Asikurtlar©

AKP’nin Olağanüstü MHP Planı – II

AKP’nin Olağanüstü MHP Planı – II
12 Nisan 2016 - 13:59 'de eklendi ve 4127 kez görüntülendi.

Öncelikle belirtmek gerekir ki; cemaat, 1969’daki, 1987’deki veya 1996’daki cemaat değildir.
1969’da Nur Cemaati, desteklediği Adalet Partisi oyları bölünmesin diye MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş aleyhine “Tarihi Vesikalar Işığı Altında İslami Hareket ve Türkeş” adlı bir kitap bastırmıştı.
Sonraki 40 yıl boyunca MHP’lilerin başına dert olan “Menderes’i Türkeş astırdı” dedikodusunun kaynağı olan bu kitapçık, Türkiye’nin her tarafına gönderilmişti.
Cemaatin bu çalışmasına karşı çıkanlar oldu. Bunların arasında F. Gülen’de vardı. O yıllarda henüz genç bir vaiz olan Gülen, kendi bölgesinde bu kitapların dağıtımına sıcak bakmamıştı.
Bu dönemden kalan bir ahde vefayla, Alparslan Türkeş, 28 Şubat’tan 1 yıl kadar önce 6 Mayıs 1996’da bir özel üniversitenin açılış törenine katıldı ve Fethullah Gülen’le aralarında kısa süren bir protokol sohbeti gerçekleşti.
Cemaate girerek kendi teşkilatının disiplin zincirinden çıkan eski MHP’lilerin “Başbuğ da F. Gülen’i severdi” iddiasının yegâne referansı, işte bu ayaküstü sohbetten kalan samimi görüntülerdir.
Terörle mücadelenin en üst seviyede yürütüldüğü 90’lı yıllarda Doğu Anadolu’da etkin bir cemaat olan Nur talebelerinin, radikal İslam’dan uzak duran ve Türki Cumhuriyetlerde okullar açan bir koluna gösterilen bu teveccüh, kalbi olduğu kadar da “stratejik”ti!
Aslına bakarsanız, 1969’daki Fethullah Gülen yaklaşımı da “stratejik”ti.
Çünkü İzmir’de henüz ev ve dershane hayatı gelişmemişti. İzmir gibi merdiven altı medreselerden ve saltanatlı melelerden uzak bir kentte “İslami Hareket”ten bahsetmenin Nur cemaatine hiçbir katkısı olmazdı.
Cemaat, bütün siyasi güç unsurlarıyla olduğu gibi kızıl tehlikenin çelik bariyeri olarak gördüğü MHP’yle de arasını sıcak tutmak istiyordu.
Cemaatin, 1970’lerde sokaktan sakındığı ve sürekli olarak iktidar partilerine yakın durarak yetiştirdiği kadroları, Refah Partisi yükselişiyle birlikte “emanet alınmış iktidar”ı, kalıcı bir iktidara dönüştürmek üzere harekete geçirildi.
Hedef Cumhuriyeti, içinde Milliyetçiliğin de olduğu temel değerlerinden Anayasayla korunan Atatürk İlkelerinden ve Laiklikten uzaklaştırarak, 27 Mayısçılardan, 28 Şubatçılardan, asker vesayetinden kurtulmuş “yeni bir Türkiye” kurmaktı.
28 Şubat’ın askeri icra örgütü olan “Batı Çalışma Grubu” cemaatin emniyetteki mensupları tarafından gözetim altına alındığında Tansu Çiller Başbakan, Meral Akşener de İçişleri Bakanı’ydı.
Şaibeli 2002 seçimlerinin AKP’nin sandıkta % 33, parlamentoda % 66 olarak tecelli eden garip sonucuyla birlikte Gülen cemaati, 28 Şubat’ın getirdiği baskıdan hızlı bir çıkış yaptı.
AP’den DYP’ye, ANAP’tan DSP’ye kadar önceki tüm iktidar partileriyle gizlice flört etmiş ve operasyon ekiplerini güçlendirmiş olan cemaat, Yargıdaki ve Polisteki yetişmiş kadrolarını AKP’nin emrine tahsis etti. “20. yüzyıl Cumhuriyetçiliği”ne ve “ulus devlet”e karşı dünya çapında yürütülen sivil kadife darbeler zincirinin Türkiye ayağı böyle oluştu.
Bugün AKP’lilerin “kumpas” dediği, o dönemde ise sivil kahramanlık olarak gördüğü Ergenekon ve Balyoz süreçleri, Türk Silahlı Kuvvetlerini, kalıcı iktidar darbesine mani olmaktan uzaklaştıracak psikolojik savaş hamleleriydi.
AKP’nin, korkusuz, senkronik hareket eden ve sır tutan örgütlü bir kadro gücü yoktu. Bu yüzden Türk okulları ve Türkçe olimpiyatları, ılımlı İslam gibi cazibe alanlarıyla, geniş kesimler üzerinde yaratılan etki operasyonları, daha keskin “sistem kırıcılar” olan Taraf gazetesi gibi inşaat malzemeleriyle birlikte beklenen başarıya ulaştı.
Dershanelerde İslam’a hizmet aşkıyla çalışan gönüllü kadroların özverili çabalarıyla biriken sermaye, iletişimde, halkla ilişkilerde ve akil tavlama operasyonlarında ve onlarla yürütülen toplum mühendisliği operasyonlarında etkili bir şekilde kullanıldı.
Ülkücülerin teşkilat disiplini dışında paranın açamayacağı kapı yoktu!
ABD’nin soğuk savaş döneminde SSCB’yi durdurmak ve çökertmek amacıyla başlattığı “Yeşil Kuşak Projesi”nde İngilizce doktoralı takım elbiseli Müslümanların ayrı bir yeri vardı.
Fethullah Gülen’in 1999 yılı Mart ayında ABD’ye sığınmasından sonra Atlantik ötesi ilişkileri daha da gelişti.
Gülen, vizyon farkını ve manevra kabiliyetini göstermek için Musevi kuruluşlarıyla ve Papa’yla samimi görüşmeler yaptı.
Türkiye’deki devleti ele geçirme operasyonunu NATO’dan müsaadeli yürütebilmek için Amerika’da “kalıcı olmaya” ve ABD’yle sıcak ilişkiler kurmaya ihtiyacı vardı.
Muhtemelen, O’nun 1988’de müritlerine söylediği şu sözler, 1 Mart 2003 tezkeresinden itibaren Atatürkçü Generallerden kurtulmak isteyen ABD’li müttefikleri tarafından da duyulmuştu:
“İstersek iki yılda Türkiye’yi ele geçirebiliriz!..”
TSK’daki Milliyetçileri sevmeyen, Atatürkçüleri sıkıcı bulan ve Avrasyacı eğilimden hiç hoşlanmayan CIA’nın böyle bir “eleman”a duyarsız kalması düşünülemezdi.

Yarın: Olağanüstü Plan – III “Örgüt İçinde Örgüt Olur mu?..”

ŞÜKRÜ ALNIAÇIK

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER