SON DAKİKA

Atatürk’ü Marjinalleştirmek Yanlıştır

Bu haber 09 Kasım 2014 - 8:25 'de eklendi ve 15 kez görüntülendi.

Türkiye, ölümünün 76’ncı yıl dönümünde Atatürk’ü anmaya hazırlanıyor.

Zorlu geçen milli mücadelenin ardından Cumhuriyet’in kurulmasına vesile olan Atatürk’ün dine bakışı her dönem tartışıldı. Büyük devlet adamının Balıkesir Hutbesi ve Konya’da Türk Ocağı’nda yaptığı açıklamalar bu tartışmalara ışık tutuyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 76. yıldönümü yarın idrak edilmiş olacak. Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedildiği, üç milyona yakın Osmanlı vatandaşının hayatını kaybettiği, sağ kalan insanların ellerinde avuçlarında bir şey kalmadığı, ümitlerin neredeyse tamamen tükendiği ve aydınların Amerikan mandasını tek kurtuluş yolu gördüğü bir dönemde Atatürk, milleti bağımsızlığı elde etmenin mümkün olduğuna inandırmıştı. Nitekim 3 yıl süren bir mücadelenin sonunda zafer elde edilmiş, Türk insanı onun önderliğinde asrın mucizesini gerçekleştirerek çağdaş bir devlet kurmayı başarmıştı. Türk milleti Atatürk’e inanmasaydı kurtuluş mücadelesi başarıya ulaşamazdı. Buna rağmen bazıları onu marjinalleştirmeye çalışıyor. Hâlbuki Atatürk milletiyle bütünleşmiş bir liderdi.

ONLAR BİR İMPARATORLUĞUN ASKERLERİYDİLER

Bugünlerde başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroları küçümseme, adeta onları halktan ve dinden uzak kişiler olarak anlatma yarışı yaşandığını görüyoruz. Özellikle İttihat ve Terakki Partisi’ne katılmış olan kadrolar hakkında çok daha acımasız bir linç kampanyası yürütülüyor. Hâlbuki II. Abdülhamid’in açtığı modern okullarda yetişen bu insanların önemli bir çoğunluğu mütevazı, vatan uğrunda çalışmaktan asla kaçmayan insanlardı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bile hâlâ milyonlarca metrekare toprağa sahip bir imparatorluğun askerleri ve memurları idiler. Bir sabah kendilerinin Yemen’e tayin edildikleri emrini alabiliyor, ertesi gün katırlarına binip yola düşüyorlardı. Bu insanlar vefakâr ve cefakârdı. Yüksel Nizamoğlu’nun Vehip Paşa kitabına bir göz attığımızda şunu görüyoruz. Vehip Paşa, kısa ömründe Yanya, Mısır, Çanakkale, Artvin, Erzincan, Erzurum gibi yerlerde görev yapmıştı. Bazı illere defalarca seyahat etmek zorunda kalmıştı. Bu yerlerin çoğuna o günlerde ancak katır sırtında gidilebiliyordu.

BEN CEPHEYE GİDİYORUM

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında ordunun en büyük sorunlarından birisi firarilerdi. Akla hayale gelmeyecek oranda asker kaçağı ve firari vardı. Eric Jan Zürcher’in yaptığı bir araştırmaya göre Aralık 1917 itibariyle, Osmanlı ordusunda yaklaşık 300 bin asker kaçağı vardı. Bu ordunun neredeyse %10’una karşılık geliyordu. Durum Kurtuluş Savaşı’nda da farklı değildi. Sakarya Savaşı’nın ilk zamanlarında 120 bin kişilik ordu toplanabilmişti. Ama bu ordunun 10 bin kadarı, yani %8’i kısa süre sonra firar etmişti. Konya Milletvekili Vehbi Bey 1920 yılı Temmuz ayında “Konya’da iki yüz adamı trene yerleştiriyorlar ve Afyon’a sadece otuzu varıyor. Üç yüz kişilik bir tümen üç gün içinde yüz elliye düşüyor” diyordu. Bugün haksız eleştirilere muhatap olan Atatürk başkomutan olarak Sakarya cephesine giderken vekâlet bıraktığı TBMM’nin Başkan Vekili Dr. Adnan Bey’e sadece şu notu bırakıyordu: “Ben cepheye gidiyorum. Yokluğum sırasında işlerimle meşgul olmanızı rica ederim.”

ATATÜRK’ÜN MEŞHUR BALIKESİR HUTBESİ TAKİYE Mİ?

Atatürk’ün dinsizlikle suçlanması da kendisine yapılan en büyük haksızlıklardan birisidir. Kurtuluş Savaşı sırasında bazı din adamlarının hilafete bağlılık bahanesiyle Yunan işgallerine razı olması ve Milli Mücadele’ye karşı isyana teşvik etmesi karşısında onun sahte din adamlarına savaş açmasından doğal ne olabilir? Nitekim o düşmanlığının dine ve din adamlarına değil cübbesinin altına gizlenerek dini, kişisel çıkarlarına alet eden yobazlara karşı olduğunu defalarca açıklamıştır. İslam tarihine ve konularına ne kadar vakıf birisi olduğu dönemin resmi söylev belgelerinden ve hatıratlardan anlaşılmaktadır. Atatürk’ün İslam dini hakkındaki görüşleri konusunda fikir edinebileceğimiz en önemli metinlerden birisi onun meşhur Balıkesir hutbesidir. Ancak ona haksız suçlamalarda bulunanlar bu hutbenin bir takiyeden ibaret olduğunu iddia etmektedirler.

GÜNDEME UYGUN HUTBEYİ SAVUNDU

Hâlbuki Atatürk’ün Balıkesir hutbesi çok samimidir. İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunlara işaret eder. Din işleri ile devlet işlerinin Hz. Muhammed döneminde bile ayrı olduğunu vurgular. Hz. Peygamber’in mesaisinde iki evi olduğunu söyler. Birisi kendi evi, diğeri Allah’ın evi. Hz. Muhammed zamanında camilerin günlük yaşamın ve sorunların görüşüldüğü yerler olduğunu ve doğru olanın da bu olduğunu vurgular: “Camiler, birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır” dedikten sonra camilerin meşveret yeri olduğunu belirtir. Yani din ve dünya sorunlarının camilerde konuşulmasını tavsiye eder. Camilerde okunan hutbelerin bütün cemaatin anlayabileceği sadelikte ve gündeme uygun olmasının önemine işaret eder. Hz. Muhammed ve dört halife döneminde hutbe konularının o günün askeri, siyasi, sosyal sorunlarıyla ilgili olduğunu anlatır.

YÜZ, İKİ YÜZ HATTA BİN SENELİK HUTBELER

Aynı hutbesinde Atatürk halkın anlamadığı bir dilde ve günlük sorunlara değinmeyen hutbelerin halkı körü körüne din adamlarına veya müstebit idarecilere mahkûm edeceğini önemle belirtir. Hutbelerin halkı bilgilendirici olması ve günlük ihtiyaçlara temas etmesi gerektiğini söyler. “Yüz, iki yüz hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları cehl ve gaflet içinde bırakmak demektir” der. İşte bu yüzden de hutbenin dilinin halkın anladığı dil olması gerektiğini vurgular. Onun bu önemli tespitini İslam’ı Türkleştirme projesi olarak sunmak ve onun din düşmanı olduğunu ileri sürmek çok büyük iftiradır.

DİN DÜŞMANI ALGISINDA İKİ GRUP ETKİLİ OLDU

Atatürk’ün Türkiye’de din düşmanı olarak algılanmasına sebep olan Türkiye’de başlıca iki grup insan vardır. Birincisi kendilerinin din ile mesafesini meşrulaştırmak isteyen Kemalistler, ikinci grup ise birinci grubun resmettiği Atatürk’ü sorgulamadan doğru kabul eden siyasal İslamcılar’dır.

İRTİCA EDEBİYATINA SON VERİLMELİ

Türkiye’de din, siyaset için bir araçtır. Bu, geçmişte de böyledir, bugün de böyle. İnsanlar irticacı, laik, şeriatçı ve benzeri şekilde kamplaştırılıyor. Hâlbuki çağdaş olmak dindar olmaya mani değildir. Türk tarihi boyunca da din merkezli muhalefet başarılı olamamıştır.

LİBYA’YA GİDEREK SAVAŞMAK

Bugün vatansever olduğunu iddia eden kaç kişi İtalya’nın o günlerde bir Osmanlı toprağı olan Libya’yı işgal ettiğini duyunca 4000 km. uzaktaki vatan toprağını savunmak için cepheye koşar? Hâlbuki okul kitaplarından da biliyoruz ki Binbaşı Enver Bey, Kolağası Mustafa Kemal, Fuat Bey (Bulca), Nuri Bey (Conker), Fethi Bey (Okyar), Albay Neşet Bey gibi subaylarımız İtalya’nın Trablusgarp’a asker çıkardığını duyunca koşa koşa önce İstanbul’dan Mısır’a oradan da Tunus üzerinden Libya’ya gitmişlerdi.

AT SIRTINDA ZORLU YOLCULUK

O günün yol koşullarında çoğu yaya olarak yapılan bu yolculuklar katlanılabilecek bir şey olmasa gerektir. Ama bu insanlar görevleri ve vatan topraklarını savunma uğruna hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlar, yıllarca ailelerinden uzak yerlerde görev yapmışlardı. Atatürk’ün at sırtında yaptığı yolculukları düşünmek bile çok zor iken, o bu yolları bazen tehlike ve tehdit altında katetmişti.

HİLAFET VE DEVLET

Atatürk gerçek din adamlarına karşı değildi. Konya’da Türk Ocağı’nda gençlerle yaptığı bir sohbet sırasında (20 Mart 1923) gerçek alimlere hiçbir zaman karşı olmadığını, hoca kıyafetli cahillere karşı olduğunu açıklamıştı. Atatürk’e göre “hakiki ulema ile dine muzır (zarar veren) ulemanın yekdiğerine (birbirine) karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır.

TEREDDÜT VE ZAAF OLUŞTU

Ne zaman ki Muaviye ile Hz. Ali karşı karşıya geldiler, Sıffin olayında Muaviye askerleri Kuran-ı Kerim’i mızraklarına diktiler ve Hz. Ali’nin ordusunda tereddüt ve zaaf meydana getirdiler. İşte o zaman dine fesat ve Müslümanlar arasına nefret girdi. Ve o zaman hak olan Kur’an haksızlığı kabule vasıta yapıldı.”

BUGUN GAZETESİ

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.