SON DAKİKA

Müzayede..

Gündem Yazıları

2023 Vizyonunda Bahçeli Farkı

Bu haber 07 Kasım 2012 - 12:18 'de eklendi ve 35 kez görüntülendi.

Doç.Dr.Ruhi ERSOY

Türkiye 2002 seçimlerinden bu yana bütün ayrıntıları ince ayarlarla hesaplanmış bir senaryonun içerisine atılmıştır. Bu senaryo “Büyük Ortadoğu Projesi” başlığı altında okyanus ötesinden kurgulanmış ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da bu projenin eş-başkanı olduğunu açıkça ilan etmiştir. Projenin geri planındaki asıl hedef Ortadoğu’daki ülkeleri tam anlamıyla Batı’nın ekonomik sistemine entegre etmek ve Ortadoğu’yu açık pazarı haline getip, enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol altına almaktır. Bu maksatla bölgedeki ülkelerin sınırları değiştirilmekte, yönetim biçimleri ve kadroları da yeniden kurgulanmaktadır.

Türkiye’nin bu iklime sokulabilmesi için son on yıldır uygulanan senaryonun uygulanmasında ciddi anlamda yol kat edilmiştir. Sivil ve askerî bürokrasi yeniden şekillendirilirken yargı başta olmak üzere bütün devlet kurumları etki altına alınarak bürokrasi dönüştürülme sürecine sokulmuştur. Devletin bürokratik yapısına bu şekilde müdahaleler yapılırken, “Türk milleti” algısı da ortadan kaldırılarak bütün değerler tartışılmaya açılmıştır. Toplumu bir arada tutmayı amaçlayan ve ortaklıkları pekiştiren resmî bayram kutlamaları dahi bu süreçte ya kaldırılmış ya da itibarsızlaştırılmıştır.

“Çağın şartlarına göre dönüşüyoruz, Osmanlı bakiyesini yeniden canlandırıyoruz” algısı altında AKP iktidarı kimliksiz bir toplum ve eyalet sistemine doğru evrilen bir devlet sistemi şeklini, Büyük Ortadoğu Projesine paralel olarak uygulamaya koymuştur. 2002’de başlayan bu süreç, 2007’de başka bir boyuta taşınmıştır. Söz konusu planın uygulamasında 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimi ertesinde çok daha ileri aşamaya geçirileceği malumdur. Bu maksatla AKP, kendi içyapısını bile Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel menfaatleri ve oluşturulan çözülme iklimine uygun olarak değiştirmektedir. 30 Eylül 2012’de yapılan AKP kongresi, bu yönde bir adım daha ileri gidişin resmi olarak tarihe kayıt düşülmesidir.

Yapılan kongrenin Türk demokrasisine katkıda bulunması herkesin temennisidir. Ancak kongredeki davetli listesi, kongrede yaşananlar ve kongre programı ile bu çerçevedeki 2023 vizyonu nasıl bir Türkiye hayal edildiğini göstermektedir. Bu sözde 2023 vizyonuna göre, 1923 yılında kurulan millî bağımsız, üniter, resmi dili Türkçe olan ve esasları anayasanın başlangıç maddelerinde belirlenen Türk devleti, artık bu kapla geleceğe taşınamaz hale gelmiştir. Bu sebepten dolayı Türkiye’nin, Türk milleti esasına dayanan üniter devlet yapısını tartışmaya açmak gerekmektedir. Kongrede verilen Ortadoğu manzaralı görüntü, bu tartışma sürecinde Türkiye’nin ve Türklüğün Anadolu’da küçültülmesi ve parçalanması ön hazırlıklarını örterek, büyüyoruz ve Ortadoğu’nun temsilcisi oluyoruz mesajını taşımaktadır. AKP kongresinde yaşananlar ve yapılan konuşmalar, 2023’te tekâmülünü gerçekleştirecek olan ikinci bir “Cumhuriyet”in kuruluş sürecinin açıktan ilanı anlamına gelmektedir. Söz konusu bu ikinci “Cumhuriyet”in kurucu aktörleri AKP kadroları ve başrolde de Recep Tayyip Erdoğan olarak senaryo yazılmış, bütün hazırlıklar buna göre yapılmıştır. Bu eksende Türkiye yeni bir iklime hazırlanmaktadır. AKP kongresinde sembolik anlamda Ortadoğu, Avrupa ve Asya’dan temsilcilerin olması, çizilmeye çalışılan 2023 vizyonu, yeni Osmanlıcılığın da alt yapısını oluşturmakta ve kendilerine göre ileri bir ufuk belirlemiş olmaktadırlar. Ancak bu 2023 açılımı, Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinin ortaya koyduğu bir vizyon olmayıp Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Türkiye’ye biçilen rolün pratiğe aktarılması eyleminden başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi hikâyesini yok sayarak Osmanlı Devleti’nin bir anlamda hepimizin hayranlık duyduğu siyasal nüfuz sahasına tekrar hâkim olunuyormuş görüntüsü vermek, adeta bir bandın geriye sarılması gibidir. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Batı emperyalizmine yenik düşen Osmanlı Devleti’nin devamı olup onun insani, siyasi, kültürel mirasçısı olarak kurulmuştur. Bu durum insan hayatıyla benzeştirildiğinde; dedesini çok seven, özleyen, bugün de onun genleri üzerinde var olan ve kendi nesli de o genler üzerinde var olacak olan birinin, gidip dedesini mezardan kaldırmayı arzulamasını çağrıştırmaktadır. Dolayısıyla bugünkü AKP zihniyeti, Duyun-u Umumiye şartları üzerinde oturarak 15. ve 16. yüzyıldaki Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin Osmanlısının rüyasını görmektedir. Elbette tarihte kurulmuş ve Türklüğe İstanbul’u armağan etmiş bir devlet olarak Osmanlı Devleti ile misyonunu tam anlamıyla tamamlayarak geri çekilmiş bir Osmanlı Hanedanlığını tartışmak mümkün değildir. Ancak bugünün şartlarından ve son iki asrın tarihsel kazanımlarını yok sayarak beş asır öncesine geri gitmek de söz konusu olamaz.

Öte yandan Türkiye bugün tarihiî müktesebatına ve doğal hinterlandına sırtını dönemez. Bunu yaparken kendi kimlikli toplum yapısından ve üniter devlet sisteminden vazgeçme lüksüne sahip değildir. Bütün Ortadoğu’yu siyasal, ekonomik ve kültürel anlamda yeniden biçimlendiren Batı, Türkiye’nin böyle bir lüks içerisinde olmasına kesinlikle izin vermeyecektir. Bu süreç, pirince giderken evdeki bulgurdan olma ve Anadolu’da kendisine yaşama alanı bulamama sonucunu doğuracaktır.

Bütün bunlar göz ününe alındığında, Türkiye’de Ankara’nın aklının iktidar olmadığı görülmektedir. Nitekim kendi iç dinamikleriyle büyüme yoluna giren ve kendi ufuklarına bakan bir Türkiye’nin, her anlamda ortaklıklarının olduğu bir Azerbaycan’la siyasal, ekonomik ve insani müşterekleri üzerinden gelecek kurgulamaya çalışması gerekmektedir. Zira bu adım başta ekonomi olmak üzere, Türkiye’nin pek çok millî çıkarına daha uygun olan ve bugün aslında süper güçlerin asıl çatışma alanlarından olan Orta Asya’ya da bir pencere açmak anlamına gelmektedir. Büyük Selçuklu Devleti’nden aşağı yukarı bin yıl kadar sonra tarih, bugün Türklüğün önüne büyük bir imkân sunmaktadır. Ankara aklıyla düşünen Ankara merkezli siyaset, Türk İslam ülküsünün siyasi, iktisadi, kültürel ve insan kaynakları bakımından Türkiye’nin geleceğini inşa etmekle mükelleftir. Ankara merkezli bu aklın siyasal ifadesi olan MHP ve onun Genel Başkanı, henüz 1991’de, Türkiye’nin 2023 vizyonunu olarak ortaya koymuştu.

1991’de Dr. Devlet Bahçeli tarafından ortaya konulan Cumhuriyet’in yüzüncü yılı olarak 2023 sembolü, AKP’nin son kongresinde bir kez daha tescillediği gibi, yeni bir “Cumhuriyet”in kuruluşunun simgesine dönüştürülmek istenmektedir.

Oysa MHP Lideri Devlet Bahçeli Türk milletinin tarihî akış içinde biriktirerek bugünlere getirdiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Kültürü’nün tarihi derinliğinden aldığı gücün farkında olarak 2023 vizyonunu ortaya koymaktaydı ona göre 2023’e giden bu hafıza şu şekildedir:

“İnsanlık tarihinin kadim ve kıdemli bir üyesi olan Türk Milleti yaşadığı bütün tarihsel kesitlerde ve coğrafyalarda “nizam koyucu” başat siyasal aktörlerden biri ola gelmiştir. Çoğu kere Türk Milleti birden fazla devletle temsil edilerek Avrasya coğrafyasında uygarlık tarihinin akışını biçimlendirmiştir. Türk Milleti 5000 yıllık tarihsel süreçte Türk Kültür ve Medeniyetinin temel dinamiklerini oluşturmuştur. Türk Kültüründe ili ve töreyi korumak ve güçlendirmek siyasal erkin en temel görevidir. “Açı ve çıplağı doyurmak, giydirmek; başlıya baş eğdirmek; zulme yavuz, mazluma Yunus olmak” en temel şiarıdır Türk Milleti’nin.

Türk Milleti “Üstte mavi gök, altta yağız yer ve ikisi arasında kişioğlu yaratılmış; kişioğulları üzerinde de ecdadım Bumin Kağan ve istemi Kağan hüküm sürmüşler.” inancıyla millî mayanın özünü almış töre ve nizamata uydukça Türk hâkimiyeti sonsuzdur şiarıyla büyümüş; “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, Türk Milleti, ilini, töreni, kim bozabilir” anlayışıyla şekillenmiştir.”

Bütün bu referanslar kümesi çiğ bir duygusallık ve hamaset değil; Türklerin dışındaki komşu dost düşman milletlerin ortak aklının ve sağduyusunun dile getirdiği tarihî kayıtlarda yer alan hususlardır.

İslam medeniyeti dairesine girmekle beraber bu kurumsal hafıza, gelenek ve töre düzeni, Türk hakanlıklarının temel teşkilat esaslarını, devlet ve hukuk felsefelerini biçimlendirmiştir.

Bu kendine özgü ve olağanüstü sentez kabiliyetine sahip Türkün dünya görüşü, 1000 yılda Çin sınırından Akdeniz’e inerek İslam ümmetinin hamisi ve sözcüsü durumuna yükselmiş, Türkler bin yıl bu misyonun en sadık ve kararlı savunucusu olmuştur. İmparatorluklar kurmuş, Asya ile Avrupa kıtalarında ve Kuzey Afrika üzerinde 55 milyon kilometrekarelik bir alanı siyasal olarak kontrol etmiştir.

Türk kültür ve medeniyeti bu birikim ve tarihsel müktesebatla uygun yeni bir medeniyet hamlesi hayal etmekten geri duramaz. İşin kolayına kaçıp emperyalizm karşısında eziklik duyup aşağılık kompleksine giren ve onlarsız hiçbir iş tutamayan zihniyetten, bağımsız ve yeni bir Türk İslam medeniyeti hamlesi beklenemez. AKP elitlerinin küresel akılla işbirliği sonucu ortaya koyduğu bu zihniyetten, Türk milletinin kendi bedenine uygun bir kumaş ve elbise aramak beyhude bir çabadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılına tarihten alınan bu güçle yaklaşan Devlet Bahçeli, bu dinamikleri hayata uygulayarak millî, üniter, Ankara başkentli, resmi dili Türkçe, bayrağı Ay-yıldızlı albayrak olan Türk Devleti’nin mevcudiyetini kuruyarak yarınlara taşımak hazırlamak arzusundadır.

Oysa bugün AKP tarafından Türk milletine dayatılan 2023 vizyonunda, Ankara başkentli ve üniter devlet yapısına dayalı bir Türkiye Cumhuriyeti yoktur. 2003’e kadar Türk devletinin sistemi bütün boyutlarıyla tartışılmış, Kürdistan resmen tanınmış, Türkiye bölgesel eyalet sistemiyle tanıştırılarak yeniden Osmanlı rüyasına yatırılmış olacaktır.

AKP kadrolarının Türkiye’yi dönüştürmeye çalıştıkları söz konusu bu iklim, Türkiye’yi Batı’nın post-modern diliyle okumaya çalışmalarından da kaynaklanmaktadır. Milletleşme sürecini 19. yüzyıldan itibaren tamamlamaya başlayan Batılı devletler, bugün itibariyle kendi çok kültürlü yapılarını başka noktalara taşıma yoluna gidebilirler; ancak bu devletlerin hiçbiri, bölünme, parçalanma ya da toplumsal anlamda kimlik bunalımlarına sürüklenme gibi durumlarla karşı karşıya kalmamaktadır. Zira kendi varlık gelişimlerini tamamladıkları bir modernite üzerinden post-modern süreci inşa etmektedirler. Avrupa Birliği bunun en somut biçimlerinden birisidir. Türkiye Cumhuriyeti ise modern manada uluslaşma sürecine çok geç girmiş ve bugün dahi henüz öz varlığını muhafazayla ilgili sorunlarını tam anlamıyla çözememiştir. Bu süreci tamamlamadan atılacak olan her geri adım, bandı geri sardırma mantığından öteye gitmeyecektir. Yapılan son AKP kongresinde verilen resim de bu geriye gidişin sembolik ifadesidir. Kongreye davet edilen ve söz hakkı verilen yabancı temsilciler bir tarafa, bu kongrede oluşturulan AKP MYK’sına giren ve partinin entelektüel yapısna katkıda bulunacağı iddiasındaki isimlerin bir kısmı, kendi dünyalarında Cumhuriyetin baştan yanlış iliklenen bir düğme olduğunu savunan bir zihniyete sahiptirler. Bu insanlar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş kodlarının yanlış olduğu tezini işleyen her türlü çalışmayı yapmaktadırlar. Netice itibariyle AKP kongresine davet edilenler, partiye yapılan yeni transferler ve oluşturulan üst kurullar adeta Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin mevcut yapısına karşı oluşturulmuş bir yıkım konsorsiyumu niteliğindedir.

Yine bu süreçte doğusundan ve batısından soyutlanan Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkisi tipik bir Ortadoğu ülkesi konumuna getirilmiştir. Bugün bir Suudi Arabistan’ın ya da diğer pek çok petrol zengini ülkenin AB ile münasebeti yalnızca para harcama düzeyindedir. Söz konusu ülkenin yöneticileri ve zenginleri Avrupa’da bolca para harcayarak tatil yaparlar; ancak kendi insanlarına bakış tarzlarının ya da yönetim anlayışlarının Avrupa Birliğindeki ülkelerle hiçbir ilgisi yoktur. Bu Ortadoğu ülkelerinin yönetim anlayışları tamamen Amerika tarafından dizayn edilmektedir. Benzer biçimde Türkiye de sınır komşusu olan AB’yi aşarak okyanus ötesindeki akılla yakın münasebet içerisine sokulmuştur. Ankara’nın şerrinden Bürüksel’in şefaatine sığınan AKP iktidarı, bu şefaatin rüzgârıyla ufkunu okyanus ötesine taşımıştır.

Ancak Türk milleti bütün bu olan bitene kayıtsız kalmamaktadır. Türk milletinin, bedeli tanım ve tarif edilemeyecek bedellerle kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin sevk edildiği yönle ilgili kaygıları artmaktadır. Türk milliyetçilerinin bunu görerek beklentileri karşılayacak siyasal dil, yapı ve eylemle hareket etmesi gerekmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi söz konusu şartlar içerisinde sadece bir siyasal parti olmanın ötesinde toplumuyla hemhal olmak adına pek çok kaygıyı bir arada çekmektedir. Ziya Gökalp’in aydın halk buluşması düsturundan, Necmettin Hacıeminoğlu’nun gençlik anlayışına uzanan çizgide gerçek anlamda büyük Türkiye’yi Türk milliyetçileri kuracaktır. Bu yolda çalışmanın yanı sıra sabır-sebat gösterme ve halkla olan bütünleşme çok önemli rol oynayacaktır.

Bu süreçte kırılmalar bu hızla devam ettiği takdirde, kadim Anadolu coğrafyasında insanlık tarihi boyunca hüküm süren iki büyük siyasal gelenek olan Hititler ve Romalıların akıbeti bizi de beklemektedir. Bu iki medeniyetin yeri bugün, Ulus’taki Anadolu Medeniyetleri Müzesidir.

Türkler bu coğrafyada binlerce yıl daha kalma azim ve kararlılığındadır. Bu coğrafyanın kadim siyasal iktidar yapısı Türk teşkilatçılığının bütün bölgedeki akraba topluluklar ve inanç paydaşlarımız için birer istikbal şemsiyesi olduğu tarihî tecrübenin bize öğrettiği bir gerçektir. İkonyayı, Konya; Sangaryosu, Sakarya, Konstantinapol’ü, İstanbul yapan ve İstanbul’u Yunus’un Türkçesiyle süsleyen Türk kültür ve medeniyetidir. İnanıyoruz ki bu kültür ve medeniyet, gelecek bin yılda da aynı azim ve kararlılıkla bu coğrafyada varlığını koruyacaktır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.