SON DAKİKA

Trump Ve Almanya

Gündem Yazıları

BEDAVA ÜLKÜCÜLÜK

Gündem Yazıları

KADER MAHKÛMLARINA AF

KÖŞE YAZILARI

Atatürk ve Türk Milliyetçiliği

Bu haber 17 Kasım 2012 - 10:49 'de eklendi ve 35 kez görüntülendi.

M. Günay SIDDIKOĞLU
14 Eylül 1931 günü Dolma bahçe Sarayı balkonunda Atatürk, Türk Milliyetçiliği ve Türklük şuuru konusunda kendisini son derece etkileyen şu olayı anlatmıştır:

“Bizim neslin gençlik yıllarında Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’ten başka uluslara, bu arada yanlış bir din anlayışı ile Araplara sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisi ile Araplara özel bir değer veriliyor. Onlardan söz edilirken “KAVM-İ NECİP” deyimi ile sıfatlandırılarak, bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci planda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.

Şair Mehmed Emin Yurdakul’un, ilk defa manastır askeri idadisinde öğrenci iken okuduğum “BEN BİR TÜRK’ÜM, DİNİM, CİNSİM ULUDUR” Mısrası ile başlayan manzumesinde, bana milli benliğimi gururumu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.

Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verildiğim süvari alayı, Hayfa’da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı. Ve piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici kadro da tecrübeli ve Anadolu kıta çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim yaptırıyor. Biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı, çavuşlara karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla şefkatli görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına ve hırpalanmasına gönlü razı olmadığını söylüyordu. Hâlbuki talimlerde Türkçe bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan, kimi erlerin yanlış hareketlerinin zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sert davranışlara da yol açtığı da oluyordu.

Bir gün yüzbaşı, bu yolda kendini hareketten alı koyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım komutanıyla birlikte gelerek Yüzbaşısını saygıyla ve askerce selamlayan çavuş yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı onu ulusal onurunu ağır şekilde hançerleyen “…Türk!” sözleri ile azarlamaya başlamıştı. Sen nasıl olurda “Kavm-i Necip-i Araba mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini kırarsın. Kendini bil sen onların ayağına su bile dökmeye layık değilsin…” gittikçe manasızlaşan fakat yaşlı yüzbaşının samimi inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabileşiyordu.

Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başlamıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi her Türk askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu.

Ben bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum.” O erin bağlı olduğu kavim birçok bakımdan necip olabilirdi. Fakat çavuşun, yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz kavminde tarihleri şerefle dolduran büyük ve asil bir ulus olduğu da bir an şüphe götürmez bir gerçekti. Türklük hakkında ki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka uluslarda şu veya bu sebeple üstünlük varsayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güvenini yitirmesindendir.

“Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak ve tanıtmak gerekmektedir” Dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.” 1931 (Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikirleri ve Düşünceleri, s.171-172-173)

Çok iyi bir asker, komutan ve devlet adamı olduğu kadar, aynı zamanda da bir fikir adamı ve sosyolog olan ATATÜRK’ ün millet ile ilgili tanımları vardır. O’nun sağlığında iken basılan, yazımını ve basımını bizzat takip ettiği birçok bölümünü kendisinin eliyle yazdığı “MEDENİ BİLGİLER” adlı kitap, ATATÜRK’ ün “Büyük şeyleri yalnız büyük milletler yapar” Sözleriyle başlar. Bu kitapta millet şu şekilde tanımlanır:

“Millet, dil, kültür ve mefkûre (ülkü) birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyettir.” ( Dr. M.Cunbur, Atatürk ve Milli Kültür, s.35 )

1 Mart 1922’de T.B.M.M.’nin açılışında yaptığı konuşmasında Türk Milleti’ni:

“Türkiye halkı ırken veya dinen ve harsen müttehit (birlik içinde) yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakârlık hissiyatıyla meşhun ve mukadderat ve menfi müşterek olan bir hey’et-i içtimaiyedir” şeklinde tanımlamıştır.

ATATÜRK’ ün her fırsatta “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” dediği de dikkate alınınca, ATATÜRK’ ün kültürü bir milleti oluşturan temel öğelerin başında kabul ettiği anlaşılır.

Medeni Bilgiler’ in bu tanımı izleyen bölümü ATATÜRK’ ün el yazısı ile yazılmış, eserin son baskısında tıpkıbasımları da yapılmıştır. Bu bölüm ATATÜRK’ ün Türk Kültürü, “Milli Kültür” diye söz ettiği değerli unsurun dayandığı temel olan Türk Milleti’ni anlatması bakımından önemlidir. Yer yer kültürü oluşturan gelenek ve tarihi miraslardan söz edilmesi, konumuz açısından bu bölüm üzerinde durmayı gerektiriyor:

“Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir. Millet sözünden ne anlaşılır, ne anlaşılması lazımdır? Bunu anlatayım: Sözlerimin kolay anlaşılması için, yine Türk Milleti’ne bakacağım. Çünkü dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir. Bu gün ki Türk Milleti’ne, bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim. Bir tabloda neler görüyorsak, bir tablo bize neler hatırlatıyorsa, onları birer birer söyleyelim:

1-Türk Milleti, halk idaresi olan Cumhuriyetle idare olunur bir devlettir.

2-Türk Devleti laiktir, her reşit dinini intihapta serbesttir.

3-Türk Milleti’nin dili, Türkçe’dir. Türk Dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk Milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti geçirdiği nihayetsiz badireler içinde, ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, elhasıl bu gün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk Dili, Türk Milleti’nin kalbidir, zihnidir.

4-Türk Milleti Asya’nın garbında ve Avrupa’nın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış, büyük bir yurtta yaşar. Onun adına “TÜRKELİ” derler. Türk Yurdu daha çok büyüktür. Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir kıta yoktur. Bütün dünyada, Asya, Avrupa, Afrika ve hatta Amerika Türk Ataları’na yurt olmuştur. Bu hakikatler eski ve hususuyla yeni tarih vesikalarıyla malumdur. Fakat bu gün ki Türk Milleti, varlığı için bu gün ki yurdundan memnundur. Çünkü Türk, derin ve şanlı geçmişin, büyük, kudretli atalarının mukaddes miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden o mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla zenginleştirebileceğinden emidir. (M. Cunbur, 37)

ATATÜRK “Medeni Bilgiler” adlı eserde bizzat kendi el yazısı ile Türk soyu, Türklerin milli ahlakı ve karakterleriyle ilgili bilgiler verdikten sonra Türk Milleti’nin oluşmasındaki tarihi olaylar ve unsurlara yer vermiş ve bunları şu şekilde sıralamıştır:

Siyasi varlıkta birlik; Dil birliği; Yurt birliği; Irk ve menşe birliği; Tarihi garabet; Ahlaki karabet.

ATATÜRK, aynı eserde bütün bunlardan sonra genel olarak her millete uyabilecek bir tanım yapmıştır:

“Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.”

ATATÜRK daha sonraki satırlarda “… Mazide müşterek zafer ve yeis mirası, beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak” tan söz eder ki, “zengin hatıra mirası”nın kültürden başka bir şey olmaması “sahip olunan mirasın muhafazası”nın da milli kültürün korunmasından başka türlü yorumlanmaması gerekir.” (M. CUNBUR, S.38)

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.