin Paşa Tekke ve Camii’ne doğru yöneliyoruz. Meğer o güzel ezanı okuyan Türkiye’den görevli olarak gelen İmam İsmail Durna imiş. İsmail Hoca, 6 yıldır orada görev yaptığını ve bölgede Türkiye’den gelen 20 din görevlisi bulunduğunu söyledi. Ohrid’de bir de Ali Paşa Camii var.

UNESCO tarafından koruma altına alınan Ohrid şehri ve gölü gerçekten görülmeye değer. Yaptığımız tekne gezintisi bütün yorgunluğumuzu üzerimizden alıp götürdü. Gerek Ohrid Gölü’nde, gerek bu gölden çıkıp akan Drin Nehri’nde ne bir pet şişe, ne kâğıt, ne de herhangi bir çöp! İmrenmemek, gıpta etmemek elde değil… Karşıda bulunan Galiçita dağları ve Arnavutluk tarafları karla kaplı. Bu arada tekne ile Mareşal Tito’nun göl kıyısında bulunan köşkünün yakınlarından da geçiyoruz. Köşk şimdi yine Cumhurbaşkanı tarafından kullanılıyormuş.

Ohrid Gölü’nün hemen önündeki meydanda daha önce ecdadımızın yaptırdığı Hacı Kasım Camii varmış. Ne yazık ki o cami kaldırılıp yerine Kril Alfabesi’nin mucidi’nin heykeli dikilmiş ve Meydanı adı da Aziz Kliment Meydanı olarak değiştirilmiş. Haliyle bu gezide sevinçle hüznü, kederi bir arada yaşıyoruz.

Göl kıyısında olunca ve o gölde de alabalık çıkınca tur organizatörlerimiz bize nefis bir balık ziyafeti çekiyorlar. Gölden Çınar Meydanı’na uzanan güzel ve bakımlı yolun her iki tarafı çarşı – pazar… Verilen serbest zamanda vitrinlere bakıp dükkânlara giriyoruz ve herkes bir şeyler alıyor. Ohrid bir göl kenti, inci ise bir okyanus ürünü olmasına rağmen Ohrid incisinin meşhur olduğu söyleniyor.

Akşamüstü Struga’daki otelimize dönüyor ve gölden çıkıp giden Drin Nehri çevresinde tur attıktan sonra hemen yakınlardaki lokantada akşam yemeğini yiyor, ardından istirahata çekiliyoruz.

balkanlar5

21 Nisan 2014, Pazartesi

Oteldeki sabah kahvaltısının ardından Struga’dan ayrılıp Üsküb’e, Yahya Kemal Beyatlı’nın şehrine doğru hareket ettik. Otelden ayrıldıktan kısa bir süre sonra solumuzda geniş bir avlu içinde güzel bir okul binası görüyoruz. Tabelasında, “Yahya Kemal Koleji” yazısını görünce Yahya Kemal’i görmüş gibi seviniyor, Türkiye’deki politik gelişmelerin yansıması olarak Makedon hükümeti tarafından bu okulların denkliğinin kaldırıldığı ve dolayısıyla kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı bilgisini alıp üzülüyoruz. Sonra da –nelerle karşılaşacağımızı bilmeden- Üsküp’ü bir an önce görebilmenin heyecanını duyarak yola devam ediyoruz.

İlerde Şar Dağları bembeyaz örtü ile kaplanmış. Bu yıl Ankara’da adeta kara hasret kaldığımız için Nisan sonlarında Balkanlarda karşılaştığımız bu beyaz güzellik karşısında tebessüm ediyor, kısa bir mola verip karda yürüyor ve birbirimize kartopları atıp şakalaşıyoruz. Az sonra Vardar Nehri’nin doğduğu Gostivar şehrinden ve Belediye Başkanı’nın Müslüman olduğu bilgisini aldığımız Kırçova bölgesinden geçerek Kalkandelen’e ulaşacağız. Gostivar’da geçerli resmi dillerden biri de Türkçe. Şehrin girişinde büyükçe bir Müslüman Mezarlığı yer alıyor.

Şimdi önümüzde o güzelim Vardar Ovası var ve otobüsümüzde türküsü yankılanıyor:

“Mayadağ’dan kalkan sazlar
Al topuklu beyaz kızlar
Yârimin yüreği sızlar
Eylenemem aldanamam
Ben bu yerlerde duramam

Vardar ovası Vardar ovası
Kazanamadım sıla parası

Mayadağ’ın yıldızıyım
Ben annemin bir kızıyım
Efendimin sağ gözüyüm
Eylenemem aldanamam
Ben bu yerlerde duramam

Vardar ovası Vardar ovası
Kazanamadım sıla parası”

Bir coğrafya parçasının yurt olabilmesinin şartlarından biri de orada yaşayan toplulukların bir kültür oluşturabilmesi, folklorlarını, gelenek ve göreneklerini canlı tutabilmeleridir. Müzik dağarcığımıza “Rumeli Türküleri” olarak giren bu ve benzeri türküler, asırlarca Balkanlarda yaşayan ve yaşamaya devam eden soydaşlarımızın aşklarını, sevdalarını, dertlerini ve topraklarına bağlılıklarını yansıtan belgelerdir ve adeta oraları yurt tutuşlarının tapu senetleridir. Şar Dağları’nın bir bölümü olan Mayadağ’dan ayrılıp o mümbit Vardar Ovası’nı boydan boya geçiyor ve Kalkandelen’e ulaşıyoruz.

Kalkandelen’de Harabati Baba Tekkesi ve Alaca Camii’ni ziyaret ettik. Bu şehir yaklaşık iki yüzbin nüfuslu ve yüzde doksan beşi Müslüman. Harabati Tekkesi, “Sersem Ali Tekkesi” diye de anılıyor. Banisi, Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk hanımı Mahi Devran Sultan’ın kardeşi Server Ali Baba.

Tekkenin kurucusu olan Server Ali Baba, Kalkandelen’e gelmeden önce Bektaşilik’te “Dedebabalık” makamını kuran ve 1520’de ilk Dedebaba olarak Hacıbektaş’taki dergâhta bu posta oturan kişi imiş. Mahidevran Sultan’ın ağabeyi olması nedeniyle Osmanlı sarayı ile yakın ilişki içinde bulunmuş, Hacı Bektaş Dergâhına yerleşmeden önce devlet kademesinde Beylerbeyi rütbesine kadar yükselmiş. Rivayet edilir ki, Ali Baba gördüğü bir rüya üzerine devlet işlerini bırakıp Hacı Bektaş Veli dergâhında dinî hayata geçmek için padişahtan izin ister. Bu duruma şaşıran Sultan Süleyman “Sen sersem mi oldun ki Vezirliği bırakıp orada Dervişlik yapacaksın?” deyince “Kabûlümdür Sultânım, varsın bana Sersem Ali desinler.” diye cevap vermiş ve padişah da izin vermiş.

Biz Tekke’nin şimdiki Dede’si Abdülmuttalip’i ziyaret ettik. Yalnız, Türkiye’de de rahatsızlık duyduğumuz bir konu ile orada da karşılaştık. Müslümanlar gruplara, cemaatlere ayrılıyor ve öyle olunca da huzur bozuluyor, çekememezlikler baş gösteriyor!

Sersem Ali Tekkesi’nden ayrılıp Alaca Camii diye de anılan Abdurrahman Paşa Camii’ne geçiyoruz. Ecdadımızın 14. Asırda, 1438 yılında yaptırdığı bu Cami Kalkandelen’in içinde, ana yol kenarında bulunuyor. Dışı ve içi oldukça süslü. O dönemde camiler genellikle beylerin, paşaların desteği ile yapılırken Alaca Camii, mezarları cami avlusunda bulunan Meymune ve Hurşide isimli iki kız kardeşin maddi destekleri ile yapılmış, 1833 yılında ise Kosova Valisi Recep Paşa’nın oğlu Abdurrahman Paşa tarafından büyük bir onarımdan geçirildiği için onun adıyla anılır olmuş.

Kalkandelen’de yediğimiz öğle yemeğinin ardından Üsküb’e hareket ettik. Yaklaşık 45 kilometrelik bir yolumuz var ve Cennet misal yeşillikler arasında yer alan bir otobanda yolculuk yapıyoruz. Güzergâhta sağlı sollu yer alan yerleşim yerlerinde bulunan minareler, camiler sanki Anadolu’muzun herhangi bir köşesinde yolculuk yaptığımız hissini veriyor.

Saat 16.00 ve Üsküp’te, Yahya Kemal Beyatlı’nın doğduğu, sık sık hasretini dile getirip adına şiirler yazdığı o güzel şehirdeyiz:

“Üsküp ki Yıldırım Bayazıd Han diyârıdır
Evlâd-ı Fâtihân’a onun yâdigârıdır.

Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi o;
Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyle biz’di o.

Üsküp ki Şar-dağ’ında devâmıydı Bursa’nın
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.

Üç şanlı harbin arş’a asılmış silâhları
Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları.

Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa,
Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.

İsâ Bey’in fetihte açılmış mezarlığı
Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı.

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin
Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için.

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

Bu şiiri okuyup da duygulanmamak elde değil. Ben Balkan gezisine en çok Üsküb’ü görmek, Yahya Kemal’in ifadesiyle o şehirden olmasak bile onun bizde olduğunu bilmek, özümsemek, yaşamak için gitmiştim. Ama o beyit yok mu o beyit?

“Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin
Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için…”

Evet, Üsküp’te ben de onu duydum için için! Çünkü 19 Ocak 1392 tarihinde yani İstanbul’un fethinden tam 61 yıl önce Türk topraklarına katılan ve daha sonra yapılacak Avrupa fetihlerine merkez üssü olan bu güzel ve özel şehrin bizden madden olduğu gibi manen de koparılması için neler yapıldığını bu gözler gördü. Elbette Selanik kadar değil; hala bizden izler taşıyor. Yalnız, gezi boyunca bize rehberlik eden Hüseyin Bey kardeşimizin ifade ettiği gibi, “Makedonların yiyecek ekmekleri yok ama Üsküp’teki Türk izlerini silmek için ellerinden geleni yapıyorlar.” Özellikle şehri ikiye ayıran Vardar Nehri üzerine Fatih Sultan Mehmet Han zamanında yapılıp Üsküb’ün iki yakasını birbirine bağlayan Taş Köprü ya da Fatih Köprüsü’nü gölgeleyebilmek için hiçbir masraftan kaçınmamışlar! Başkent Üsküb’e ait Büyükşehir Belediyesi’nin yıllardan beri barakalarda hizmet veriyor olması da zaten Makedonların fakr u zaruret içinde olduklarını gösteriyor. Buna rağmen varlarını yoklarını heykellere ve dağ başlarına haç dikmeye harcamaktan vazgeçmiyorlar. Köprünün yanına, sağına soluna diktirdikleri devasa heykeller ve yüz metre, iki yüz metre yakınlarına kondurdukları estetikten yoksun, amatörce yapılmış yeni köprüler Üsküb’ü Üsküp, Vardar’ı Vardar olmaktan çıkarmış. Hava da sanki bu ecdat yadigârı şehri bize kasvetli gösterebilmek için kapalı, yer yer yağmur çiseliyor. Üstüne üstlük Paskalya Bayramı olduğu için dükkânların çoğu kapalı, ortalıkta kimsecikler yok. Başımızı kaldırıp bakınca, dağın tepesine kondurulan koskocaman bir haç dikkatimizi çekiyor. Üsküb’ün neresine giderseniz gidin, Ankara’nın Hüseyin Gazi Dağı gibi bu haç karşınızda. Ziyaret ettiğimiz Balkan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şinasi Gündüz, “Bu bölgede semboller üzerinden kültür ve kimlik savaşı yapılıyor” dedi. “Hıristiyanların haç ve heykelleri, Müslümanların minareleri…” Açıkçası, hilalle haçın hiç bitmeyen kavgası… İlk uğrak yerimiz olan Mustafa Paşa Camii ile İkinci Murad’ın yadigârı Murat Paşa Camii bize teselli oluyor. Başka camiler de elbette var. Arnavut ve Türkler arasında cami ayrımı olduğunu, buna rağmen bazı Arnavut camilerinde hutbe ve vaazların Türkçe okunduğunu da öğreniyoruz. Geçmişten gelen camilerin çoğu da maalesef yıktırılmış, tarumar edilmiş. Allah’tan “Türk Çarşısı”, Bedesten ve birkaç han muhafaza edilmiş. Oralarda dolaşıp kardeşlerimizle selamlaşıyor, sohbetler ediyoruz.

Üsküp’te yediğimiz akşam yemeğinden sonra biraz buruk, Türkiye’den bir işletmeciye ait olan otelimize döndük. Otel odasındaki televizyonu açıp ülke kanallarını dolaşırken iki ayrı kanalda dublajlanmış iki ayrı Türk dizisine rastladım: “Karadağlar” ve “Kara Dayı!” Demek ki dedim, adında “kara” olan diziler yapılırsa bu coğrafyada müşterisi hazır olacak!

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Kosova’ya hareket ediyoruz. Bakalım gün bize neler getirecek?

22 Nisan 2014, Salı

Makedonya’nın Başkenti Üsküp ile Kosova arası oldukça yakın. Yaklaşık 20 dakika sonra sınırdayız. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan 7 ülkeden biri olan Kosova 2008 yılında bağımsızlığını ilan ettiği için Avrupa’nın en genç ülkesi durumunda ama tarihten gelen öneminden dolayı bizim için ayrı bir yeri var.

Sınırdan girer girmez bizi yine göklere boy atmış bir minare karşılıyor. Kalplerimizde ürperti, yüzlerimizde tebessüm…

Sınırdan sonra bir süre dağlar, vadiler arasından geçiyor ve bu nasıl ova, nasıl Kosova diye düşünmeye başlarken oldukça geniş, yemyeşil bir düzlüğe girip öyle devam ediyoruz. Arif Nihat Asya’nın, “Sangaryos’u Sakarya yapan,/ İkonyom’u Konya yapan/ Bir dille konuşurum” mısralarında olduğu gibi fetihten önce “Kosovo” denen Balkanların bu güzel ovası bizim dilimizde eskilerin deyimiyle “ismiyle müsemma” olarak Kosova’ya dönüşmüş ve çok da güzel olmuştur.

Kosova’da ilk durağımız Priştine şehri oluyor. Orada Sultan Murat, Yaşar Paşa ve Fatih Sultan Mehmet Camilerini görüyoruz. Fatih Camii’nin restorasyonu bitmiş ve açılış töreni vardı. Biz vakit kaybetmemek için Doğu Avrupa ve Balkanlarda yaklaşık 550 yıl sürecek olan Osmanlı hâkimiyetinin temellerini atacak olan Birinci Kosova Meydan Muharebesinin yapıldığı alana doğru hareket ediyoruz. Zaferi kazanan ama zaferin ardından savaş meydanını gezerken yaralı bir düşman tarafından hançerlenerek şehit edilen Murad Hüdavendigar’ın oradaki türbesine, makamına doğru yola çıkıyoruz.

8 Ağustos 1389 tarihinde, savaş başlamadan önce ortalığı toza dumana katan bir fırtına başlamıştı ve âdeta göz gözü görmüyordu. O gece Mübarek Berat Gecesi olduğu için halisane edilen duaların geri çevrilmeyeceğini bilen Sultan Birinci Murat abdest alıp namaz kıldıktan sonra gözyaşları içinde dua ederek Allah’tan zafer dilemişti. TİKA tarafından restore edilen külliyenin avlu kapısından girdiğimizde gözümüze ilk çarpan da, Sultan’ın şehid olduğu yerde yani “Meşhed-i Murad Hüdavendigar”da Sultan Murad Han’ın savaştan önce yaptığı bu duanın yer aldığı tablo oluyor:

“Yâ Rabbî! Bu fırtına, şu âciz Murad kulunun günahları sebebiyle çıktıysa, onun yüzünden mâsum askerlerimi cezâlandırma!.. Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sâdece Sen’in adını yüceltmek ve İslâm’ı teblîğ etmek için geldiler!

İlâhî! Bunca kerre beni zaferden mahrûm etmedin. Dâimâ duâmı kabul buyurdun. Yine Sana ilticâ ediyorum, duâmı kabûl eyle! Bir yağmur nasîb eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kâfirin askerini âşikâr görüp, yüz yüze cenk edelim!

Yâ İlâhî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben âciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrârımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızânı isterim.

Yâ İlâhî! Bu mü’min askerleri küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme! Onlara öyle bir zafer lütfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbânı da şu Murad kulun olsun!

Yâ İlâhî! Bunca Müslüman askerin helâkine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben cânımı kurbân ederim; yeter ki Sen beni şehîdler zümresine kabûl eyle!.. İslâm askerleri için rûhumu teslîme râzıyım… Beni gâzî kıldın. Sonunda lütfen ve keremen şehîdlik de nasîb eyle!.. Âmîn!”

Zafer kazanıldı ve Sultan Murat şehit oldu. Duası kabul olmuş ve O, “Savaş Meydanında Şehit Olan ilk ve tek Osmanlı Padişahı” olarak tarihe geçmişti.

Bu dua metnini okuyup da duygulanmamak ede değil. Dua tablosunun sol tarafında türbe, sağ tarafında da müze yer alıyor. Yaklaşık 1,5 dönümlük avlu içinde Evlad-ı Fatihan’ın torunları çiçek dikiyor, onların çocukları da çok güzel, pırıl pırıl bir Türkçe ile “Hoş geldiniz” diyorlardı. Çocukların fotoğraflarını çekmek isteyince hemen toplandılar. Makineyi ayarlayıp çekme pozisyonu alırken baktım, otomatik olarak hepsi de bozkurt işareti yapmışlardı ve yüzleri gülüyordu. Türk’ün Ergenekon’dan çıkışının simgesi olan bozkurt baştanbaşa bütün Türk dünyasında yine bir sembol olmaya devam ediyor.

Türbeye geçerken baktım, giriş kapısının on metre kadar önünde hani alışık olduğumuz o asırlık çınarlar misali bir dut ağacı. Türbe ve müze hakkında bilgi veren rehber arkadaş, bu ağacın karadut olduğunu ve türbe ile yaşıt olduğunu söyledi. Demek ki 2014 yılı itibariyle 625 yıllık bir ağaç. Artık son birkaç yıldan beri meyve vermez olmuş. Şu işe bakın ki, Osmanlı Türk Devleti’nin ömrü de 620 yıl sürmüştü! Rehberden bir bilgi daha öğreniyoruz: Ecdadımız türbelerin önüne geceye misal olarak karadut, arkasına da gündüze misal olarak beyaz dut dikerlermiş ki türbe gece ve gündüz aydınlık olsun…

Türbenin giriş kapısının solundaki boşlukta, başlarında “Ayşe Türbedar”, “Fatma Türbedar” ve “Süleyman Türbedar” yazan üç mezar görüyor ve ruhlarına Fatihalar gönderiyoruz. Hüdavendigar’ın türbesini bekleyenlere bir vefa borcu olarak öldükten sonra türbenin avlusu içine defnedilmişler.

Sultan Murat Han’ın iç organlarının gömülü olduğu türbeyi ziyaret ettikten sonra müze gibi kullanılan Selamlık bölümüne geçiyoruz. Orada Kosova Savaşı ve Sultan Murad’la ilgili çeşitli bilgilerin yer aldığı tablolar, balmumu canlandırmalar var. Tarihte bir gezinti yapıyor, duygu dolu olarak çıkıp Prizren’e doğru hareket ediyoruz.

Prizren, Kosova’nın en eski ve önemli şehirlerinden biri. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye önemli ölçüde göç vermesine rağmen gördüğüm kadarıyla hala tam bir Türk şehri. Hatta diyebilirim ki bana asıl hayalim ve umudum olan Üsküp’ten daha sıcak, daha dost, daha Türk, daha İslam geldi. Daha şehre girişte, 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan ve “Kırık Cami” olarak da adlandırılan Namazgâh’ın sadeliği ve korunuyor olması içimizi ısıtıyor. Şadırvan Meydanında, Çınaraltı’nda pınarlar harlayıp duruyor ve ne yöne bakarsak bakalım bir cami görüyoruz: Sinan Paşa Camii, Saraçhane Camii, Bayraklı (Mehmet Paşa) Camii, Gazi Mehmet Paşa Hamamı, Emin Paşa Camii, Camisi 1952 yılında komünistler tarafından yıkılmış olmasına rağmen minaresi dimdik ayakta durmakta olan Arasta Camii, şehrin ortasından akıp giden deresi ve üstünde bir Türk klasiği olan Taş Köprü, köprüler…

“Gezip gördüğün yerlerden hangisinde yaşamak isterdin?” diye sorulursa cevabım hazır: Prizren! Çok sevdiğim Yahya Kemal’in ruhu incinmesin ama Prizren bana Üsküp’ten daha sıcak, daha cana yakın geldi. Eminim ki bu haliyle O da Üsküb’ü beğenmez ve güzelim şehrin bu hallere sokulmasına ne sitemler eder, ne şiirler yazardı…

Akşam yemeğinden sonra bu güzel şehirden ayrılıyor ve birkaç saatlik yolculuktan sonra yeniden Makedonya’ya, Üsküp’teki otelimize dönüyoruz.

23 Nisan 2014, Çarşamba

Oteldeki istirahatımızın ve sabah kahvaltısının ardından Bulgaristan’a doğru hareket edilecekken, vakıf ve tur yetkilisi arkadaşlar bizi yeniden Üsküp merkezine götürüyorlar. Çünkü bir önceki gün hava şartları ve Paskalya tatili yüzünden Üsküp’te umduğumuzu bulamamıştık ve onlar da bunun farkında idiler. Hava yine kasvetli ama önceki güne göre daha iyi. Verilen serbest zamanda Taş Köprü’nün öte yakasında değil, bize benzeyen beri yakasında dolaşmayı tercih ettik. Şehirde bulunan pek çok caminin yanında, ticaret yolları üzerinde bulunmasından dolayı; Eski Han, İsa Bey Hanı, Kurşunlu Han, Sulu Han ve Kapan Han gibi çok sayıda han var. Bu serbest zamanda biz Kapan Han’ı ziyaret ettik. Alt kat esnaflara ait, üst katta ise İslam Birliği’nce kızlar için Türk – İslam sanatları ve başka el sanatlarının öğretildiği kurs açılmış. Kız öğrenciler burada dini bilgiler de öğreniyorlar.

Bu ziyaretlerden sonra yerel saatle 11.30, Türkiye saati ile 12.30’da Üsküp’ten Bulgaristan’a doğru hareket ettik.

* * *

Artık yolculuğumuzun sonlarına doğru yaklaşıyorduk. Bulgaristan sınırına kadar yaklaşık üç saatlik yolumuz vardı ve aldığımız Osmanlı havasının etkisiyle, otobüs içinde dolaştırılan seyyar mikrofona konuşup hatıralar anlatılıyordu…

Geziye katılan ve kitapçılıkla uğraşan Diyarbakırlı arkadaşın Dubai’de katıldığı kitap fuarında yaşadıkları oldukça enteresandı. Türkiye’de satmak üzere bir yayıncıdan bazı Arapça kitaplar almak istiyor ama indirim konusunda makul bir fiyat üzerinde anlaşamıyorlar. Arap yayıncı neden sonra arkadaşın Türkiye’den geldiğini anlayınca durum değişiyor ve “Osmanlı torunu olduğunu niye söylemiyorsun be arkadaş! Sana elbette indirim yaparım” diyor. “Ne kadar indirim yapacağını” sorunca da, “Sen ne istersen o kadar!” diyor. “İstersen para da vermeden al, götür!..”

Geziye Samsun’dan katılan Mühendis Ahmet Keskin, Arap ülkelerine göreve gittiğinde Mekke’ye geçip Umre ibadetini yapmak istiyor ama ihram hazırlığı yapmak için uygun bir yer bulması lazım. Bu konuda yardım almak için, gözüne kestirdiği bir Arap vatandaşa yaklaşıp derdini anlatınca şu cevabı alıyor: “Türk isen gel!”

Peşine düşüp evine gidiyor. Adam ona evinin banyosunu açıp ikramlarda bulunuyor ve umre yapması için her türlü kolaylığı sağlıyor.

Turumuzun organizatörlerinden Mehdi Bey, yıllar önce kurban yardımı için Kafkaslara gitmiş. Kurbanlık bulma konusunda sıkıntıya düşünce, onun Türkiye’den geldiğini anlayan bir Ermeni önüne düşüp kurbanlık alabileceği yere götürmüş ve daha sonra evinde misafir etmiş. Dostlukları devam etmiş ve o Ermeni’nin oğlu Türkiye’deki işleri için İstanbul’a geldiğinde kendisini arayıp bulmuş.

Yol arkadaşlarımızdan biri de Japonya’da yaşadıklarını anlattı… Yıllar önce bir Ramazan Ayı’nda orada bulunuyorlarmış. Oruç tuttuklarını bilen bir Japon onları iftara davet etmiş. Onlar biraz da şaşırarak bu daveti kabul etmişler. Yemek sırasında Japon, “Sizi niye davet ettim biliyor musunuz?” diye sorunca haliyle, “Müslüman olduğumuz için” diye cevap vermişler. Japon gülerek,

-Yo, demiş. Japonya‘da başka Müslüman yok mu ki sizi bulup iftara çağırdım? Sizi Türk olduğunuz için, ecdadınıza şükran borcumuz olduğu için davet ettim!

Gerçekten de ecdadımızla gururlanmamak mümkün değildi. Ben de yıllar önce, 1997 yılında Hac ibadeti için bulunduğumuz Mekke’de başımdan geçen bir olayı anlattım: O yıllarda, “Kur’an-ı Kerim Hicaz’da inmiş, Mısır’da okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır” kavlince Mısırlı hafızların Kur’an tilavetleri büyük ilgi görüyor, Hacca gidenler kasetlere kaydedilmiş hatim setlerini alıp geliyorlardı. Kâbe çevresindeki satıcıların teyplerinden sürekli yayın yapılıyor, bol bol satılıyordu. Ben de hoşuma giden bir hafızın hatim setini alıp kaldığımız eve gittim. Orada dinleyince anlaşıldı ki aynı hafız biri seri, biri de daha yavaş olmak üzere iki kayıt yapmışmış. Değiştirmek için geri gittiğimde satıcı kabul etmedi Ben daha yavaş okunanı istiyordum. Israrlarım, dükkânda bulunan ve daha sonra Mısırlı olduğunu anladığım müşterilerden birinin dikkatini çekmiş, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Anlatınca adeta küplere bindi ve satıcıyı azarlayarak Türklerin İslamiyet’e olan hizmetlerini, İstanbul’un camilerini anlatmaya başladı. Çaresiz kalan satıcı iadeyi kabul etmek zorunda kaldı ve istediğim seti verdi. Ben de Mısırlı arkadaşa teşekkür ederek oradan ayrıldım.

Bu hatıralar yolu adeta kısalttı ve saat 15.30 sıralarında Makedonya’dan Bulgaristan sınırlarına girdik. Sofya üzerinden yine eski bir Türk şehri olan Filibe’ye geçecek ve geceyi orada geçirdikten sonra Edirne’ye doğru hareket edeceğiz.

Makedonya sınırından Sofya’ya kadar genelde dağlık yerlerden geçiyoruz. Doğrusu Sofya’yı çok merak ediyordum ama daha şehrin girişinde hayal kırıklığına uğradım. Otobüsümüzde bulunan herkes de aynı kanaatte idi. Derme çatma evler, hurdalık mı çöplük mü anlaşılamayan yığıntılar, döküntüler ve komünizm döneminden kaldığı belli olan sıvaları dökülmüş, doğramaları çatlamış tek tip apartmanlar…

Programımızda Sofya’da konaklama olmadığı için Makedonya girişinden Türkiye çıkışına kadar şehri boydan boya geçiyor ve etrafı seyrediyoruz. Trafik keşmekeşliği had safhada. Uzaktan gördüğümüz bir minare bize uzanan bir dost eli gibi rahatlamamızı sağlıyor. Hemen bütün komünist ülkelerde ve Avrupa’da olduğu gibi heykeller, heykeller… Heykele öyle taassup derecesinde karşı falan değilim ama her şeyin bir yakışığı var. Hele öyle Üsküp’te olduğu gibi Taş Köprü’yü gölgelemek maksadıyla kör göze parmak sokarcasına tıka basa heykel dikmek kaş yapayım derken göz çıkarmaktan başka bir işe yaramaz. Sofya’da, şehrin en merkezi yerindeki binalar bile sevimsiz. Gözümüze çarpan insanların mutlu olmadıkları ise her hallerinden belli. Bizim yaşlarda olanlar hatırlarlar, 30 – 40 yıl önce İstanbul ve Ankara’da o sıralarda “boynuzlu otobüs” diye tabir ettiğimiz elektrik hatlarına bağlantılı troleybüsler vardı. Biz onları çoktan terk ettik ama AB üyesi Bulgaristan’da hala kullanılıyor. Tıpkı daha kıdemli bir AB üyesi olan Yunanistan’da hala evlerin, apartmanların altında akaryakıt istasyonları olması gibi…

Ezcümle, sıkıcı bir Sofya turundan sonra Filibe yoluna koyulunca herkes derin bir nefes aldı. Artık bağlar, bahçeler arasındaydık. Sahi, orta ya da lise bilgisi mi bilmem; Bulgaristan’dan aklımda kalan bir Kızanlık Ovası vardı. Acaba şu görünen ovalar olabilir mi diye bakınıyor, Isparta’daki gül bahçeleri misali güller görmeyi umut ediyorum. Çünkü o gençlik yıllarımda yazdığım bir şiire “Kızanlık Ovası’nda gül toplarım” gibi bir mısra da kondurduğumu hatırlayıvermiştim… Gül bahçelerini göremedim ama yeşil tabiat insanı gerçekten rahatlatıyor, mutlu ediyor. Ancak, Makedonya ve Kosova’nın aksine, tıpkı Selanik’te olduğu gibi yol boyunca gördüğümüz köylerde hiç minareye rastlamıyoruz.

Saat 19.00 sıralarında ulaştığımız Filibe, Sofya’nın aksine rahat, güzel, temiz ve düzenli bir şehir. Önce bir Türk lokantasında yemek yiyor, sonra da yine işletmecisi Türk olan bir lokantada istirahata çekiliyoruz.

24 Nisan 2014, Filibe

Sabah kahvaltısından sonra Edirne’ye hareket için saat 12.00’ye kadar vaktimiz olduğu söylendi ve grup olarak şehrin “Eski Filibe” denen bölümüne doğru hareket ettik. İlk durağımız, “Cuma Camii” olarak ün yapan Muradiye Camii. Diyebilirim ki bu cami, Balkan seyahatimiz sırasında gördüğümüz camilerin en ihtişamlısı idi. Hünkar Mahfili, Mihrabı, Minberi, iç dizaynı ve süslemeleri bizleri hayran bıraktı. Tabii, Sultan Murad’ın ve muhtemelen Avrupa seferlerine çıkarken buralardan gelip geçen Padişahlarımızın namaz kıldıkları Hünkar Mahfili önünde resim çektirmeyi ihmal etmedik. Caminin altında bulunan Türk kahvesinden kahve ve çay içtiğimizi de yazmadan geçmemeliyim.

Cami ziyaretinin ardından yukarılara doğru çıktık ve Osmanlı konaklarını, artık başka amaçlarla kullanılan Mevlevihane’yi ve başka eski binaları, kiliseye dönüştürülmüş bir camiyi gördükten sonra planlandığı gibi saat 12.00’de otobüsümüze binip Edirne’ye doğru hareket ettik.

Saat 16.00 sıralarında Kapıkule sınırımızda idik. Bayrağımızın dalgalanışını görmek bizi sevindirdi ve bir alkış koptu. Altı günlük Balkan turumuz bitmişti ve Artık Türkiye’mizde idik.

SONUÇ

Artık şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu gezi sonunda ecdadımızla bir defa daha değil binlerce defa gurur duydum. Onları, “Anadolu’ya değil de eserlerini hep Balkanlara, Avrupa’ya yapmışlar” diye eleştirenlere, “Siz de -peşin hükümlü olmadan- oralara gidip yaptıklarını yerinde görürseniz sebebini anlarsınız” diyor ve ekliyorum: “Bugün oralarda ezan sesi duyuluyorsa, soydaşlarımız yaşıyorlarsa ve dillerini, dinlerini, özlerini kaybetmemişlerse atalarımız en iyisini yapmışlar.” Oradaki kardeşlerimiz üstelik oldukça gururlu ve şuurlular. Şöyle ki:

Rumeli’nin fethi İstanbul’dan önce olduğu için, geziye İstanbul’dan katılan arkadaşlarımıza, “Biz sizden daha önce Osmanlıyız” diyen kardeşimize gıpta ile baktık. Grubumuzdan, “Her zaman sizin yanınızdayız” diyen bir arkadaşa, “Biz hep buradayız. En zor günlerde de burada idik, yine burada olacağız ama sizi kim bilir bir daha ne zaman görürüz!” diyen soydaşımızın sitemlerine hak verdik. Derme çatma bir büfede “magnet” denen buzdolabı süslerinden satan -belki ilim erbabı değil ama- irfan sahibi kardeşimizin “Biz olmasak siz olmazsınız, siz olmasanız biz olmayız!” deyişine hayran olduk, gurur duyduk…

Bütün bunlardan sonra devletimizin Balkan Coğrafyası ve başka yerlerdeki ecdat yadigârı eserlere sahip çıkarak onarıyor olmasına sevinirken “Keşke tersine göçlere mecbur kalınmasaydı ve özellikle yakın geçmişimizde siyasilerimiz politika üreterek buna çare bulsalardı da oralarda daha çok kardeşimiz olsaydı” diye hayıflanıp durduk.

Balkanların etnik ve dini yapısı bir hayli karışık ama Türk, Arnavut, Boşnak, Rum, Sırp.. bir arada yaşayıp gidiyorlar. Camilerde ezan sesi, kiliselerde çan tınısı var. Yeter ki siyasiler işi karıştırıp huzuru bozmasınlar.

Balkan gezisi sırasında, Türkiye’mizde aşırı derecede rahatsız olduğum bir konuya çok güzel bir çözüm bulunduğunu da görmüştüm ki not etmeden geçemeyeceğim. Yunanistan’ı hatırlamıyorum ama gittiğimiz öbür üç ülkede de seçimler vardı. Seçimler var olmasına vardı da bizdeki gibi ne bir miting, ne bir konvoy, ne bildiri, ne broşür, ne kavga, ne gürültü, ne şamata… Yalnızca belli yerlerdeki “Bilboard” denen ilan tahtalarında adayların resimleri var ve resmin bir köşesinde de yuvarlak içerisine alınmış (1), (2), (3..) gibi rakamlar… Sorup öğrendim ki, o rakamlar adayların oy pusulasındaki sıralarını gösteriyormuş. Evet, o ülkeler pek çok bakımdan bizden gerideler ama seçimleri bir kör dövüşü olmaktan kurtarmışlar. Dolayısıyla fuzuli yere trilyonlarca para harcamıyorlar. Bizdeki seçimler adaylar için gerçekten ekonomik bir yıkım. İsraf edilip çöpe atılan paranın haddi hesabı yok ve dinimizde de İsraf Haram! Kaybeden zaten yanıyor, kazanan da belki -ister istemez- masraflarını gayrimeşru yollardan giderme yoluna gidiyor. Bu duruma mutlaka bir çözüm bulmak gerekiyor. Önemli gördüğüm bu nottan sonra artık yazımı sonlandırabilirim.

Balkanları bize sevdiren, özleten 1354 yılında Çanakkale Boğazı’nı sallarla geçip o diyarlara kapı aralayan Gazi Süleyman Şah, Şehid Murad Hüdavendigar, fetihleri tamamlayan Yıldırım Bayezıd Han ve Fatih’in babası 2. Murad kadar Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirleri ve hatıralarıdır da…

Yazımızı O’nun bir beytinin ilk mısrasını değiştirerek bitirelim. O, Üsküp doğumlu olduğu, çocukluğunun bir bölümünü de Selanik’te geçirdiği için “Balkanlarda geçerken çocukluğum” demişti, ben “gezerken” diyeceğim: “Balkanlarda gezerken/Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum.”

Osman OKTAY

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.