Asikurtlar©

Anayasa’yı ortadan kaldırmaya, devleti yıkmaya yeltenilirse seyirci mi kalınacak

Anayasa’yı ortadan kaldırmaya, devleti yıkmaya yeltenilirse seyirci mi kalınacak
21 Şubat 2016 - 9:54 'de eklendi ve 4891 kez görüntülendi.

 

 

1 Kasım 2015 sonrası ortaya çıkan seçim sonuçlarıyla kurulan hükumette İçişleri Bakanı olan Efkan ÂLÂ’nın bir önceki bakanlığı döneminde: “Bu Anayasa’nın kötü bir Anayasa olduğunu söylememize engel bir durum yok; olsa da tanımıyoruz”[1] sözleri ne anlama geliyor? Herkesin şu hukuki gerçeği bilmesi gerekir ki, Anayasa’nın herhangi bir maddesinin tanınmaması; Anayasa’nın tümünün tanınmaması anlamına gelir. Çünkü bugün şu maddesini tanımayan yarın bu maddesini tanımaz ve böylece genellemeye gidilecek olursa, diğer insanlar da kendi keyiflerine göre başka başka maddeleri tanımazlar. İşte bu nedenle, devletsiz, hukuksuz, karmaşayla dolu ortamın doğmaması için, Anayasa’nın herhangi bir maddesi anayasanın tümü gibi kabul edilir ve buna göre işlem yapılır…

 

İçişleri Bakanı Efkan ÂLÂ’nın sözleri, saçma, sıradan, basit kahve veya sokak insanlarının tartışmaları şeklinde değerlendirilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde Valilik yapan ve sonrasında İçişleri Bakanlığına geçirilen birinin sözleri önemli ve savcılar tarafından ciddiye alınması gereken sözlerdir…

 

Bir kere her şeyden önce Anayasa, kurumları ve dolayısıyla devleti var eder. Anayasa’yı tanımıyorum demek, devleti tanımıyorum ve tanımadığım devlet benim için yok hükmünde demektir. Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden Anayasa’yı ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tanımayan birinin; İçişleri bakanlığı da düşer. Ortada tanınacak Anayasa ve devlet yoksa kurumların da yıkılacağının ilanıdır ve böyle bir durumda ilgili kişinin tüm sıfatları ıskartaya çıkar. Yani; Efkan ÂLÂ, söylediği gibi Anayasa’yı tanımıyorsa ve dolayısıyla devlet yıkılırsa bırakın İçişleri Bakanı sıfatını taşımasını, artık Türkiye Cumhuriyeti devleti olamayacağından vatandaş bile olamaz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti varsa, bireye kimlik verir; olmayan devlet, bireye kimlik cüzdanı da veremez. Bu durumda Efkan ÂLÂ, kimliği bile olmayan ve nereye ait olduğu bilinmeyen ve dolayısıyla dünyada insan olarak yok hükmünde bir “şey” konumuna düşer…

 

Resmi sıfatı olan birinin; Anayasa’yı tanımıyorum (aynı zamanda devleti yıkacağız, yok edeceğiz anlamına da gelir) demesi, hem bir önceki paragrafta yazdığımız duruma kendini düşürür; hem de en yetkili ağızdan, artık devletin ve kurumlarının yıkılacağına dair tehdittir. Anayasa’nın tanınmadığı ve devletin yıkıldığı bir ortamda, hiçbir kurum çalışamaz; çünkü tüm kurumların yetki alanları ve çalışma şekilleri Anayasa’ya göre belirlenir ve düzenlenir. Bu nedenle, gerçekten Türkiye Cumhuriyeti varsa savcılar derhâl harekete geçip dava açmalıdırlar. Aksi hâlde, savcılar dava açmayıp mahkemeler Efkan ÂLÂ’nın suç unsuru sözlerinin yargılanmasını gerçekleştirmezlerse, Anayasal düzenin ortadan kaldırılacağını ve devletin yıkılacağı ilanını kabul etmiş olurlar. Bu durum, bizzat kendileri tarafından kendi yetkilerinin de düşmesi anlamına geldiğinden; bundan sonra ortaya çıkabilecek olası hiçbir eylemi de yargılayamazlar…

 

Hukuk herkes içindir ve hukukta eşitlik olmazsa olmazdır; bu nedenle hukukçu, kişilerin veya ekiplerin değil, hukukun tarafıdır. Yargılamaya, kişilerin konumuna veya tarafına bakılarak bazılarına evet bazılarına hayır denemez. Deyim yerindeyse: Ya hep ya hiç!

 

Anayasa’yı ve dolayısıyla devleti tanımama ve Mehmet METİNER gibi, paramparça etme[2] suç itirafları hengâmesinde birileri de, HİTLER Almanya’sında da başkanlık vardı ve üniterdi derken; aslında ne olursa olsun tek-el yönetimi olsun demek istiyor. Bunun için haklı bölünme kaygısı yaşayanlara da; işte sizin istediğiniz de kalacak rahat olun demeye getiriyor. Oysa HİTLER’den önce Almanya’da başkanlık yoktu; HİTLER, Cumhurbaşkanı Von HİNDENBURG tarafından, meclisin içinden atanan Başbakandı. İlgili tarihte Almanya, meclis düzeniyle yönetilen bir cumhuriyetti; ancak daha sonra HİTLER, bir yetki kanunu çıkartarak meclisin görevlerinin hükumete verilmesini sağlayarak cumhuriyeti yıktı…

 

Anayasa hukukuna göre yeni anayasa, işgal veya uzun süre iç karışıklıklar gibi anayasanın ortadan kaldırıldığı ve anayasaya göre hareket edip bu suçları yargılayacak kurumların yıkıldığı ortamlarda yapılır. Böyle ortamlarda, yeni anayasayı yapacak Kurucu Meclis üyeleri önce halk tarafından seçilir; daha sonra halk tarafından seçilen Kurucu Meclis üyelerinin yazdığı anayasa halk oylamasına sunulur ve % 67 ve üzerinde evet oyu alırsa kabul edilir. Anayasa hukukunda Kurucu Meclise, Asli Kurucu İktidar da denir. Kurucu Meclisten sonra var olan Anayasa’yla oluşan meclise ise Tali İktidar denir ve böyle meclislerin yeni anayasa yapma yetkileri kesinlikle yoktur; sadece var olan Anayasa’ya göre değişiklikler yapabilirler. Dolayısıyla; günümüzde ve gelecekte TBMM Tali İktidar olduğundan, çalışma yöntemlerini, görev ve yetki alanlarını düzenleyen ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni var eden Anayasa’ya göre hareket etmek zorundadır. Tali İktidar, bizzat kendisini var eden Anayasa tarafından düzenlendiğine göre, bu iktidarın yine Anayasa tarafından sınırlandırılması her zaman geçerlidir. Tüm anayasalara bakıldığında, anayasaların, tali iktidarlara pek çok içerik, şekil ve zaman yönünden sınırlar belirledikleri görülür. Bu gerçeklerden anlaşılıyor ki, her yeni anayasa, hukuki devamlılığın ürünü değil kesinti sonrası başlangıçtır; çünkü hiçbir anayasada, kendisinin ortadan kaldırılıp kendinden sonra yeni anayasanın nasıl yapılacağı düzenlenmez…

 

Bir olasılık, TBMM, kendisine bazı kişilerce tavsiye edildiği üzere, yürürlükteki Anayasa’yı ilga etmeden veya anayasasızlaştırmadan ve Anayasa’nın 175’nci maddesinde belirtilen anayasayı değiştirme yöntemine uymadan yeni bir anayasa yapmaya girişirse ne olur? Yukarıda açıklandığı gibi, TBMM’nin böyle bir şey yapmaya yetkisi yoktur. Ama varsayalım ki, böyle bir şey yaptı ve 175’nci madde dışında öngörülen yöntemle “Anayasa” adını taşıyan bir metin kabul etti. Hatta yine varsayalım ki, bu metin, halkoylamasına sunuldu ve halkın % 90’ı tarafından kabul edildi. Anayasa’nın ortadan kaldırıldığı veya anayasasızlaştırıldığı ilan edilmediğinden, TBMM’nin kabul ettiği ve halkın da onayladığı bu metnin bir hukukî geçerliliği yoktur. Çünkü burada, Anayasa hâlâ yürürlüktedir. Böyle bir metni TBMM’nin kabul etmemesi, kabul ettiyse böyle bir metinle ilgili Yüksek Seçim Kurulunun halkoylaması düzenlememesi, halkoylaması düzenlenmiş ve kabul edilmiş ise bu metni Cumhurbaşkanının Resmî Gazetede yayınlamaması gerekir. Çünkü ortada mevsuk bir kanun yoktur. Resmî Gazetede yayınlanmış olsa bile, böyle bir metnin bir bağlayıcılığı olamaz. Çünkü söz konusu metin, sadece Anayasaya aykırı değil, hukuken “yokluk” ile malûldür. Zira böyle bir metin yetkili bir makamın iradesinin ürünü değildir. Dolayısıyla söz konusu metnin yokluğunun tespiti herkes tarafından her mahkemeden istenebilir…

 

Türkiye’de bugün, yeni anayasa yapılmasını isteyenlerin tamamı bölücüler ve hırsızlardır; yeni anayasayla amaçladıkları, yaptıkları ve gelecekte olası yapacakları eylemleri suç olmaktan çıkarmaktır. Dolayısıyla, ülkemizde yeni anayasaya ihtiyaç olup olmadığı konusu, hukukî değil, BOP çerçevesinde 23 ülkenin bölünmesini hedefleyen sömürgeciliğin içerdeki kuklalarına işlettirdiği suçların ve talimatların gereğidir. Ayrıca Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğu konusu, tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik de olabilir. Ancak böyle bir gerçeklikten, böyle olgulardan normatif sonuçlar çıkarılmasına “Hume kanunu (Hume’s law)”[3] engeldir. Bu kanuna göre, olgusal öncüllerden normatif sonuçlar istihraç edilemez. Tasvirî önermeler ile normatif önermeler iki ayrı dünyaya aittir. Norm normdan kaynaklanır; olgudan değil. Olgusal dünyadan normatif dünyaya geçiş yoktur. O nedenle, yeni bir anayasa yapma ihtiyacının varlığı kanıtlansa, yeni bir anayasanın ülkemizin yararına olacağı gösterilse bile, bundan yola çıkarak, TBMM’nin yeni bir anayasa yapma yetkisine sahip olduğu sonucuna ulaşılamaz. Hukukta ihtiyaç, yetki doğurmaz. Yetki, yetkiden doğar. Yetki, bir makama bir hukuk normu tarafından verilir. Bir makam, kendisine verilmemiş bir yetkiye sahip olamaz ve hiçbir makamın yetkileri kendinden menkul yetkiler değildir…

 

Türkiye’de, hukuki kesinti mi yapıldı ve anayasa ortadan mı kaldırıldı da; bu belgeye dökülemeden yeni anayasadan söz ediliyor? Türkiye’de, hukuki kesinti yapıldıysa ve anayasa ortadan kaldırıldıysa bunu kimler ne zaman yaptı? Yeni anayasa yapmak isteyenler arasında, bu suçları işleyenler var mı? Yeni anayasa yapmak isteyenler arasında, bu suçları işleyenler varsa, nasıl oluyor da var olan Anayasa’ya göre yargılanmıyorlar da suç olan yeni anayasayı yapmaya yelteniyorlar?

 

Anayasa varsa, tüm anayasalar kendilerini devamlı varsaydıklarından; yapılabilecek her türlü yasal değişiklikler, var olan Anayasa’ya göre olmak zorundadır. Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk 4 madde değiştirilemez ve bu maddelerden herhangi birinin değiştirilmeye kalkılması devleti yıkma girişimidir ve suçtur. Anayasanın 4. maddesinde: “ilk üç maddenin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği” yazıyor. Sömürgeciliğin kuklaları, Birlikçi (üniter) Türkiye Cumhuriyeti devleti düşmanları, anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesine, 4. maddeyi değiştirerek başlayabileceklerini mi zannediyorlar? Her ne kadar anayasada 4. madde için değiştirilemez yazmasa da; 4. maddede yazan “ilk üç madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” ifadesi, anayasa ruhu gereği 4. maddeyi de kapsar.[4] Çünkü tüm anayasalar, kendini sürekli varsaydığından hiçbir anayasada kendisinin tamamen ortadan kaldırılıp kendinden sonra yepyeni bir anayasanın nasıl yapılması gerektiği düzenlenmez. Bunun dışında, kurallarını insanların koyduğu, ilişki ve işlevlerini açıklayarak kurumlarını oluşturduğu devlet teşkilatlanmasının bizzat kendisi, soyut edilgen nesnedir. Burada, belirleyici, etkin, iradesi olan özne insanlar olduğundan; bu insanların bir ortak adı yani millet adı vardır ve kurdukları devletin anayasasında yazılıdır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında kurucu millet adını ve birlikçi (üniter) yapıyı düzenleyen 6., 66., 123. ve 127. maddelerden milletin adı çıkarılamaz ve birlikçi (üniter) yapıyı zedeleyecek değişiklikler yapılamaz…

 

Ayrıca şunu bilmekte yarar var: Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sına göre, birlikçi (üniter) yapı kadar Cumhuriyet de önemli ve olmazsa olmazdır. Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddelerinden olan birinci maddeye göre, Türkiye Devleti bir Cumhuriyet’tir. Tek-el (başkanlık) yönetimi Cumhuriyete aykırıdır. Cumhuriyet (herkesin) demokrasi ve halkın yönetimi olduğundan; tek-elci olan başkanlık, Cumhuriyet işleyişinde olamaz. Yani; Cumhuriyet, mutlak meclis düzeni gerektirdiğinden, bırakın başkanlığı Cumhuriyet’te yarı başkanlık bile uygulanamaz. Başkanlığın iyi örnekleri olarak gösterilen ülkelerde, yasama ve yürütme üyeleri birbirinden tamamen ayrıdır ve birbirlerinin icraatlarına katılamazlar. Parlamenter düzendeki Türkiye Cumhuriyeti’nde ise yasama ve yürütme güçleri, birbirlerinden keskin çizgilerle ayrı değildirler. Bakanlar Kurulu yani yürütme üyeleri çoğunlukla meclisten yani yasama üyelerinden seçilirler. Bununla birlikte, Bakanlar Kurulunda yani yürütmede yer alanlar da mecliste yasama etkinliğine katılırlar. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nde bir tür yarı başkanlık ortaya çıkmasın diye Başbakan’a görece fazla yetki verilmedi ve Cumhurbaşkanı gerektiğinde hükumeti ve dolayısıyla Başbakan’ı görevden alması yasalaştırılarak Başbakan da denetimle sınırlandırıldı. Anlaşılan o ki, Cumhuriyet’e aykırı şekilde birileri, olabildiğince sınırları geniş yetkileri sorumsuz; yani denetim olmadan ve hesap vermeden kullanmak istiyorlar…

 

“Yok, hayır, öyle değil” diyorlarsa, bu söylediklerine nasıl güveneceğiz? Her türlü imkânlarından yararlanmalarına rağmen yetersiz olmakla eleştirdikleri parlamenter sistemin hangi denetimi gerçekleştirmesine izin verdiler? Mahkeme kararlarını uygulamayanların; yasalara aykırı şekilde, 2 yıldır hazineyi Sayıştay’a denetlettirmeyenlerin; “Başkanlık, Parlamenter sistemden iyidir; denetim de olacak” söylemleri, hiç ikna edici olmadığı gibi; bu söylemlere, güvenmemiz gerektiğine dair geçmişte herhangi bir tek icraat örnekleri bile yok. Önce parlamenter düzeni boz, sonra bozguncu icraatlarından yargılanmadan düzen bozuk diye şikâyet edip hezeyanlarla dolu kafandaki keyfiliği yeni düzen bu diye önermeye kalk; ohh ne iyi, biz de onlar gibi akılsızız ya afiyetle yedik(!) Bilinmelidir ki, soyut ilkelerden oluşan anayasal düzen edilgendir; belirleyici, etkin özne insandır. Ortada bir yıkım varsa, bu icracı insana aittir; yanlış ve kötü bir kişi, hangi mükemmel sistemde olursa olsun, o kötü ve yanlış insan, o mükemmel sistemi bozar; dolayısıyla, herhangi bir olumsuzlukta, sorumlu ve suçlu sadece insandır…

 

Bu toz duman içinde, yanlış kişilerle milletin yararına herhangi bir değişiklik yapılamayacağı apaçıkken; özellikle CHP’nin onların söylemlerine yakın veya benzer söylemlerle bölücü anayasa için heveslisi görünmesi gözümüzden kaçmadı. Irak, Suriye, Libya ve diğer ülkelerde, sömürgeciliğin, 4 milyondan fazla Müslümanın katledilmesine yardım ve yataklık; bölücü terör örgütlerine destek ve ortaya çıkan kısmıyla 120 milyar Euro’nun üzerinde hırsızlık gibi pek çok suç sabıkası bulunanlarla anayasa değişikliği tartışmalarına bulaşmak onların suçlarına ortak olmaktan başka bir şey değildir…

 

Deniz KAÇAĞAN

 

Kaynak:

[1] https://www.facebook.com/oku.davet.et/videos/815137145200048/

[2] https://www.facebook.com/oku.davet.et/videos/830796780300751/

[3] Hume, David (1739). A Treatise of Human Nature, Book III, Part I, Section I, s.335; Rachel Cohon, “Hume’s Moral Philosophy”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2010 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <http://plato.stanford.edu/archives/fall2010/entries/hume-moral/>.

[4] Yekta Güngör ÖZDEN’le söyleşi; Türk Solu; Sayfa 3-9; 22 Mart 2015; Sayı 484

Etiketler :
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER